1943’ün zorlu yıllarında, Anadolu’nun bir köyünde, cephede şehit düşen eşine öylesine zarif bir şekilde yas tuttu ki, tüm komşu kadınlar kıskançlıktan adeta dişlerini gıcırdatıyordu. Yeni nişanlısı ise, herkes için gerçek olamayacak kadar kusursuzdu; herkes maskenin ne zaman düşeceğini bekliyordu. Maske ise ondan değil, yetişkin kızlarından düştü—o kız, bir zamanlar ona ait olanı geri almaya kalkınca…

Sene 1943. Anadolunun küçük bir köyünde, kocası askerde şehit düşmüş Gülfer Kara, yasını öyle bir asaletiyle yaşıyor ki, köyün diğer kadınları hem merakta hem kıskançlıkta. Aradan yıllar geçmiş, köyde söylentiler, Yeni gönül verdiği adam fazla düzgün, fazla medeni. Gerçek yüzü ne zaman ortaya çıkacak? diye fısıldanıyor. Fakat beklenen maske ne onun yüzünden düşüyor ne de Gülferin. Asıl sürpriz, yıllar sonra yetişkin kızlarından patlak veriyor; bir gün, kızları yıllar içinde kendilerinden alınanı geri isteyince, asıl yüzler görünmeye başlıyor.

Köyün adı, Sütlüce. Sabahları hafif sisli, akşamları serin; hayat, yavaşça, kendi bildiğini okuyarak akıyor burada. Köy halkı arasında en saygı görenlerden biri Gülfer Kara. Kimseye yüksekten bakmaz ama dimdik, vakur duruşuyla, herkesin saygısını kazanmış. Bu kadın sağlam karakterli; elini attığı işi bırakmaz, derdini kimseye anlatmaz der köylüler. Gülfer, daha on sekizine basarken evlenmiş Mehmet Kara ile. Otuz yedide Şirini, bir yıl sonra da Laleyi kucaklarına almışlar.

Çatıları altında geçen hayat, pek de tozpembe değilmiş. Gülferin eşi Mehmet, rakı şişesini fazla sevdiğinden evde kavga gürültü eksik olmamış. Ama Gülfer, hele köydeki anlayışla, Adam içiyor diye ocak satar mı? derdi. Anası babası, köyün yaşlıları böyle şeyleri yadırgar. O dönem köyde boşanan kimse görülmemiş; kadınlar erkekleriyle koca diye değil, evin duvarı, ekmek getiren, evin reisidir diye kabullenirmiş. Gülfer, atalarından kalma onuruyla ne şikâyet etmiş ne de içinde bulduğu yükten dolayı isyan etmiş. Evinin kapısı baştan aşağıya düzenli, bahçesi çiçek içinde, evde en çok temizlikle, en çok çalışkanlığıyla anılır. Köyde kimse Gülferin kocası hakkında kötü söz duymamış.

Gülferin eşiyse, karısına kıymet verirmiş. Eli hiçbir zaman kalkmazmış; köy kahvesinde karısı için hep Gülfer candır, saygıyı hak ediyor der. Komşusu Fatma Teyze, her fırsatta Senin nasibin de güzelmiş, Gülfer. Mehmetin sesini bile yükselttiğini duymadık! Bizimkiler arslan gibi evde gürler, senin ki sessiz sedasız diye çekiştirirmiş. Gülfer ne onaylar ne karşı çıkar; Yolunu seçtin mi arkanı dönmek olmaz, elindekiyle yetinmeyi bil diyerek hayatına devam eder. Sevgi bulduğu her kelimeye sıkı sıkıya tutunur, gece tek başına karanlığa bakıp kocasından gelen içki kokusuyla mücadelesini gizlerken, kızlarının huzurlu uykusuyla teselli bulur. İçindeki hüzün, soğuk ve yapışkan, sanki boğazına kadar yükselirmiş.

