Günlerden sıradan bir salı akşamıydı. Çay suyunu ocağa koydum, radyoda hafif bir müzik çalıyordu, mutfağı elmalı kekin kokusu sarmıştı sonbaharın kasvetini dağıtmak için kendi bulduğum bir yöntem. Her şey olması gerektiği gibiydi ta ki kapı zili çalana dek.
Kapıyı açınca, bir anlığına rüyada olduğumu sandım. Karşımda o duruyordu. Aynı mont, aynı bakış; sanki iki yıl boyunca başka bir kadınla başka bir ülkede yaşamamış, sadece kısa bir iş seyahatinden dönüyormuş gibiydi.
Merhaba, dedi, sanki dün ayrılmışız gibi.
Cevap vermedim. Sadece baktım. Aklımda, arkasına bile bakmadan giden o adamla, şimdi kapımda duran bu adamı birleştirmeye çalışıyordum. Sanki iki yıl önce çantasını toplayıp giden o adam değil de, yeni alınmış bir simit almaya çıkmış gibi duruyordu.
İki yıl önce bir öğleden sonra valizini toplamıştı. Böyle devam edemem, demişti, hayatımda bir şeyleri değiştirmem lazım. O değişiklik, iş seyahati sırasında tanıştığı genç bir kadındı.
Yurtdışına gitti, beni ve birlikte kurduğumuz hayatı arkasında bırakıp gitti. Başta arada bir yazdı; sadece kredi, faturalar ve resmi işlemler üzerine kısa mesajlar Sonra gittikçe azaldı. Sonunda tamamen sustu. Aylar geçtikten sonra artık telefondan haber beklememeye başladım. Tek kişilik alışverişe alıştım. Boş yatakta tek başıma uyumayı öğrendim. Kendi başıma yaşamayı öğrendim.
Ve şimdi hiçbir haber vermeden, telefonsuz, mektupsuz karşıma çıkmıştı. Sadece o ve valizi.
Her şeyi düşündüm, dedi. Orası yanlıştı. Dönmek istiyorum.
Orası dediği, iki yılın üzerine küçük bir tatil gibi.
Nereye dönmek istiyorsun? diye sordum sakince. Eve mi, mutfaktaki sofraya mı, birlikte kutlamadığımız bayramlara mı? Yoksa iki yıl önceki bana mı?
Bir süre sustu. Sonra omuz silkti, sanki mesele o kadar kolaymış gibi. Sonuçta her şey burada. Hayatımız…
O sırada ona bakınca, gözlerindeki zamanı görebildim; sanki zaman onun için hiç akmamış gibi. Sadece montunu çıkarıp masaya oturabileceğini sanıyordu; oysa ben iki yıldır her yemeğimi o masada tek başıma yemiştim.
İçeri davet ettim. Bu; ne bir özlem, ne bir sevgiyle değil, sadece merakımdandı iki yıl sonra dönen bir insandan geri geldim sözünü duymak istedim. Masaya oturdu, bildiği masaya. Etrafa bakındı. Her şey biraz farklıydı: Yeni perdeler, yeniden okumaya başladığım kitaplar, arkadaşlarımla gittiğim yerlerden çekilmiş fotoğraflar.
Güzelce yerleşmişsin, dedi.
Evet, zorunda kaldım, dedim.
O anlatmaya başladı. Oradaki hayatın beklediği gibi olmadığını söyledi. Bir süre güzeldi, dedi, sonra sıradanlaştı, anlaşmazlıklar çıktı. Özlemiş, fark etmiş, eve dönmek istemiş.
Dinledim onu. Sözleri yıllardır alışık olduğum aynı döngüde dönüyordu; hakikatlerin üzerine çekilen örtü gibi. Ama iki senede sadece bu ev değişmemişti; asıl ben değişmiştim.
İki yıl boyunca bir kez olsun aramadın, bir bayram mesajı yazmadın, doğum günümde bile sormadın nasılım diye, dedim sessizce. Şimdi ise sadece… geri mi döndün?
Evet, dedi. Çünkü seni seviyorum.
Seviyorum kelimesi, yabancı, hafif, anlamını yitirmiş gibiydi.
Karşımda oturdu; yıllar önce birlikte tatil planı yaptığımız, faturaları hesapladığımız, çocukların yaramazlıklarına güldüğümüz o masa… Her şeye sanki bıraktığı gibi bakmaya çalıştı. Ama artık bu ev ona ait değildi. Her bakışında, yabancılaşması daha da hissediliyordu; sanki artık hiçbir eşyaya uymuyordu.
