Geri Dönüş Yok: Hayatın Keskin Virajında Türk Hikayesi

Geri Dönüş Yok

Nazan fincanını masaya bırakıp kocasına baktı. Bülent, antrede aynanın önünde yeni gömleğinin yakasını düzeltiyordu. Gömleği dar, incecik pötikareli; daha çok yirmi beşlik delikanlılara yakışır cinstendi, yoksa Bülent gibi önümüzdeki ay ellisine merdiven dayamış adamlara değil.

Bülent, işe mi gidiyorsun, başka yere mi?

İşe canım, nereye gideceğim başka?

Sadece sordum. Daha önce böyle şeyler giymezdin de.

Dönüp ona baktı. Bülentin bakışlarında eskisinden farklı, yabani bir şey vardı artık; hafifçe uzaktı, biraz da sabırsız. Sanki bir yere yetişecekmiş de Nazan yolunu kapatıyormuş gibiydi.

Nazan, insanlar gardıroplarını yeniler, gayet normal.

Ben bir şey dediğim yok.

Tam da bu! Hiçbir şey demiyorsun ama gözlerinle diyorsun.

Üzerine paltoyu geçirdi. Ne yedi yıldır askıda duran alışılmış gri pardösüsü, ne de kısa, koyu lacivert yeni olanı. Nazan arkasından bakakaldı; sonra elinde fincan, mutfağa geçti. Mart başıydı, camdan bakınca hava gri ve yağmurlu, iç karartıcı. Pencere önünde, her salı suladığı sardunya duruyordu. Yaprakları sağlamdı, ev gibi sert bir kokusu vardı. Camın önünde uzun uzun başını cama dayayıp düşündü: Bülentle birlikte en son Ekimde dışarı çıkmışlardı bir tiyatroya gitmişlerdi, oyun Nazanın hoşuna gitmiş, Bülent ise eve kadar tek kelime etmemişti.

Yirmi beş sene. Günle saymayı çoktan bırakmıştı.

Nazan, İstanbulun kenar mahallesindeki küçük bir inşaat firmasının muhasebecisiydi. Yeri belliydi, çalışma ortamı değişmezdi; iş arkadaşları yıllardır neredeyse aynıydı. Ona saygı duyarlardı, ondan yaşlı olanlar bile bazen Nazan Hanım derdi. Dikkatliydi, dakikti, asla ne geç kalırdı, ne işi erken bırakırdı. Evde de her şey tastamam düzenliydi. Mutfak masasında örtü, her pazar değişirdi; açık renk, ince çizgili keten, bir hafta yıkanıp ütülenmişiyle yenilenirdi. Üç yıldır giydiği, kaymak kıvamında yumuşak havlu sabahlığını ziyan olmasın diye özenle kullanırdı. Akşamları kitap okur, ağustos ayında kendi yaptığı mürver reçelinden çayıyla ufak ufak keyifli bir ritüel kurardı. Hayatı, güzel dikilmiş bir elbise gibiydi: Ne eksik, ne fazla; hepsi yerli yerinde.

Değişim, Şubat gibi Bülentte başladı. Önce spor salonuna yazıldı. Başka bir şey olmasa, bildiği tonda: Sağlığım için biraz hareket edeyim diye değil, daha çok çöktüm be! imasıyla duyurdu bunu akşam yemeğinde. Nazan üzerinde durmadı. Erkekler elliye yaklaşınca illa bir kendini toplama evresi geçirirdi; dergilerde okumuştu. Orta yaş krizi, dumbbelllar, yeni diyetler, daha bitmedim! ispatı Bıraksın, spora gitsin, sağlık iyidir.

Sonra bir baktı, parfüm işi çıktı. Eskisi odunsu, çaktırmadan etrafa yayılan bir kokuydu; bu seferki ise buram buram, kimyasal, tatlı mı tatlı. Uzun uzun antrede kalırdı kokusu. Bir gün meraktan banyodaki şişeyi eline aldı; uyduruk, yabancı marka, siyah gümüşlü bir şişe. Geri koydu.