Sonra gelen savaş. 1941de, tüm köy kadınlar kocalarını askere uğurlarken, Gülferin içinde öyle büyük bir acı kopmamış. Zaten evde hem ana hem baba, hem de işçi kendisiymiş. Mehmete sevgiyle bağlıysa da, zaman içinde içi boşalmış, gözyaşı bile kurumuş. Ama insan yine de taş değil. Beraber geçirilen beş yıl, iki kız çocuğu; hatıralar kolay silinmiyor. 1943te postacı kara haberi getirdiğinde, Gülferin yüreği taş gibi donmuş, göz taşlarına yastık ıslatıp, ertesi sabah hayat devam etmiş. Sobayı yakmak, tavukları beslemek, Şirini okula götürmek gerek. Hüzün beklemeyi öğrenmiş.

Komşusu Zeynep Abla bir gün şöyle der: Sen hiç sevmedin mi eşini? Acın çok sessiz, etrafa gülümser oldun. Gülfer pencere önünde boş bakışla, İnsanların gözyaşımı ne yapsın? Çocuk yetiştirmek gerek, evi idare etmek gerek. Şehirde ekmek yokmuş, buralara da açlık gelecek diyorlar. Acı içte yaşanır, sergilenmez der. Zeynep Abla yine de anlamaya çalışır: Çalışmak acıya mani mi? Çalışacaksın ki acının da vakti olsun, der Gülfer hafifçe. Israr vaktinde tohum ekmek, çatıyı tamir ettirmek gerek. Bunları halletmeden hüzne vakit olmaz. Zeynep Abla omuz silker, başka söz söylemez. Koca köyün yükünü sırtlayan bu kadına kimse kızamaz.

Gülfer, köydeki postanede çalışır, ellerinden hem mutluluk hem keder geçer. Savaş yılları boyunca çoğunlukla hükümet bildirileri, ölüm kağıtları, küçük paketler. 1945ten sonra savaştan dönen erkekler köye tekrar ayak basınca, köyde alttan alta Vefat eden Mehmetin karısının etrafında evlilik için dolaşanlar varmış, diye konuşulmaya başlanmış.

Bir gün Zeynep Abla postaneye oturup, Şu marangoz Cemil sana göz koymuş diyorlar. Bu kadar mektup, paket Bahane tabi. Sırf seni göreyim de gönlüm açılsın diye der. Gülfer güler: Ne kadar bal ve kuru kayısı göndermek lazım, sırf bahane bulmak için? Boş laf. Zeynep Abla da inatçı: Annesi, Cemil seni üfler gibi kolluyor, yaklaşmaya çekiniyor dedi. Gülfer kaşını kaldırır: Konuşmaya korkan adama talip mi olunur? Boş ver, kendi derdimize bakalım.

Başka talipler de çıkmış; köyde dul kalan Bekirin kızı babasını çeşitli bahanelerle Gülfere yaklaştırmaya çalışmış. Gülfer hepsine nazikçe gülümseyip geçer: Ne bekliyorsun, niye yalnızsın? diyenlere hep aynı cevabı verir: Evimde boş duran bir pantolona ihtiyacım yok. Bir kere tattım, yetti. Ne huzur ne destek, sadece yük. Kızları düşün bari, diyenlere: Onlar her an aklımda. Erkekler şimdi kendi rahatını ister. Bu eve üç kadın; kimse gelip yük paylaşmaz. Kızlarım başkasının çamaşırını yıkayacak diye gönüllü olmam.

Gülfer, Anadolu kadınının direncini yaşar; yakışıklı bir erkeğin getireceği rahatlığı elinin tersiyle iter. Hasar görmüş ilk deneyim bir yana, köydeki herhangi bir adamın yapacağı her işi, isterse parayla ya yardım alarak halledebileceğini bilir. Acı bir özgürlük duygusu, şüpheli rahatlıktan ağır basar.

1948e gelinir.

Şirin on iki, Lale on bir yaşında. Derslerine düşkünler, annelerine her işte yardımcı. Gülferin az sözle, fazlasını hissettiren sevgisine, ince ince ördüğü şefkatine alışkınlar. Olduğu kadarla yetiniyor, fazlasını aramıyor kızlar.

