Asil Bir Ailede Büyük Skandal

Bitti bu iş! Lütfiye Hanım gözünün kenarına bembeyaz mendiliyle dokundu, öyle derin bir ah çekti ki, eşi İlyas Bey hemen huzursuzlandı.

Lütfiye, ne oldu?! Damlaların mı yine?!

Bırak şimdi damlalarını, İlyascığım! Hiçbir şey anlamıyor musun? Yazıklar olsun! Tüm ailemizi rezil ettin! Şuna baksana, hiç mi utanmıyor?! Hiç pişmanlık da yok suratında!

Tek varisi olan Soydan ailesinin kızı, gerçekten de pişmanlık nedir bilmiyordu. Ne başını önüne eğmiş, ne elini dizine vurmuş, ne de feryat figan etmişti.

Bahar Soydan, elinde taze kirazlar, ayaklarını verandanın tırabzanına uzatmış oturuyordu. O uzun, narin bacakları, annesinin deyimiyle meşhur Ankara Devlet Balesinin eski yıldızı olan anneannesinin aynısıydı sanki. Bahar, masadaki koca porselen tabaktan bir kiraz alır, ağzına atar, küçük çekirdeğini de atışa geçip bahçedeki çalılara fırlatırdı. Öyle rahat, öyle fütursuzdu ki, annesi her defasında iç çekiyordu.

Bahar! Yeter artık! Tamam mısın sen?! Önemli bir şey konuşacağız, hâlâ böyle davranıyorsun!

Lütfiye Hanım, ellerini kaldırıp sinirle içeri girdi. Damlalarını almak için.

Bahar, kızım, yoksa şaka mı yapıyorsun? diye umutla sordu İlyas Bey, karısının peşinden gidip gitmeme arasında.

Hayır baba, şaka değil! Lütfen anneme de ilet, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, o nişan işi daha başlamadan bitti. Ben Mertle evlenmiyorum, hayal bile etmesin!

Kızım, annenin kalbini kırıyorsun!

Baba, abartma lütfen!

Belki bir daha düşünürsün, ha?

Baba, konu kapandı. Mertle bugün konuştum, net şekilde söyledim. Bak, bir daha tekrar ediyorum: Düğün falan yok.

Eyvah bana…

Salondan hıçkıra hıçkıra ağlama sesleri geldi, İlyas Bey hızla eşinin yanına koştu, Bahar ise o an boş verip bir kiraz daha aldı tabağından.

Allahım, ben şimdi millete ne derim? Her şey ayarlandı, davetiyeler, restoran, düğün… Rezillik!

Anne, ben sana davetiye gönder diyen olmadım! dedi Bahar, sesi gayet sakin. Kendi kararını kendin veriyorsun, başıma kakma sonra!

Çok acımasızsın! Ben senin iyiliğin için uğraşıyorum!

İyi ki öyle yapmışsın! Olduğu gibi… Benim hayatıma dair planlarım var. Ne yapalım artık, kader!

Bahar! Lütfiyenin sesi çatladı yine, sonra tekrar hıçkırdı. Sen ne yaptığını sanıyorsun?!

Şimdilik bir şey yaptığım yok! Bahar masadan soğumuş çay bardaklarını topladı, annesinin el hareketine gülüp geçti. Önce üç bardağı yıkayacağım, onları da kırmadan halledebilirim.

Bahar mutfağa yöneldi, Lütfiye Hanım ise mendilini bir kenara koydu.

Annesinin aynısı! diye söylendi Lütfiye Hanım, eşine. Aynı babanne, aynısı! Ya Rabbim, ne günahım vardı ki bana bu çileyi verdin?

Kaynanası, meşhur Nuriye Hanım, Lütfiye Hanımın evlilik hayatının başında hiç haz etmediği bir kişiydi. Zaten genç kızken değil, olgun yaşında evlenmişti; deneyimli ve akıllı olduğuna inanıyordu hep. Dolayısıyla kaynanası ona değer ve hürmet vermeliydi. Oysa Nuriye Hanım baştan anlamamıştı bu beklentiyi. Yılların tavrını değiştirmeyi düşünmüyordu.