Sonra yeni gömlek, bir tane daha, ardından dolabı karıştırırken denk gelip gördüğü; dizleri eskitilmiş dardır kotlar Tabi ki acayip pahalı. Geri asıp kapağı kapattı.

Marttan itibaren iş çıkışları uzadı. Başta haftada bir, sonra sıklaştı. Her defasında iş çıkışı arkadaşlarla buluştuk, proje uzadı, ofiste kalmam gerekti, bir arkadaşa uğradım türü açıklamalar Nazan başıyla onayladı, sormadı, çünkü yirmi beş yılı boşa geçirmemiş, insana güvenmeyi öğrenmişti. Aksi halde niye bu kadar uğraşmıştı ki?

Ama içinin dibinde bir ağrı vardı. Ne hüzün, ne sinir; eski bir dikişin yağmurda sızlaması gibi.

Nisanda Bülentin telefonda garip davrandığını yakaladı. Eskiden masada bırakır giderdi, artık cebinden ayırmaz oldu. Arama gelince koridora çıkar; bir gün mutfakta içeri girince, Bülent hızla ekranı ters çevirip Yemekte yardımcı olayım mı? dedi. Normalde asla mutfağa karışmazdı bu adam.

Kankası Sevgi aynı üniversiteden beri ayrılmazlar pat diye sordu:

Kızım, görmüyor musun? Tam bir orta yaş krizi örneği bu. Benimkisi kırk sekizde motosiklet aldı, üç ay motorculuk oynadı. Sonra sıkıldı, sattı.

Bülent öyle biri değil.

Erkeklerin hepsi öyledir. Fark ettiklerinde, çoktan aynıdırlar.

Sevgi, gözünü seveyim beni germeden

Ben germiyorum. İnsan gibi konuşuyorum. Dikkatini ver, bak.

Nazan baktı. Ama ne kadar baksın, anlamak bir okyanus: Bülent evde, yemek yiyor, uyuyor, bazen işten bahsediyor, arada musluk kırıldı diyerek dırdır Her şey eski, aynı ama bir o kadar yeni. Sanki evde bir gölge, bir misafir. Sinirli, kaba olduğu yok; resmen kafası başka yerde, laflar ise alışkanlıktan dökülüyor.

Bir akşam açık açık sordu, çayını döküp yanında otururken; önce ona doldurup, yanına da bir tabak kurabiyeyle:

Bülent, iyi misin?

Fena değil.

Biraz… uzak gibisin bu aralar.

Bülent fincanı bırakıp başını kaldırdı.

Nazan, çok yorgunum. İşler yoğun.

Anladım. Sadece merak ediyorum.

Her şey yolunda, deyip kurabiyeden bir ısırık aldı.

Mayıs sıcak geçti. Nazan, her sene pazardan aynı yaşlı kadından aldığı petunyaları balkona ekti. Kırmızı, beyaz, uzun dikdörtgen saksılarda. Sabah akşam kontrol, sulama Hiçbir beklentisi yok, sadece huzur veren minicik keyif.

Mayısın ortaları, Bülent bazen gece yarısı geldi eve. İş yemeği uzadı dedi her defasında. Nazan hiç üstelemedi. Yatakta yatıp, banyodan su sesi, sonra yatak kenarındaki tahta gıcırdıyor O gürültüden sonra kolay kolay uyumaz oldu.

Bir gecenin sabahında Nizan patladı sormadan duramayarak:

Bülent, biri mi var hayatında?

Birkaç saniye sustu. Yok demek için bu bekleme fazla uzun.

Ne alakası var?

Öylesine sordum.

Saçmalama Nazan.

Peki, dedi; bir daha sormadı.

Ama içi, sanki masadaki sandalyeyi yanlış yerine çekmişler gibi: Ne yıkıldı, ne sarsıldı, sadece hafifçe yerinden oynadı sanki.