Bir gün köylerine yeni bir yüz gelir: Mahir Amca. Önce kızlar hisseder değişimi. Anne işleriyle uğraşırken mırıldanır olmuş, kaşlarının arası açılmış, sabrı çoğalmış, olur olmaz sarılmalara başlamış. Evde tatsız esintiler yerine sıcacık bir huzur dolaşıyor.

Mahir, Sütlüceye ilçeden gelir; annesinin eline yardım etmek için. Gülferin kapısındaki kırık sundurmayı tamir etmek için yardıma koşar. Gülfer alışkındır, her erkeğe işi tek tek anlatmak gerekir, yoksa iş yarım kalır. Ancak Mahir, Merak etme, hanımefendi. Ben hallederim, kafanı yorma, derken, gözlerinin kenarında sıcaklık saçan bir gülümseme belirir. Gülfer şaşkın ama mutludur, işi gayet titizlikle yapar Mahir. Buyur, al paranı, derken Mahirin gülüşünü duyar: Paramı istemem, bir çay yeter bana. Gülfer, Al şu parayı, şaka etme, der ama sesi tatlı çıkar. Çayımız da var tabii. Ellerin kurumuştur, diye ekler.

Birlikte içilen çayda muhabbet derinleşir: Yeni sezon çatı onarımı, bulgur nereden alınır, köye ne zaman sonbahar gelir O, köyde ilk kez birinin Gülferin zorluklarına hayran olduğuna, derdiyle derinlemesine ilgilendiğine tanık olur. Önce büyük kız Şirin girer, selam verir ve çıkıp gider. Lale ise Mahiri görünce hemen konuşmaya başlar. Benim adım Lale! Mahir gülümser: Ben de Mahir. Tanıştığımıza sevindim. Konu dönüp dolaşır Lalenin kedisi Tarçına, Mahirin gençlik anılarına, şehir parkındaki ağaçlara

Gitmeden Mahir tekrar sorar: Başka işin varsa yardım edeyim; bir bidon su getiririm, birkaç odun kırarım. Yardım edenler çoktur ama hep bir karşılık, hep bir beklentiyle gelir. Mahir ise sade, hafif ve esprilidir. Sık sık uğramaya başlar; Lale ile hemen anlaşır, Şirin de zamanla sohbetlerine dâhil olur.

Bir gün Hayırsız bir işi olmadan gelir; elinde cılız bir çiçek demetiyle. İznim bitiyor. Ben dönüyorum. Seni tanımak güzeldi, der çiçekleri uzatırken. Ne zaman yine gelirsin? diye sorar Gülfer, kalbi kıpır kıpır. Belli olmaz. Belki altı ay, belki bir yıl der Mahir ve giderken ardında iç yakan bir boşluk bırakır.

Gülfer kapıyı kapatıp, sırtını dayar, gözünden süzülen tek bir yaş ile suskunluğuna gömülür. Yalnızlığa alışkınken, birdenbire o yoksunluk koca bir karanlığa dönüşür.

Şirin, Annemiz değişti sanki… Hem neşeli, hem üzgün, der Laleye. Dün ben tabağı düşürdüm, kızmadı hiç; sadece iç çekti ve sildi, diye ekler Lale. Gülfer de neyle savaştığını anlamaz artık.

Bir süre sonra Mahirin annesi vefat eder. Cenaze için köye gelen Mahirin gelişini Gülfer hem korku hem umutla bekler. Mahir, bir akşam birlikte oturmuşken sessizce, Ben böyle yapamıyorum. Ya sen bana gel, ya ben sana geleyim, der.

İki sene Mahir köye hafta sonları veya izinde gelir, Gülfer de birkaç kere şehre gider. O zaman öğrenir ki, Mahirin eski bir eşi varmış. Savaş sonrası geri döndüğünde eşi başkasının, fabrika müdürünün yanına kaçıp gitmiş. Kızmıyorum ona, der Mahir. Ben yoktum, o huzuru seçti. Çocukları olmamış. O yüzden Lale ve Şirine hemen ısınır Mahir; içindeki baba sevgisinin bütününü onlara verir.

