Zeynep, ne olur gel, hastanedeyim.
Bunu okur okumaz Esra üzerini bile değiştirmeden, evde giydiği yumuşak kazakla hemen montunu giyip çıktı. Kafasında aynaya bakmak gibi bir düşünce dahi yoktu, çünkü yarım saat önce Zeynepten gelen o kısa mesaj tüm dikkatini tüketmişti.
Bu cümledeki korku ona da geçti, içi sıkıştı. Bir an donup kaldı, ne olmuş olabileceğini düşündü ama sonra başını hızla salladı; şimdi önemli olan yanında olmak, sebebini sonra öğrenirdi. Komodinden anahtarlar, telefon… Ayakkabılarını aceleyle geçirip kapıya koştu.
Hastaneye giden yol sanki hiç bitmeyecek gibiydi. Normalde alışık olduğu yol, şimdi işkenceye dönüştü: Trafik ışıkları sanki bilerek kırmızı yanıyor, otobüsler neredeyse hareket etmiyor, insanlar ise onun telaşını hiç görmüyordu. Esra ara ara telefona bakıyor bir mesaj daha bekliyordu ama ekran sessizdi. Kafasındaki Ne oldu? Çok mu kötü? Neden hastane? sorularına cevap bulamamak içini daha da kemirdi.
Bölüme yanaştı, kapıyı sessizce araladı. Zeynepi hemen gördü: hastane yatağında, tavana boş boş bakıyordu. Kızın saçları genelde muntazam, zarif bir topuz olurdu; şimdi darmadağındı, birkaç gündür taranmamış gibi yastığa yayılmıştı.
Dikkatlice bakınca yüzündeki derin beyazlık, gözaltı morluklarını, yanaklarındaki kurumuş gözyaşı izlerini fark etti. Esranın kalbi cız etti; Zeynepin tüm varlığı o an paramparça ve yorgundu.
Yatağa usulca yanaştı, sessizce oturdu. Sesi ister istemez kısıldı, yüksek bir ses daha da yaralayıcı olurdu sanki.
Zeynep, ne oldu?
Zeynep başını ağır ağır çevirdi. Gözlerinde yaş kalmamıştı ama içinde öyle derin bir keder vardı ki, Esra ürperdi. Ne kadar kırılmış, ne kadar hassas görünüyordu şimdi!
Gitti, dedi Zeynep, sesi zor duyuluyordu ve çarşafın ucunu elleriyle öyle sıktı ki, parmak uçları bembeyaz kaldı. Sanki bir şeye tutunmaya çalışıyordu. Eşyalarını topladı, Artık yapamıyorum, dedi gitti.
Kim? Burak mı? Esra kendisini tutamadı, refleksle kız arkadaşının elini tuttu. Bu hareket neredeyse içgüdüseldi, sanki dokununca Zeynepi karanlıktan çekip çıkarabilecekmiş gibi hissetti.
Zeynep başını salladı. O anda bir damla yaş engelleri aşıp yüzünden süzüldü, teninde ıslak bir iz bırakarak. O yaşı silmeye kalkmadı bile, artık böyle basit şeyler için gücü yoktu.
Esra yutkundu, boğazına bir şey düğüm düğüm oldu. Onca çocuk isteyip sonunda bunu mu söylemiş? demek geçti içinden.
Zeynep susunca, oda sessizliğinde yalnızca duvardaki saatin tik takları duyuldu. Zeynepin omuzları titredi, parmakları sımsıkı kenetlendi, zor yakalayacağı bir hayatı kaçırmamak istercesine. Sonra yavaşça elleriyle yüzünü kapattı. O anda öyle bir yorgunluk vardı ki hareketlerinde, Esra bir daha içi sıkıştı.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum, dakikalar belki Böyle anlarda zaman başka akar zaten. Zeynepin titremesi azaldı, nefesi düzeldi. Yavaşça ellerini indirdi, gözlerinde ağrı vardı hâlâ ama bu kez yanında buruk bir kabulleniş de vardı.
Sebebini sormadım ama, dedi Esra neredeyse fısıldayarak, kırılganlığı bozmak istemeden. Bir şey söyledi mi? Sonuçta böyle bir karar, hiç açıklamasız bırakılır mı?