Yaz geldi, Bülent arkadaşta kalacağım demeye başladı. Bir, iki, üç defa Nazan gömleğini poşete koydu, bir şey demedi. Belki de Sevgi haklı, dedi içinden, bu da orta yaş krizi. Geçip gider. Erkek milleti bu yaşta bir bocalar, sonra yoluna girer. Yirmi beş seneyi öylece çöp olmaz ya.

Temmuzun ortası, mutfakta karşısına geçti Bülent. O meşhur marttaki kareli gömlek yine üstünde. Ellerini masaya dayadı, parmakları iç içe geçmiş, bir süre camdan dışarı baktı. Sardunya pencere önünde. Nazan fincanını tuttu, ne diyeceğini biliyordu; belki aylardır içi hazırlıklıydı.

Nazan, konuşmamız lazım.

Konuş.

Ben gidiyorum.

Fincanı bıraktı; çay hâlâ sıcaktı, seramikten ellerini yaktı.

Kime?

Kısa bir ara verdi.

Adı Melis. Yirmi iki yaşında. Altı ay önce tanıştık.

Birinin karşı balkonda çiçekleri suladığını, damlaların aşağı usulca aktığını duydular.

Yani şubattan beri, dedi Nazan.

Aşağı yukarı.

O yeni gömlekleri aldığın zamandan.

Nazan…

Yargılamıyorum. Sadece tabloyu netleştiriyorum.

Bülentin yüzünde tuhaf, hafif mahcup bir şaşkınlık. Herhalde ağlama, bağırış, feryat bekliyor; böylece haklı hissetmek daha kolay olacak.

Anlamıyorsun, dedi sonunda, Yaşadığımı hissetmek istiyorum. Önümde hâlâ bir şeyler var. Bak kendimize, iyice yaşlılara döndük.

Daha kırk dokuzdasın, Bülent.

İşte o!

Ne işte o?

Oturmayı bırakıp mutfakta volta attı, fincanı alıp lavaboya koydu, sırf göz göze gelmemek için fazladan bir hamle.

Biz komşu gibi yaşıyoruz. Her gün aynı, masa örtüsü, sardunya, çay… Yok böyle yaşamak, bu bataklık!

Burası ev, dedi Nazan kısık sesle. Yirmi beş yılda inşa ettiğim yer burası.

Biliyorum, minnettarım da. Ama kaldıramıyorum artık.

Bakarken düşündü: Bu adamı tanımıyormuşum. Değiştiğinden değil; belki her zaman böyleydi de o sadece görmek istediklerini görüyordu.

Eşyalarını bugün mü alacaksın?

Şaşırdı soruya.

Hayır, hemen değil. Parça parça alırım.

Peki.

Kalktı, çaydan kalanı lavaboya döküp fincanı onun yanına koydu. Havlusuyla ellerini sildi, mutfaktan çıktı. Odaya geçti, pencereyi açtı. Dışarısı sıcak, asfalt kokuyor ve yandan linden kokusu. Derin bir nefes aldı. Yarın petunyaları sulayacağım, dolapta yağ bitmiş, diye düşündü.

Böyle zamanlarda, gündelik, küçük dertler insanı en iyi kurtaran şeymiş gibi geliyor galiba.

İlk haftalar tuhaftı. O yıkıldım mevzusunda değildi; kalktı, yedi, işe gitti, çiçekleri suladı. Ama evde bir ses kaybı var gibiydi, çok sessiz. Banyodaki eşyalar yok; antrede askı bomboş. Yeni bir çengel aldı, kendi çantasını astı, o boşluğu doldurdu.

Sevgi ilk hafta sonu geldi. Koca tepside lahana böreği getirmiş, oturdu akşama kadar.

Nasıl durumun?

İyiyim.

Nazan, ciddi ol.

Ciddi söylüyorum. Kötü ama iyi. Farkı biliyorsun, değil mi?