Ben bu köyden kolay kolay çıkamam, nüfus kağıdım muhtarlıkta, der Gülfer. Sen gitmek istersen, buyur gel. Şimdi kooperatifte süt arabası lazım; yeni şoför arıyorlar. Mahir köye taşınır ve Gülfer bambaşka bir kadına dönüşür; yeniden hayat bulur.

Şirin liseden mezun olur; şehre hemşirelik okuluna gitmek ister, annesi kaygılanır: Bırakmasak mı? Daha çocuk. Bırak gitmesine, Gülfer. Kafası çalışan, akıllı kız. Bir mesleği olursa, geri dönerse ne âlâ, orada kurarsa hayatını da başımızın tacı. Kendi yolunu çizecek, der Mahir. Gülfer, Mahirin dingin cesaretiyle kızını yollar.

Şirin, ilk yaz tatili dönerken kapıdan girer girmez hüngür hüngür ağlar: Anne… Ben hamileyim, diyerek başını önüne eğer. Gülferin içi öfkeyle dolar ama Mahir, yavaşça eşinin elini tutar: Otur bakayım, der ve Şirinin yanına gidip su verir. Baba olamadım ama dede olacağım diye seviniyorum. Ağlama, güzelim. Bebeğin babası kim? diye sorar. Baba yok! O adam ilgilenmeyecek, sahip çıkmıyor, diye ağlar Şirin. Hikâye kısa ve acı: Asker bir genç, biraz ilgi, biraz sinema, biraz dondurma Sonrası yok.

Gülferin dili sivrileşir, Dondurma ile sinemadan çocuk mu olurmuş! diye öfkeyle fısıldar. Mahir yeniden sakinleştirir: Olan oldu. Biz bu bebeği baş tacı ederiz. Belki gün gelir, babası da evladına sahip çıkar. Bakarsın bu çocuğun adı Ahmet olur.
Ahmet mi, kız olursa? der ağlamaklı Şirin. Kalbim erkek diyor. Kız olursa, sen isim koyarsın, diye Mahirin şakası, içinde acı değil mutluluk taşır.

Bu sevgiyle dolu kabul, bütün bir evin havasını değiştirir. Şirin sakinleşir, Gülfer minik patikler ve bereler örmeye başlar. Okul meselesini konuşurlar, Şirin izin alacak; doğum köyde olacak, ardından öğrenimine devam edecek. Bebeğe kim bakacak? diye dertlenen Gülfere Mahirin cevabı basit: Biz!

Aylar geçer, bebek doğar. Kız çocuğu olur, ismi Elif. Fakat Mahir bir kere dedikten sonra, her fırsatta Bizim küçük Ahmet, diye sevmeye başlar. Zamanla ailenin hepsi bebekten Elif yerine bazen Ahmet diye bahseder. Gülfer güler: Kız bu, Ahmet mi olur? Mahir inatçıdır, Ben bir kere dedim mi, olur, diyerek ninniler söylemeye devam eder.

Gülfer, Mahiri izlerken içi tarifsiz bir huzurla dolar. Şirinin ilgisizliğine öfkelense de, bu koca cüsseli adamın minicik Elifi titizlikle sarmalayışı, bakışlarındaki sevgiyi görünce, hırsı dağılır, yüreği sükûnet bulur. Kızma Şirine, der ona Mahir, Bize böyle bir mucize verdi. Onsuz yaşamak istemem.

Bir gün Gülfer, omuzunu Mahire yaslar: Bazen sanki Elif bizim öz kızımız, der fısıltıyla. Mahir de içini açar: Kendi çocuğum olmayınca kabullenmiştim ama bu kapıdan mucize geçti.