Lütfiye, canım, üstündeki ne güzel koku öyle? derdi kulağına eğilip, sonra gizlice burun bükerdi.

Yenisini aldım, hoşunuza gitmedi mi, Nuriye Hanım?

Fena değil belki ama üzerinde parfüm şişesini boca etmişsin gibi. Bileğine bir damla sıksan yeterdi.

Lütfiye ise parfüme biraz fazla düşkündü. Dudaklarını büzüp darılırdı hemen.

Benden ne istiyor anlamıyorum, dert yanardı eşine. Niye böyle yapıyor?

Lütfiye, annem her zaman öyle konuşur. Tarzı bu.

Tarzını değiştirirse iyi olur, yoksa ben kendimi tutamayacağım! Ve bana canım deme artık! deyip çıkışırdı Lütfiye.

Tabii Nuriye Hanım en ufak bir taviz vermiyordu. İnceden inceye sözleriyle Lütfiye’yi kızdırırdı bazen. Bu yüzden Lütfiye zaman zaman eşinden de soğurdu; ta ki bir gün tiyatroda birinin ona taktığı şüpheli bir iltifata kadar:

Lütfiye Hanım, gerçek bir hanımefendi olmuşsunuz! Nuriye Hanımla beraber olmak işe yaramış! Tarz, şıklık, asalet… Bir de üstüne harika bir kopyası var evde!

Kaynanayla kıyaslanmak hoşuna gitmemişti ama iltifat çok hoşuna gitmişti. Ne de olsa Nuriye Hanım zevk konusunda ün salmıştı. Lütfiye de akıllı kadındı, çıkarımı iyi yaptı: Arayı fazla germemek lazım.

Kaynanasıyla mesafeli, nazik ve kibardı. Bahar doğduğunda ise, tüm dertlerini unuttu. Nuriye Hanım torununa bayılıyordu. Anne-babanın izin verdiği kadar Baharı yanında tutmaya dünden razıydı.

Soydan ailesinin herkesinin az çok sanatla ilgili işi vardı; tabii ki Lütfiye hariç, çünkü diş hekimiydi kendisi. Evde huzur ve neşe hakimdi. Babaanne ve baba, Baharı şımartınca şımartıyor, annesi ise kuralcı ama tek hayali kızının kendi hayatından daha iyi bir hayat sürmesiydi.

Lütfiye, geçmişini mümkün oldukça konuşmazdı. İlyas Bey kabaca bilirdi ama hiç detaya girilmezdi. İlyas akıllı adamdı; Lütfiye anlatmak istemiyorsa konuyu açmazdı. Lütfiye ise buna hep minnettardı. Geçmişin tüm bağlarını koparıp bugüne odaklanmıştı.

Annesiyle ise görüşmüyordu. Sebebi de çok derindi. O yılları, yaşadıklarını düşünmek istemezdi. Zaten boynunda çıkarmadığı küçük madalyonda, güzel saçlı bir erkek çocuğunun fotoğrafı vardı. Açmazdı hiçbir zaman o madalyonu… Gücü de yoktu. Kendi oğlunu annesine bıraktığında, annesi Bir süt alıp geliyorum, diye çocuğu bıraktı; yaz sıcağı, pencere açık, çocuk beşiği cama sıfır… Hep kendini suçladı, Keşke okuldan izin alsaydım, keşke gitmeseydim sınava, diye diye yandı bitik.

Oğlunun kaybı Lütfiyeyi canından bezdirmişti. Yiyemiyor, uyuyamıyor, hayatı zindan olmuştu. Eski kocası bir araştırmadaydı, oğlunun cenazesine bile yetişememişti. Hemencecik ayrıldılar zaten. O evlilik zaten yürümeyecekmiş, çocuk bile kurtaramadı. Kısa sürede eşyalarını toplayıp o şehri sonsuza dek terk etti. O günden sonra Lütfiye kendini yaşlanmış hissetti hep. Tüm acıdan geçmiş, içi yanmış, harap olmuştu.