Biliyorum, Sevgi durdu, Adam açıklama yaptı mı bari?

Yaptı, yaşlı çiftiz dedi, bataklıkta debelendik! diyor.

Bataklık ha.

He.

O, kendi çamuruna batmış. Sen değilsin.

Nazan bir bardak daha çay koydu. Hava kararıyor dışarıda, içeride sarı lambanın altı, börek tahtada. Mis gibi huzur Ama çift olarak fazla, bu huzur. Yalnız kalınca insan durup dururken çok iyi yaşanabiliyor örneği oluveriyor.

Sevgi, kız yirmi iki yaşında.

Biliyorum.

Kıskanma, sadece… matematik bu. Ben yirmi ikiyken Bülent koca adamdı. Şimdi onun partneri o yaşta.

Onun esas niyeti, o zamana dönmek. Erkekler o yılları ister hep.

Zaman geri gelmez Sevgi.

Hayır. Bunu da anlayacak tabii zamanı gelince.

Nazan sessiz kaldı. Aslında kendi içinde çözmesi gereken bir şey var mı, bilmiyordu henüz. İçinde bir eşya yanlış yerde gibi, rahatsız ama canını acıtmıyordu.

İş yerinde kimsenin haberi yok; anlatmaya da niyeti hiç yok. Biraz içine kapanıklaştı, çalışma arkadaşları ancak durgunlaşmış buldu; ama Nazan Hanım eskiden de sohbeti seven biri değildi, çok yadırganmadı. Genç çalışanlardan Pelin bir gün her şey yolunda mı diye sordu, Nazan sadece yorgunum dedi. Pelin araya kahve sıkıştırınca, manasız mutlu oldu.

Ağustos bir tür dalgınlık hissiyle geçti. Ne iyi, ne kötü. Standart dalgınlık. Nazan yine reçel pişirdi. Köpükleri hep aynı kavanoza toplar, üstüne beyaz ekmek dilimiyle yerdi. Bu yılki frenk üzümü iyiydi, kavanozlar depo rafında sıralandı; hayat, olan bitenden bağımsız akıp gidiyor gibi bir tuhaf rahatlık.

Bülent bir defa aradı; kalan eşyalarını alacakmış. Cumartesi sabahı geldi topladı; bir iki el kitabı, eskiden kalmış bir belge dosyası, birkaç insana hasır altı edilen alet… Mutfakta kısa durup sardunyaya baktı.

Nasılsın?

İyiyim.

Bana kızgın mısın?

Değilim, Bülent. Sadece yaşıyorum.

Başını salladı, çıktı gitti. Nazan kapıyı kapadı, onun ayak sesi merdivende kaybolana dek dinledi. Sonra mutfağa girdi, kendine omlet yaptı, üç yumurta bol dereotu. Yedi, tabağını yıkadı, petunyalara baktı. Çiçekler soluyordu, Eylül kapıda.

Boşanmayı ekim ayında netleştirdiler. Kavga yok, tatsızlık yok. Genç, çevik, hafiften yorgun bakışlı bir kadın avukat tuttu, işini hızlıca halletti. Burası, Bülentle evlenmeden çok önce zaten Nazana aitti; paylaşacak bir şey de yok, dedi. Bülent de talep etmedi zaten, yeni hayat adamı eşya paylaşmaya götürecek bir ağırlık bırakmıyor.

Mahkeme çıkışı Nazan birazcık merdivende durdu. Hava gri, yağmur çiselemekte. Yakayı kaldırıp durağa yürüdü. Yol üstünde poğaçacıya uğradı, haşhaşlı örgü ekmek aldı. Evde çayın yanına dilimledi. Dışarıda sonbahar usulca işini yapıyor, yaprakları döküyor.