Zeynep acı acı güldü. O tebessümde ne sevinç vardı ne umut; sadece acı ve çaresizlik.
Çocuklar… Uykusuz gecelerden, bitmeyen gürültüden ve sürekli birilerine bakmak zorunda olmaktan yorulmuş. Düşünebiliyor musun Esra? O kendisi ısrar etmişti, Denemeye devam edelim, biz başaracağız, mutluluk bizim hakkımız demişti.
Bir anlığına sustu, sanki o eski cümleler şimdi alay gibi acı veriyordu.
Kaç doktor, kaç tahlil, kaç tedavi Onca sıkıntı, acı… kaç gözyaşı döktüm ben!
Sesi titredi ama hemen kendini topladı.
Ben sandım ki, o bütün bunları beraber yaşadıysak, bizimkisi kolay kolay bitmez. Ama demek ki yanılmışım.
Dışarıda akşam gölgeleri ağırlaşırken camdan bakıp alçak bir sesle, arada kaybolarak ekledi:
On iki yıl. Sekiz deneme. Ve hepsi… hiç mi hiç?
*****
İşin başı bir filmin güzelliği gibi mutlu başlamıştı: hafif, pırıl pırıl, hemen ilk bakışta. Zeynep ile Burakı da bir arkadaş ortamı tanıştırdı. Kalabalık bir evde, fonda müzik, sohbet edenler, kahkahalar Burak pencere kenarında meyve suyunu yudumlayarak kalabalığı izlerken, Zeynep içeriye girdi; heyecanlı bir şeyler anlatıyordu arkadaşıyla. Ansızın göz göze geldiler, sonra Zeynep öyle içten bir kahkaha attı ki Burak bir anda burnunun ucundaki minik çilleri ve gülerken bakışındaki sıcaklığı fark etti.
Gidip tanıştı. Laf lafı açtı, sanki yıllardır tanışıyorlar gibi sohbet ettiler; en sevdikleri filmlerden, gezilerden, tuhaf alışkanlıklardan konuştular. Gecenin nasıl geçtiğini anlamadılar. Parti bittiğinde Burak ayrılmak istemedi, Biraz dolaşalım mı? dedi. Beraber sabaha karşı sokaklarda yürüyüp hayallerini, gelecek planlarını paylaştılar.
Üç ay sonra aynı evde yaşamaya başladılar. Zeynepin eşyaları Burakın kitaplıklarına taşındı, onun tıraş köpükleri aynanın önüne, kapıda ayakkabıları yan yana Her şey kendi kendine, olması gerektiği gibi gelişti. Altı ay sonra nikah masasına oturdular. Nikah sade geçti; aile yakınları, en yakın dostlar, bolca neşe, kahkaha, dans
İlk evlilik yıldönümünde balkonlarında çay ve pasta eşliğinde eskiyi anıyorlardı. Burak birden ciddi oldu, Zeynepin elini tuttu ve gözlerinin içine bakarak:
Seninle çocuk istiyorum. Hem de çok. Koca bir futbol takımı olsa yeridir, dedi gülerek.
Zeynep güldü, boynuna sarıldı ve yanağını omzuna dayadı.
Olacak tabii, dedi. Bizim koca, gürültülü bir ailemiz olacak.
O an yaşam öyle basitti: sevgi, bir ev, çocuklar Tek mesele zaman meselesiydi sanki.
İki yıl hiç acele etmediler. İkisi de işine odaklandı; Zeynep bir dekorasyon ofisinde çalışıyordu, Burak bir yazılım şirketinde yükseliyordu. Bir sürü tatil; yazın deniz, kışın kayak, hafta sonları farklı şehirler Hayattan keyif aldılar, birlikte yaşamayı öğrenip kendi küçük dünyalarını kurdular.
Sonra tamam artık, zamanı geldi, dediler.
Ve zorluklar başladı. İlk başta korkutucu gelmedi. Doktora gittiler, o daha çok erken, birçok çift ilk ayda olmaz, devam edin, stres yapmayın dedi.
Edinmeye devam ettiler. Aylar geçiyor, sonuç çıkmıyordu. Doktor tahlil istedi. Kanlar, kontroller, yeni ilaçlar Yalnızca biraz tedavi gerekebilir, dedi doktor en son.