Sonra İlyasla tanıştı.

Bir gün muayenehaneye geldi İlyas, yanağı şişmiş.

Ne kadar oldu böyle?

Bir haftadır geberiyorum.

Allah aşkına, çocuk gibisin! Koskoca adamsın, bu kadar ihmalkârlık olur mu? deyip çıkıştı Lütfiye.

Haklısınız, hiçbir şey anlamıyorum… dedi İlyas, acıyı bastırıp hafifçe gülümseyerek.

O anda Lütfiye öyle afalladı ki, aletleri bile karıştırdı. O derece utandı ki, İlyas gözlerini kaçırıp ortamı yumuşattı.

Sessiz ve odaklanmış çalıştı Lütfiye, ama hareketlerinde uzun zamandır ilk defa bir hafiflik vardı.

Bir yıl kadar, İlyas her akşam işten alıp eve bıraktı. Çok konuşmazlardı ama göz göze bakınca kelimesiz anlaşırdı ikisi de. Derken İlyas evlenmek istediğini söyledi, Lütfiye düşündü.

Senin yanında huzurluyum Ama seni mutlu edebilir miyim, bilmiyorum

Neden, Lütfiye?

Çocuk istemiyorum.

Neden peki?

Anlatacağım ama detaya girmem, dedi kararlı bir şekilde. Sana anlattıktan sonra, iyi düşün. Yarın yanıma gelmezsen anlarım. Sen bir düşün, istersen annenle de konuş. Biliyorum, aranız çok iyi.

İlyas annesiyle konuşmadı. Zaten yetişkin adam olmuştu, Nuriye Hanım da öyle dırdır eden biri değildi. İstisnası sadece Lütfiye olmuştu, o da yıllar içinde. Hatta emekli olduktan sonra kendini iyice dev aynasında hissettiğini, gelinine da sıkı takıldığını esprili dille anlatırdı. Tabii, Nuriye Hanım iki defa evlenip boşanmış, geç yaşta emeklilik keyfini sürüyordu.

İlyas, Lütfiyenin hikayesini annesine anlattı. Nuriye, kahvesinin içine külünü attı, sigarasından bir duman daha çekti, sessizce dinledi. Sonunda fincanı kenara itti, derin bir nefes aldı.

Seviyor musun gerçekten?

Evet.

O zaman, düşünme artık. Aşk kolayca bulunmaz. Ne isterseler karşılığında, az bile Daha fazlasına değer. Ve unutma, aşk hafif değildir, sahibi isen o yükü boynuna takacaksın, taşıyacaksın. Ağır gelirse de kaldıracak gücü bulursun sonunda, yeter ki iyi bak neye sahip oldun.

Biliyor musun bunu?

Bilirim tabii.

Bitti o konuşmayla mevzu. İlyas getirdi Lütfiyeyi, Nuriye Hanım yanaktan öptü, hemen terzisine götürdü. Sonra büyükbabasından kalan ceviz bir komodinden kutuyu çıkardı.

Al Lütfiye, ailemizin mücevherleri burada.

Aman, gerek yoktu.

Olacak! Artık bu aileye aitsin, giyeceksin. Kendin seçersin. Ama bil, bunlar öyle oyuncak değil, akıllıca kullanılmalı.

Yani?

Bak, annem derdi ki, pazar yerinde pırlanta takmak ayıp olurmuş. Gerçi Kadıköydeysen başka! Bak, çarşıdaki balıkçılar kıskansın, sana indirim yapsınlar diye

Baktı ki gülüyor kendiliğinden, Lütfiye de şaştı; una unuttuğunu sanıyordu.

Nuriye eğitti, Lütfiye içinde söylenir ama minnettar kalırdı. Derken bir gün hamile olduğu ortaya çıktı; ilk haberi verdiği de İlyas değil, Nuriye oldu.

Solgun görünüyorsun Lütfiye. Ne var ne yok?

O sırada dayanamadı, mutfağa kaçtı; Nuriye hemen anladı.

Sofyada doğur. En iyi kadın doğumcudur, ona güveniyorum. Peki neden korkuyorsun?