Evlilik psikolojisi, diye yazıyordu tesadüfen denk geldiği bir makalede, gerçek kopuş resmi ayrılıktan çok önce yaşanır. Tam isabet, diye düşündü, çünkü o kopuş başlarken tiyatroda ve çevrilmiş telefon ekranında şüpheyle bakmaya başlamıştı. Sadece adıyla telaffuz etmekten kaçınmıştı.

Kasım, soğuk ve yeni bir tempoyla geldi. Uzun zamandır ertelediği sulu boya kursuna yazıldı. Her çarşamba küçük bir atölyeye uğradı, tiner, kağıt kokuları, insanın kimseyi tanımadığı bir yer. Çizimleri acemice, lekesi başka yerde, oranı şaşkın. Ama en önemlisi, o boyayı suya daldırıp bütün dikkatini sırf renge vermek güzeldi.

Sulu boya hocası yaşlı, gümüş küpeli bir kadındı. Arada şöyle dedi:

Çok çekingen bırakıyorsun fırçayı. Cesaret et; kağıt kaldırır.

Nazan düşündü: Hayatta da geçerli bir laf aslında.

Sevgi her hafta aradı ya da uğradı. İşten, kitaptan, dünya haberinden bahsettiler. Zaman geçtikçe Bülentten konuşmalar azaldı; Nazan bunu tuhaf bir memnuniyetle, sessizce fark etti. Umursamazlıktan değil; hayatta boşalan her noktayı başka bir şeyin kaplaması doğalmış gibi.

Bazen aklına o meşhur Ben nerede yanlış yaptım? klişesi geliyordu. Her defasında da içtenlikle yanıt bulamıyordu. Evi iyi çekip çevirdi, vefalıydı, tantana yoktu, çalıştı, ekstra talebi olmadı. Belki hata da buydu: Bütün bunlar yetti sanmak.

Ama sonra bu düşünce kendiliğinden dağılıyordu, çünkü başka türlü ne yapabileceğine dair bir fikri yoktu.

Kış bol karlı geçti. Nazan yeni bot aldı kendine; bordoya yakın, rahat, alçak topuklu. İşyerinden bir arkadaş Harika durmuş size! deyince, minicik ama tüm gün aklında kaldı.

Ocakta Sevgi aradı. Sesi garip; telaşlı mı, temkinli mi, belli değil.

Nazan, oturuyorsun mu?

Ocağın başındayım, niye?

Bülentten haberin var mı?

Yok ki, irtibattayız zaten.

Dün gece fenalaşmış. Kalpten. Bir dans kulübünde. Ambulansla almışlar.

Ciddi mi yani?

Hem de nasıl. Tamer anlattı, ofisten. Dans pistinde sarsılmış, acil aramışlar.

Şimdi iyi mi?

Şimdilik hastanede, ciddiymiş.

Nazan sessiz kaldı, dışarıda kocaman kar taneleri yağmakta.

Ay, peki bu aylarda ne yaptıysa…

Duyduğum kadarıyla fazlasıyla canlıymış. Melisle her yere gitmişler, kulüpler, partiler, sabaha karşı eve Bir de salona gitmeyi ihmal etmedi ya, vücudu bu tempoya pek uygun değildi.

Anladım.

Nazan, bir şey yapacak mısın?

Daha bilmiyorum.

Telefonu kapatıp camın önüne geçti. Kar sakin, düzenli; çocuklar bahçede kardan adam devirmekteydi. Ne hissettiğine kafa yordu; karışık bir duygu: Biraz kaygı, bir nebze yorgunluk, en dibe gizlenmiş rahatlama: İyi ki ben değilim, evdeyim.

Ertesi gün hastaneyi aradı, servisini öğrendi, ziyaret saatini sordu. Durumu stabil, dediler.

Akşamdan poşet hazırladı. Maden suyu, elma, biraz evde yaptığı kurabiye… Zaten kendisi için pişirmişti. Poşeti topladı, montunu giydi, gitti.