Biliyor musun, orası çok farklıydı, dedi. Her şeyin kolay olacağını sanmıştım, sıfırdan başlarım sandım. Ama yeni ülke, yeni dil, yeni iş O kadının kendi hayatı vardı, benim de. Olmadı işte. Fark ettim ki, benim yerim burasıymış.
Yerim burasıymış. O kadar saf bir cümleydi ki, içten içe acı verdi. Nerede kaldın? Her faturada, çocuklarla yaptığım her konuşmada, bomboş gecelerde, tek başıma sofrada ilk bayramda, telefonun asla çalmadığı o uzun kış akşamlarında yanımda mıydın?
Ona baktım, artık sevdiğim adam değil, gitmiş geri dönen biri gibiydi, sanki ortada bir eksiklik yokmuş gibi dönüyordu.
İki yıl boyunca hiç yoktun, dedim kısık sesle. Bayramda yazmadın, doğum günümde aramadın, nasıl olduğumu sormadın… Şimdi kapıma geliyorsun ve geri geldim diyorsun…
Ellerini masaya koydu.
Biliyorum, hata yaptım. Ama seni seviyorum.
O kelime yine bomboş; kilidi kalmamış bir anahtar gibi.
Bana sevdiğini söyleme, dedim. Seven insan iki yıl yok olup, sanki tatilden döner gibi dönemez.
Odanın içinde bekleyen, ne dese artık tamamlandı dedirten bir sessizlik oluştu.
Sonunda usulca kalktı. Kapıya yürüdü. Son bir kez evi süzdü; sanki her detayını kaydetmek istedi. Başlangıç için bir yer kiralarım, dedi sakince. Zorlamak istemem.
İyi olur, dedim. Çünkü zorlamak hiçbir şeyi değiştirmez.
Kapıyı sessizce kapattı. Aşağı doğru adımlarının sesi ağır ağır uzaklaştı. Her adımında, üzerimdeki ağırlık da azaldı.
Mutfak masasına oturdum. Üzerinde soğumuş çayım duruyordu. Az önce her an her şey olabilirmiş gibi kalbimde bir belirsizlik vardı. Şimdi ise yalnızca berraklık vardı. Ne bir ferahlık, ne de bir mutluluk Sadece sakin bir kesinlik.
Kalktım, pencereyi açtım. İçeriye serin bir sonbahar rüzgarı doldu, elmalı kekin kokusunu savurdu. Kapıya baktım. Fark ettim ki, iki yıl boyunca her şeyin bitmiş olmasına rağmen, bilinçsizce bu evi sanki bekliyormuş gibi bırakmışım; sanki bir gün yine kapı açılacakmış gibi. Şimdi artık biliyordum: O kapı bir daha açılmayacak.
Ağlamadım. Onun yerine karar verdim. Sessiz, derin ve bana ait bir karar oldu bu. Onun geri dönmesini istemiyordum. Nefret ettiğim için değil; ihtiyacım kalmadığı için. Bir defa kaybolup gitmiş birinin, dönecek yeri her zaman var sanmasına artık izin vermek istemiyordum.
Kapıyı ardından kapattım ve ilk defa kendimden yana durduğumu hissettim. Fakat o gece ev yine sessizliğe büründüğünde, kafamda bir soru gezindi; çok hafif, ama inatçı. Acaba yanlış mı yaptım? Belki de kalmasına izin mi vermeliydim?Ama sonra hafifçe gülümsedim. O küçük sorunun yavaşça dağıldığını hissettim; tıpkı pencerenin önünde ağır ağır savrulan kek kokusu gibi. İki yıl önce özlemle boşluğu doldurmaya çalışırken bulduğum huzuru, şimdi kendi içimde kendim için buluyordum.
Duvara yaslandım, derin bir nefes aldım. Yalnızlık artık bir eksiklik değildi; kendi ellerimle inşa ettiğim sessiz bir sığınaktı. Dışarıda sararmış yapraklar rüzgârla yer değiştirdikçe, ben de yavaş yavaş yeni mevsime, yeni halime alışıyordum.
Belki de en büyük güç, bir gün özlenenin kapıdan girmesiyle yeniden başlamaya izin vermek değil; ardından kapıyı nazikçe örtüp, kendinle kalmayı seçecek cesarete sahip olmaktı.
O gece ışığı söndürdüm, pencereyi aralık bıraktım. Radyoda hafif bir şarkı çalıyordumelodisi tanıdıktı, ama sözleri sanki ilk kez benim için yazılmıştı. Artık bekleyen değildim. Artık, tam anlamıyla evin sahibi bendim. Ve bu, en güzel sondu.