Bilmiyorum, dayanır mıyım…

Hiç dinleyecek halim yok! Allaha şükret, sonra harekete geç! Ben, gözüm sizde olduğu sürece, korkacak hiçbir şey yok. Kendine ve bebeğine iyi bakacağım. Anladık mı?

Evet…, sağ ol…

Şimdilik teşekkür etme. Birgün sinirli bir ihtiyar olup seni çıldırtınca bu teşekkürünü hatırla! Tamam mı?

Tamam.

Güzel!

Bahar, tam zamanında, sağlıklı ve bağırarak dünyaya geldi. Nuriye doğumhanede aldı kucağına, battaniyeyi açıp kıkırdadı:

Harika iş çıkarmışsın Lütfiye!

Sonra sözünü tuttu, en iyi yardımcısı oldu. O meşhur, şık kadın, gelir gelmez kürkü bir kenara atar, su ısıtır, sabun rendeler, bez yıkar, sonra Baharı yıkarken bebek ayaklarını mıncıklar, klasik Türk babaannelerinin ettiği duaları mırıldanırdı:

Canım kızım, benim güzelliğim; Allahım, sağlıklı olsun yeter!

Bütün kavgalar geride kaldı.

Lütfiye nihayet uzun zamandır aradığı o huzurlu aileyi buldu.

Tabii ki oğlunu unutmadı. İlyas senede iki kez memleketine götürdü ama Lütfiye hiç eski eve dönmedi, annesini de görmedi. Hep şehir dışındaki küçük bir otelde kaldılar. Lütfiye, eve dönme saati gelsin diye gün sayardı.

Yıllar böyle geçti, Bahar on yaşına gelene dek. Sonrası bir mektup O mektupta ne yazdığını yalnız Nuriye bilirdi. Lütfiye beraber okudu, fikir aldı.

Git, kızım. Unutamazsın. Belki affedemezsin de. Ama o senin annen Öncesinde güzel bir şeyler vardı. Çocukken hatırla. Hepimiz kusurluyuz. Büyük günahlar, affedilmez hatalar yapabiliyoruz… Ben affet, unut demiyorum. Gücün yetmezse de dert değil. En azından kendin için bu konuşmayı yap. Yoksa yarım kalırsın, Bahar da mutlu olmaz. Düşün, ben hep yanındayım.

Ertesi gün kocasına veda edip Baharı Nuriyeye emanet etti, memleketine gitti.

Annesiyle konuşması çok kısa sürdü. Annesi son anda elini tuttu, fısıldadı: Affet!

Eve döndüğünde, Nuriye ona Baharı teslim ederken başını salladı:

Helal olsun. Doğrusunu yaptın.

Her şey yerli yerine oturdu derken, Lütfiye içindeki huzuru yine bulamadı. Nuriyenin dediği gibi, karanlık, koca bir endişe bulutuydu üstünde.

Saçma sapan korkular O kadar ki, İlyas bir gün dayanamayıp konuştu:

Lütfiye, Baharı fazla sıkıyorsun. Artık büyüdü, kendi çevresi, hobileri olmalı. Anne baba ve babaanne güzel ama

Ne demek istiyorsun sen?

Her anını kontrol etmeyi bırak artık. Bence biraz serbest bırakmalı.

Sen mi söylüyorsun bunu?! Hiç mi önemsemiyorsun çocuğunu?!

Tabii ki önemsiyorum! Lütfiye, sen ne diyorsun?

Gördüğümü söylüyorum! İlyas, bu kadar rahat olamazsın! Kız o, başına her şey gelebilir! Bir daha kaybedersem dayanacak halim yok!

Neden böyle söylüyorsun?!

Olabiliyor işte! Her an bir şey olur, sonra ne yapacağız?! Deli miyim ben?! Kimin iyiliğine olacak sonra?! Söylesene?!

İlyas ellerini kaldırdı, daha ne yapsın? Eşini seviyordu ama onun bu kaygısı herkesi mutsuz ediyordu.

Ne yapmalı bilmiyor, bir yolu yok sandı.