Sekiz aylıkken Elif, Şirin yeniden okumaya şehre döner. Gülfer vardiyalı çalışır, Mahir arabacılığa devam eder. Evin neşe kaynağı Elif olur. Mahirin beşik sarması, altını değiştirmesi dillere düşer. Bir gün Lale, annesinin torunuyla kucaklaşmasını izler, Biz küçükken de böyle miydin, anne? diye sorar.
Gülfer dürüst kuzusudur: Hayır. O zaman hayat zordu, her şey çalışmaya gitti. Şimdi… onun sayesinde anne olduğumu yeniden hissediyorum, der Mahiri işaret ederek. Lale kırılmaz, anlar. Elifi her şeyden çok sever, bir tek anlam veremediği; ablası Şirinin nasıl kolayca bu çocuğu bırakıp gidebildiğidir.

Yıllar geçer. Elif, Gülfer ve Mahirin sevgisiyle büyür. Şirinin şehirde çalıştığını bilir ama kalbi gerçek yuvasını köyde, dedesiyle ninesi yanında bulur. Şirinin, önce ilkokul öncesi, ardından kendisinin yeniden doğan ikizleriyle Elifi yanına almak istemesi, ona bakıcılık yaptırmak istemesi engelle karşılaşır. İlk defa Gülfer, kızına içindekileri açıkça söyler. Mahir de yanında: Torunum için herkese karşı gelirim. Şirin geri çekilir. Elif ise yeni ayrılıklarda bir damla bile gözyaşı dökmez.

Köklerin olduğu yerde.

Elif, Sütlücedeki okuldan mezun olup üniversiteye başlar. Anneyle yolları ayrı düşse de, Elif hiçbir zaman kin tutmaz, sahip olduklarının değerini bilir. Onda, asırlık ceviz kokulu bir köy evi, fırından yeni çıkmış ekmek, yaşlı ellerin sıcaklığı vardır. Gülfer de, Mahir de tek bir ağızdan Canım Elifim der her defasında

Her yaz Elif onları ziyarete gelir. Zaman burada ağır aksak, daha slow, doyulmaz akar. Birlikte domates çapalar, akşamlar sağlam balkonda eski hikâyeler dinler, onları izlerken yüzlerinde sevgiyle karışık, ağırbaşlı bir huzur görür. Bir gün gün batımında sorar: Dedeciğim, buraya göç etmek seni mahzun etmedi mi? Şehri terk ettin. Mahir, Gülferi kollar: Burası köy değil, Elifim. Ben burada, aradığım yuvayı buldum. İnsanın kökü, doğduğu yerde değildir bazen; kalbinin attığı yerde, seni bekleyen insanlar var ya, işte orası gerçek yuvan.

Gülfer de elini Mahirin eline koyup, eğilip Bir çiçek bile, zamanını geç sanıp, kendi güneşini bulabilir… Ne zaman açtığı önemli değil, diye bakar bahçedeki ihtiyar ayçiçeklerini gösterir.

Elif, hayatları geciken ama birbirine sımsıkı örülmüş bu iki insanı izlerken, onlardan kalan en büyük mirasın ne toprak ne ev ne de eşya olduğunu anlar. Esas miras, zamanla eğilip bükülmeyen o sevgi gücü, sabırla beklenen bir mutluluk ve özenle kurulan bir yuva olduğunu hisseder.

Ve bilir ki, hayat Elifi nereye götürürse götürsün, onun kökleri, bu köy evinin, bu gökyüzünün, bu bahçenin altında büyüyen iki ihtiyar ayçiçeğiyle birlikte kalacaktır. Ve bu, dünyadaki en sağlam köktür.

Rate article
Lifequest
1943’ün zorlu yıllarında, Anadolu’nun bir köyünde, cephede şehit düşen eşine öylesine zarif bir şekilde yas tuttu ki, tüm komşu kadınlar kıskançlıktan adeta dişlerini gıcırdatıyordu. Yeni nişanlısı ise, herkes için gerçek olamayacak kadar kusursuzdu; herkes maskenin ne zaman düşeceğini bekliyordu. Maske ise ondan değil, yetişkin kızlarından düştü—o kız, bir zamanlar ona ait olanı geri almaya kalkınca…