Zeynep hep pozitif kalmaya çalıştı. Okudu, vitaminlerini aldı, kendine iyi baktı. Burak da her kontrole geldi, doktorun dediği her şeyi yaptı, moral verdi.
Ama kader ters tepti. İlk kötü haber altı haftalıkken geldi. Zeynep hamile olduğunu yeni öğrenmişti ki bir gün sonra hastaneye kaldırıldı. Her anı aklında: soğuk ultrason odası, sert sağlıkçı sözleri, Burakın avuçlarını morartırcasına sıkan eli
Bir yıl sonra benzer bir acı. Bir daha. Bir daha Artık sadece acı değil, haksızlık hissi de eklendi. Neden? Neden hep biz?
Yine denediler. Yine kan, yine tahlil, her ay bir umut Test negatif çıkınca Zeynep kutuyu sessizce çekmecesine kaldırıyordu. Burak onun hayal kırıklığını görüyordu ama aslında nasıl teselli edeceğini bilemiyordu. Sadece yanında oturuyordu, elini tutuyordu, sessizce çay kaynatıyordu.
Zaman geçti, cevap yok, ama pes etmek yoktu. Her şey iyi olacak, diye inatla tutundular.
Bir gün doktor infertilite dedi. Sesi çok olağan fakat o iki kelime Zeynep ve Burakın dünyasını yerinden oynattı. İkisi de donup kaldı, Peki şimdi ne olacak? bakışını birbirlerinde gördüler.
Ama vazgeçmediler. Uzun düşünmeler, başka doktorlar Sonra tüp bebek denemeye karar verdiler. Birinci, ikinci, üçüncü. Hep umut, hep korku, her gelişte titreyen eller, sonra hayal kırıklığı.
Sonraki bir başarısız denemede Zeynepin dışı daha soğukkanlıydı ama Burak onun içerde yavaş yavaş eksildiğini anlıyordu; sokağın çocuklarına bakışları uzuyor, sessizliğe daha çok gömülüyor, akşamları çok konuşmuyordu. Burak destek olmaya, şaka yapmaya, sarılmaya çalışıyordu ama artık ikisinin de enerjisi tükeniyordu.
Yine denediler, yine umut, yine kırıklık. Bir rutin oldu neredeyse, fiziksel yorgunluğa ruhsal da eklendi. Zeynep bir defter tuttu, her şeyi yazdı, değerlerini takip etti. Burak her randevuda yanında, yanında, yanında…
Yaşantılarına devam etmeye çalıştılar; iş, dost buluşması, kısa kaçamaklar. Ama akıl bir türlü başka yere kaymıyordu.
Bir akşam Zeynep banyodan uzun süre çıkmadı. Burak kapıyı tıklatınca onu küvetin kenarında, elinde testle buldu. Gözleri bomboştu, duvara bakıyordu sanki.
Yapamıyorum artık, dedi usulca. Hem bedenim, hem ruhum Yoruldum.
Burak yanına oturup sarıldı, uzun uzun. Hadi, son bir deneme. Söz, bir daha asla ısrar etmem dedi.
Zeynep içini çekti, gözlerini kapadı. Zor olacağını biliyordu. Yine analizler, bekleyiş, umut… Ama Burakın gözlerinde umut, sevgi, inanç vardı. Tamam, dedi, çünkü onu seviyordu ve beraber mutluluğa inanıyordu.
Sekizinci denemeye hazırlandılar. Sanki mekanik bir iş gibi yaptılar her şeyi; doktor ne derse, çizelge ne gösterirse… Zeynep hayal kurmadı, sadece uyguladı.
Prosedür, bekleyiş ve mucize! Pozitif haber geldi.
Ultrasonda Burakın elini öyle sıktı ki Burak neredeyse ah dedi ama çekmedi. Doktor ekranı göstererek gülümsedi:
Bakın, iki kalp atışı!
Zeynep ekrana bakakaldı, iki küçük kıpırtı… Sadece tarifsiz bir sevinç hissetti.
Bu mucize, diye fısıldadı, ses çıkmayan bir sevinçle bakarken.