Hastane bildiğin kamu kurumu kokuyor. Kuru sıcaklık, dezenfektan ve havada yapışan bir tedirginlik. Hemşire yol gösterdi, servisi buldu.

Kapıyı araladı. Dört yatak ama üçü boş. Bülent cam kenarında. Aylardır başka bir adam olmuş; ya da öncesinde Nazan görememiş asıl yüzünü. Zayıflamış hali bariz, yüzünde solukluk, gözlerin altında morluk Eskisi gibi yeni hayatı kucaklayan genç adam değil; yaşını fazlasıyla hissettiren bir adam.

Onu görünce inanamadı gibi.

Nazan…

Selam Bülent.

Poşeti komodine koyup, sandalye çekti, oturdu.

Geleceğini düşünmezdim.

Eh, geldim.

Uzun süre baktı birbirine. Gözlerinde bir sürü duygu var ama Nazan anlamaya niyetli değil.

Nasıl hissediyorsun?

Daha iyi. Dün felaketti, bugün toparladım. En az bir hafta yatacaksın, dediler.

Doğrudur. Yatman lazım.

Melis gelmedi. Başta aradım, geliyorum dedi. Gelmedi.

Nazan poşetteki elmaları, bir de ona baktı.

Biliyorum.

Nereden?

Anladım.

Gözlerini kapadı. Uzun uzun sustu. Sonra:

Salak gibi davrandım, Nazan.

Galiba.

Yani yüzde yüz. O kızla yeniden genç biriymişim sandım…

Anlıyorum.

Sonra… Meğer yaşlıca biriymişim, onu pohpohlarken…

Nazan cevap vermedi. Camdan dışarı mavi bir kış göğü bakıyor. Karda düzgün bir katman var pencere önünde.

Nazan, senden özür dilemek istiyorum.

Bülent, şimdi destansı konuşma sırası değil. Hastasın.

Olur mu, olmalı. Şunu anlamanı istiyorum: seni hep Melisle karşılaştırdım, kıymet bilmem gerekiyorken. Sen ev inşa ettin; ben bataklık dedim. Haksızdım.

Elindeki elleri hatırladı; o eller yirmi beş yılda yüzde bin tanıdık hale gelmiş, yüzde en az değişen parçası insanın.

Nazan, eve dönmek istiyorum.

Oda ağır bir sessizliğe gömüldü.

Duydun mu?

Duydum.

Eve gelmek istiyorum. Anladım ki sensiz… Asıl hayat bizdeymiş. Sanki başka aradığım şey o değilmiş…

Nazan kalktı, pencereye gitti, bahçeye baktı. Dalları kupkuru bir ağaç, dalında gri bir serçe. Uzun uzun izledi. Başını netleştirdi: Ne hissediyor ona karşı şimdi? Eskiden canlı olan yerde artık sadece huzur var. Ne donmuş, ne nefret; sadece bir huzur. Hani acı uzun süre çekersin de, bir sabah geçer ya Tam öyle.

Bülent, dedi, arkasını dönmeden. Sen kendini toparlarsın, ayağa kalkarsın. Düzgünce iyileşeceksin.

Ben başka bir şey istiyorum…

Duydum. Ve memnun oldum geldiğine. Ama ben dönmem.

Yüzündeki bir şey kırıldı.

Neden?

Nazik ama yıkıcı olmadan nasıl söylenir düşündü.

Çünkü sana acıyorum. Şu an, burada, seni bir türlü önemsiyorum, evet; ama bu, birlikte yaşamaya yetmiyor. Farkı anlıyor musun?

Ama belki, bir daha…

Hayır. Bazı şeyler geri gelmez, Bülent. Ben istemediğimden değil, yoklar artık. Susuz kuyu gibi.

Nazan, lütfen…

Buraya, hâlini merak ettiğim için geldim. Elma, su bıraktım. Ama geçmişe, yaşanmamışa geri dönmem. Dargınlığımdan değil; çünkü öyle bir şey yok artık.