Yine Nuriye yetişti imdada.

Baharı dans kursuna gönderin.

Neden anne? Kız zaten sürekli kurs, etkinlik, hoca peşinde koşuyor.

Bırak bırak! Lazım ona dans. Hem de eşli dans.

Ciddi misin?

Hem de çok!

Tamam, deneriz.

Böylece Baharın hayatına yeni bir uğraş katıldı; ve Mert.

Tombul, beceriksiz bir oğlandı, anneannesi elini tutup getirmişti dans stüdyosuna. Kurs hocası da yeni gelen Baharı onunla eşleştirdi.

Hele bi başlasınlar, ikisi de iri yarı… Bir şey çıkmaz, diye düşündü herkes. Nereden bilsin Baharın yılmadan önde yürüyeceğini.

Üç yıl sonra ilk kupalarını aldılar, iki yıl sonra ülke çapında yarışmalara katılıyorlardı.

Mert, eski hantal hallerinden çok uzakta, uzun boylu, ciddi bir genç adama dönüştü. Jüriler bile Bunlar kesin üstüne aşk yaşıyor, diyordu.

Bahar ise gülüp geçiyordu, doğrulamadan da yalanlamadan da. Henüz annesinin hayatı hakkında gizli planlar yaptığından haberi yoktu.

O planları Bahar liseden mezun olunca öğrendi.

Nihayet kararımı verdim, tıp fakültesine gideceğim.

Bahar, çalışkan öğrenciydi; yine de son ana kadar düşünüp ölçüp tarttı.

Kızım, biz de farklı planların olduğunu sanıyorduk, dedi Lütfiye, tuhaf bir gülümsemeyle.

Ne planı? Ben bir şey mi dedim?

Demedin ama ağzında bakla ıslanmaz ya… Ben Mert ve ailesiyle konuştum.

Eee?

Üç ayımız var, hazırlık için. Düğün sonbaharda şahane olur! Nuriyeyle konuşacağım, özel bir yerde yaparız. Onun çevresi sağlam.

Düğün? Bahar gözlerini kıstı. Kim evleniyor? Mert mi evleniyor?

Kafasız! Tabii ki siz! Pistte olduğu gibi gerçek hayatta da harika çift olursunuz, değil mi?

Bana sordun mu peki? diye Bahar kaşlarını çattı.

Her şey zaten belliydi, canım…

Bana canım deme! dedi Bahar, net biçimde.

Çantasını kaptığı gibi çıktı evden. Lütfiye, ancak akşam Baharın anneannesinde kalmaya karar verdiğini öğrendi.

Nuriyenin yorumu kısaydı.

Ne bekliyordun ki? Bahar oyuncak mı? Eline alıp giydirip süsleyip damatlığına mı gidecek? Lütfiye, sen akıllı kadındın; tanıyamadım ben seni!

O benim çocuğum! Mutlu olsun istiyorum! Mert onu çok seviyor!

Peki o Merti? diye güldü Nuriye. Kızının fikri önemsiz mi sence?

Ben daha iyi bilirim! O daha ne istediğini bile bilmiyor!

Bence gayet iyi biliyor. Baharın hayali cerrah olmak. Güzel hedef. Neyini beğenmedin?

Hiçbir şeyini! İsterse okusun, ama önce bir yuva kurmalı. O zaman içim rahat olur!

O nasıl bir güvence sağlayacak ki? Söyle bakayım?

Anlamıyor musun? Kocası olacak, başı dik, arkasında duran biri. Mert iyi çocuk, Baharı rahat ettirir bak. O günden beri gözüm arkamda kalmıyor.

Kızına düşkün olmanı anlarım, dedi Nuriye, ama senin bu inatla kafese tıkma isteğin hiç anlamadım. Tam bir kafes olur bu evlilik ona. Altın kafes ama yine de kafes Onun tercihi değil, seninki. Sen de biliyorsun bunu.

Bu tartışma faydasız, düğün yapılacak.