Burak sustu, sonra elleriyle yüzünü örttü. Gözleri dolmuştu. O gün, düğünlerinde ettiği her koşulda yanında olacağım yemini gibi gözyaşı döküyordu. Bu gerçek, beklenmiş, hak edilmiş bir mutluluktu…
Ve sonra…
En sıradan bir akşamda her şey değişti. Hiçbir şeyin değişeceği hiç belli değildi: gün sakin, çocuklar beslenmiş, yıkanmış, pijamalarını giymiştiler. Zeynep onları uyutuyordu, birini beşiğe, diğerini kucağına aldı, ninni mırıldandı. Evde çocuk kremi ve süt kokuyordu, köşede gece lambası yıldızları tavana düşürüyordu.
Burak eve geç geldi, zaten son zamanlarda sık sık işleri uzatıyordu. Girişte ayakkabılarını çıkardı, ellerini yıkadı, birden sessizleşti. Zeynep, nasılsa birazdan çocuklara uğrar, günün nasıldı? der diye düşündü. Ama o kapıda dikiliyordu sadece.
Bakışını ensesinde hissetti, döndü. Burak her zamankinden de bitikti, göz altı morlukları, omuzlar düşük…
Gülümseyip hoş geldin diyecekti ki Burak söze girdi. Sessizdi:
Gidiyorum.
Zeynep kitlendi, kucağındakini dahi kıpırdatmadı. Sanki zaman dondu.
Ne? dedi, sesi tuhaf tiz bir halde. Ne olur tekrar et.
Yoruldum, dedi Burak, hâlâ kapıdan bile çıkmamıştı. Uykusuzluktan, gürültüden… Kendime zaman kalmıyor artık. Taşıyamıyorum.
Zeynep oğlunu beşiğe dikkatlice koydu, tamamen Buraka döndü. Nasıl ya? deyip durdu kafasında. O çocuklara bu kadar kavuşmaya çalışılmıştı, şimdi pes mi ediyordu?
Daha dün beraber mutluluk hayalleri kurduk, isim seçtik, odalarını döşedik! Seninle bunları beraber istedik, sesi sarsıldı, sonra mümkün olduğunca sakin olmaya çalıştı.
Burak Zeynepin gözlerine bakamadı bir türlü.
Olacağını sanmıştım. Ama çok zor… Devam edemem.
Kız, sanki birazcık umut arar gibi kocasının yüzüne bir adım yana kaydı.
Bizi böylece bırakıp gidiyor musun? dedi, sesi hiç ona ait değil gibi ince ve zayıf çıkıyordu.
Burak derin bir nefes aldı, yüzünü kapattı.
Zamana ihtiyacım var, dedi, başını çevirdi. Belki dönmem bile…
Sözünde ne öfke, ne kavga… Sadece kesinlik vardı. Zeynep önünde artık bir yabancı gibi duran adamı izlerken, Nerede yanlış yaptık? Ne zaman yolundan döndü her şey? diye sessizce düşündü.
Arka planda ise iki minicik çocuk daha hayallerin kırıldığından habersiz huzurla uyuyordu.
Gitti. Kapı sessizce kapandı, ev başka bir sessizliğe büründü sanki biri tüm sesleri kısmıştı. Zeynep kapının önünde öylece durdu, Belki bu gece de demlik çay yapıp mutfaktan gelecek diye hayal etti ama koridor bomboştu.
Cama birkaç adım attı, perdesini düzeltti, beşiğe döndü. Çocuklar mışıl mışıl uyuyordu. Küçücük ellerini okşadı; sıcak, yumuşacık eller İç rahatlatıcı o dokunuş bile hiç kesmedi içindeki acıyı.
Salonda, masada yarım bırakılmış çay, kanepede anne bebek dergisi Her şey, sanki hiçbir şey olmamış gibi düzenli ama farklıydı artık Buraksız bir evdi çünkü.
Zeynep beşiklerin dibine usulca yere çöktü. Bacakları öyle ağır geldi ki, sanki kilometrelerce yürümüş gibi. Minik kızını kucağına aldı. Normalde şifa olan çocuk kokusu, şimdi içindeki fırtınaya iyi gelmedi.
Yıllardır ilk defa kendini yalnız hissetti. Tam anlamıyla… Hiçbir zaman, ne kadar yorulsa da, işin gücün yoğunluğunda bile o hep Burakın yanında olduğunu bilirdi. Belki büyük laflar etmezdi ama hiç düşünmeden bir bardak çay getirir, ağlayan bebeği kucağına alırdı. Ama artık yoktu.