Gözlerini kapadı, sessizce yattı. Sonra usulca:

Anladım.

Güzel.

Montunu aldı, yakasını düzeltti.

Hemşire sana iyi bakar, ilgilenir. Oğlunu ara, haberi olsun.

Aramız iyi değil ki…

Yine de ara. O senin oğlun.

Çantasını alıp kapıya yürüdü. Ellerini geri çekip bir kez dönüp baktı:

Elmaları ye, güzeller.

Çıktı, kapıyı usulca kapadı.

Koridorda o bildik hastane kokusu, biraz soğuk hava. Merdivenleri indi. Kapıdan çıkınca hafif bir kar havası yüzüne vurdu. Durağa yavaşça yürüdü. Kar artık yağmıyordu. Sessiz, aydınlık bir kış ikindisi. Adımlarının sesi duyuluyordu. Otobüs kısa sürede geldi, cam kenarına oturdu.

Dışarıda şehir akıp gidiyor: kış ağaçları, lambalar, market poşetli insanlar Herkes kendi telaşında.

Düşünüyordu adamın genç kıza gidip gitmemesi değil en zor olan; en zoru sonrası. Yani başa nasıl dönersem döneyim, ne yaparım? Beklememek, intikam istememek, arkaya bakmamak… Yeniden yaşamak daha zor.

Nazan camdan bakıp, Çarşamba kursum var, diye düşündü. Hoca, Bu hafta kış manzarası çalışacağız dedi geçen derste. Sulu boyada karda maviyi, grinin gölgesini başaramıyordu henüz; ama deneyecekti.

Otobüs durağında indi. Hava soğuk, en üst düğmesini ilikledi. Eve yürüdü. Yolun her köşesini tanıyordu: Eczane, fırın, çocuk parkı. Salıncak hafifçe gıcırdıyor, çocuk yok.

Katına çıktı, kapıyı açtı, içerisi mis gibi sıcaktı, ev kokusu. Galoşunu, terliğini giydi. Mutfağa geçti, çaydanlığı koydu. Örtüyü düzeltti.

Su ısınırken cam kenarına gitti. Sardunya olduğu gibi duruyordu, yaprakları hafif tozlanmış, parmağıyla sildi. Temizlemesi lazım.

Çaydanlık tısladı.

Çay doldurdu, iki ellerinin arasında ısıttı.

Dışarıda sokak lambaları bir bir yanıyordu, Ocaklarda olduğu gibi, üşenerek ve erken.

Bir yudum aldı, Cuma pazara gitmeli, süt, yumurta, elma alınmalı, dedi içinden. Bir de Melisten kalan elmalar bitmiş, şarlot pişirecekti; Sevgi tarif istemişti aylardır.

Cuma bunu yapacak.

Çarşamba karda boyayla oynayacak.

***

Dışarıda Ocak şehri kendi halindeydi, gürültülü ve karmakarışık. Burada ise, sardunyalı mutfakta sıcak bir sessizlik vardı. O sessizlik Nazanındı ve kimseye vermeye niyeti yoktu.

Telefon masadaydı. Ararsa açacaktı. İyi misin, ilacını içtin mi? diye soracaktı; başka türlü beceremiyor çünkü.

Ama dönmeyecekti.

Bak Nazan Hanım, dedi kendine mutfağın ortasında; sesi beklemediği kadar sağlamdı, burası bataklık değildi. Hayattı. Sadece onun hayatı değildi.

Çayını bitirdi, bardağını yıkadı. Odaya geçti, abajuru açtı, çünkü tavandan gelen acı ışıkta okumaktan hoşlanmazdı.

Sehpanın üstünde kitabı, kaldığı yeri açtı, okumaya başladı. Dışarıda ince kar atıyordu. Sardunya yerindeydi. Örtü dümdüz.

Her şey yerli yerindeydi.

Rate article
Lifequest
Geri Dönüş Yok: Hayatın Keskin Virajında Türk Hikayesi