Haydi hayırlısı, dedi Nuriye. Bakalım kızını ne kadar tanıyorsun…

Bahar karakteriyle gösterdi kendini. Eşyalarını topladı, anneannesine taşındı, annesini çok kırdı. Tam bir sene, Baharın kazandığı okulu da kocasından öğrendi Lütfiye.

Lütfiye, artık bırak şu küslüğü. Kuru yastıkla sabahlara kadar ağlamak yerine kızını sar, hem canlı, hem sağlıklı. Nedir bu çektiğin? Gidip gönlünü almayacak mısın? Dün Baharların yanına uğradım. Seni sordu. O da merakta…

Tabii, tabii! Ne de olsa benim yokluğum umurunda ya!

Yeter artık! dedi İlyas ilk kez karısına sesini yükselterek. Bu çocuk senin canından! Böyle kavuşmak için neler çektin! Şimdi niye itiyorsun? Acını gizleyemezsin. O sensin işte! Anlat bana, neden bu kadar kırdın kendini ve kızını? Ben anlamıyorum!

Ben de anlamıyorum! dedi Lütfiye. Ne yapacağımı bilmiyorum! Her şey karıştı, düzeltemiyorum Doğru, sensiz nefes alamıyorum Baharsız… O kadar içim acıyor ki, etrafa hep karanlık bakıyorum sanki Işık yok… Aynı o günkü gibi… Oğlum yokken…

Kes artık! diye omuzlarından tuttu İlyas. Bahar yaşıyor! Ve seni bekliyor! Hadi hazırlan!

Ama nereye, neden?

Seni kızına götürüyorum. Unutma, her şey senin elinde değil! Bırak kendi hayatını yaşasın, sen de onu cam fanusta tutmaktan vazgeç!

İster İlyasın siniri, ister sözleri; o gün Lütfiye, dediğini yaptı.

Barış sağlandı. Ne konuşulduysa, Nuriyenin odasındao, Bahar ve Lütfiye arasında sır kaldı. Kimseye anlatmadılar. Sadece şişmiş burunlardan ve kızarmış yanaklardan İlyas anladı: Kızları ortak bir yol bulmuştu.

Ama kader sanki olayı bitirmeye gönlü yoktu. Bahar tam hayalini sürerken, öyle bir sürpriz oldu ki, Nuriye bile Haydaa! dedi kaldı.

Bahar Hanım, acil apandisit ameliyatı geliyor.

Tamam, aman ne tamamı! Geliyorum!

Kahvesini yudumladı, esnedi, acile gitti. Nöbeti bitiyordu ama ameliyattan kaçma niyeti yoktu. Tecrübe şart!

Sen mi?!

Ben ya! Mert mahcup bir tebessümle doğruldu ama ağrısı bastırınca kıvrandı.

Eeee… Bana güveniyor musun?

Sana? Sonuna kadar!

O kadar mı? Şüphesiz, vasiyet bırakmadan falan?

Bahar, sen tam bir çılgınsın!

Öyleyimdir…

Ve üç yıl sonra Bahar, annesinin bahçesinin kapısını itip, kolundan tuttuğu ufak oğlunu eve soktu.

Hadi bakalım, babaannen nasıl koştuğunu görsün! Anne, yakala çocuğu!

Küçük Murat, neşeyle bağırıp kollarını açtı, babaannesi de sarıldı.

Canım benim! Ne güzel geldin!

Anne, selam! Babaannem evde mi?

Oho! Yine mi? dedi Lütfiye, Muratı öpüp gülerken. O da Bodruma kaçtı! Yeni bir aşk varmış!

Vay anasına! Kim peki bu?

Sanırım ressam… Ya da heykeltıraş mıydı Neyse, kendi döndüğünde anlatır. Mert nerede?

Araba park ediyor.

Güzel! Etler pişti, baban börek çıkarıyor. Haydi, elleri yıkayın, sofraya! Muratı yatırıp geliyorum.

Biliyorum seni! Yanında oturup türkü söylemeden bırakmazsın!

Kötü mü yani? dedi Lütfiye, torununu öperken.

Harika anne harika!

Rate article
Lifequest
Asil Bir Ailede Büyük Skandal