Yalnızca minicik bebeklerin huzurlu uykusu, evde yankılanan tek sestir. Zeynep onlara bakıyor, Şimdi ne yapacağım? diye düşünüyor Nasıl devam edecek?
Yaşlar süzüldü sessizce, önce bir, sonra iki, sonra sel gibi Durdurmaya çalışmadı. Yavaşça kızının pijamasına düştü damlalar o an yılların acısını, ilk kez, dizlerinin üstünde otururken döktü.
Dışarıda hava kararıyordu. Akşam geceye dönüyordu. Zeynep hâlâ yere çökmüş, kıpırdamaya korkar halde, evlatlarının yanında hüzünle, sessizce saatlerce oturdu…
*****
Hastane odasında cam kenarında dizlerini karnına çekmiş oturuyordu Zeynep. Dışarıda kar süzülerek yağıyordu. Bakışları karın üzerinde ama aklında yıllar: mücadele, hayal, küçük sevinç, büyük kırılganlık Kulağında yine Burakın son sözleri, her düşündüğünde ilk günkü gibi can yakıyor.
Hiç anlayamıyorum, dedi, camdan ayrılmadan. Nasıl böylece, arkanı dönüp gidersin? Onca şeyden sonra Bizim için bitti mi yani?
Sesi titredi ama gözyaşı kalmadı artık, sadece cevapsız sorular vardı.
Yanında sandalyede oturan Esra, sakince kalktı ve sarıldı Zeynepe. Burakı hep iyi baba, iyi eş bilmişti ama işte, her şey göründüğü gibi değilmiş. O adam, bırakıp gitmişti.
Zeynep başını Esranın omzuna gömerek hafifçe titredi.
Nasıl devam edeceğim bilmiyorum, dedi. Ama mecburum. Onlar için.
Söylediği kahramanca bir laf değildi; yalnızca acıdan doğan inatçı bir kararlılıktı. Biliyordu ki; önünde uykusuz geceler, bitmeyen işler, paylaşılmayacak yorgunluklar var. Ama o beşikte yatan iki minik yavrusu var ya, dünyadaki en çok ona ihtiyaçları olanlar…
Esra elini sımsıkı tuttu. Hiçbir şey diyemedi öyle bir acıya, ne kelime derman ki? Ama susmasında Yalnız değilsin, ben de yanında olacağım vardı.
*****
O odadaki konuşmayı izleyen iki gün sonra, Burakın annesi çıka geldi. Elinde küçük bir poşet meyveyle sıradan bir ziyaret ama yüzündeki mesafe manidar Kapının önünde durup odadakilere şöyle bir göz attı, sonra Zeynepin gözlerine baktı.
Demek buralara bile alışmışsın, diyerek içeri geçti.
Ne düşmanca ne yakın; mesafeli bir tondu. Zeynep başını kaldırdı, ama cevap vermedi. Ne diyecekti, ne bekliyordu?
Masaya paketi bıraktı, oturmadı. Kollarını kavuşturdu, Zeynepi adeta süzüyor gibiydi.
Sonuçta bu kaçınılmazdı, dedi. Burakın kişiliği özgürlüğüne çok düşkündür. İki bebek, gürültü, uykusuzluk Dayanamazdı.
Zeynep içini çekti, istemeden karşı çıkma isteği depreşti; Onun kadar çok isteyen yoktu, adını beraber seçen oydu, diye bağırmak bile geçti içinden. Ama sustu. Kadının kararını değiştiremeyeceğini biliyordu.
Yavaşça doğruldu, çok zayıf hissettiği için o hareket bile enerjisini aldı. İçinde bir soğukluk büyüyordu, adeta çelikten perde, göğsünü kapladı. Bir açıklama, her şeyi sıraya koyan cümle çıkacak mı diye kadının dudaklarını izledi.
Bak, dedi Burakın annesi, yine oturmadan, Burak çocuk büyütmek istemiyor. Ama maddi sorumluluklarını yerine getirecek.
Zeynepin elleri çarşafı sımsıkı tuttu. Söylenenleri sindirmeye çalışıyordu, kafası karışık.
Ne demek istiyorsunuz? dedi sesi hafif titreyerek.
Kadın gözlerini camdan kaçırdı, kelimeleri tartarak konuştu:
Burak evin üzerindeki payını bırakacak. Eksik kalmasın, ama bu nafaka yerine sayılır. Dönmeyecek, ama mağdur olmanızı da istemiyor.
Oda ağır bir sessizliğe gömüldü. Koridordan sesler geliyor, dışarıda bir araba geçiyordu, ama Zeynep yalnızca kadının soğukkanlı cümleleriyle ve kafasının içindeki çırpınan düşüncelerle kalakaldı.
Çarşafı daha da sıktı, parmakları beyaz kesildi.
Yani çocuklarından böylece kurtulacak, parayı bırakıp sıyrılacak mı? dedi. Artık kızgın değil, daha çok derin bir şaşkınlıkla.
Kadının omzu hafifçe kalktı, sesi sertleşti:
O kadar da zalim olmayın! Elinden geleni yapıyor, şu an zor bir dönemden geçiyor. Sorumluluk da alıyor; sadece baba olmaya hazır değil.
Sanki bu kadar basit, başka yolu yokmuş gibi.
Zeynep gözünü kaçırmadan sordu:
Sizce çözüm bu mu? Parayı bırakıp gitmek? Bu mudur yani babalık?
Kadın omuz silkti, onun için mesele kapanmıştı.
Hiç yoktan iyidir. Sokakta bırakmıyor sizi. Ama alışsan iyi olur. Hayat işte.
Ya ben hazır mıyım? dedi Zeynep, yere bakarak. On iki yıl savaştım, neyin ortasında kaldım şimdi?
O an sözler odada asılı kaldı, binlerce anı, umut, gözyaşı, gece Hepsi bir anda üstüne çöktü.
Karar senin, dedi Burakın annesi, daha da sabit bir tonda. Ama illa ısrar edip Burakın peşine düşersen, hukuki engeller çıkarırsan…
Sözünü yarım bıraktı. Havada buz gibi bir tehdit asılı kaldı. Zeynep kendini geri çekmeden sorunun gözünün içine baktı.
Sonra ne yapacak? dedi, serinkanlı olmaya çalışarak.
Kadının bakışları sertleşti:
O zaman bu imkanlardan da, hatta… duraksadı, kelime seçti, hatta çocuklardan da olabilirsin. Burakın çok iyi avukatları var. Onun canı sıkılsın istemiyoruz, ama kavga çıkarırsan…
Son dediği cümleler çekiç gibi vurdu. Zeynep gözlerine inanamadı. Tehdit mi ediyordu yani? Bu kadarına da pes!
Ben yalnızca onun mesajını iletiyorum, dedi kadın, sesi pamuklaştırmaya çalışarak. İyi düşün. Bundan fazlasını vermesi mümkün değil.
Dedi ve odadan çıktı, parfüm kokusu arkada.
Zeynep sessizliğe gömülmüş kaldı. O ağır parfüm kokusu odada bir süre daha asılı kaldı, ardından tamamen gidip yerini derin bir boşluğa bıraktı.
Dışarıdan akşam çökerken Zeynep cama bakıyordu. Gökyüzü morlardan koyu maviye dönerken, şekiller asfalta yansıyordu. O an çok keskin bir şekilde hissetti: bir öncesi ve sonrası var artık hayatının.
Uzun uzun cama baktı, karanlıkta Sonra derin bir nefes aldı, komodinden telefonunu çekti, Esranın numarasını çevirdi. Hafif titriyordu ama hareketleri kararlıydı; durursa dağılıp gidecekti sanki.
Esra, dedi, sesi bu kez dingin ama kararlılıkla, gelir misin? Sohbet etmeye ihtiyacım var şu an.
Esra çabucak yetişti, belli ki bütün işini gücünü bırakıp… Odaya girdiğinde Zeynep yatakta dimdik oturuyordu. Kesinlikle ne zorlama bir neşe, ne dramatik bir görüntü… Sadece dimdik, soğukkanlı.
Esra sessizce yanına geldi, hafifçe elini tuttu. Zeynep bakışlarını cama dikti ve neredeyse dosya okur gibi sade bir tonla konuştu:
Biliyor musun, artık korkmuyorum. Beni kimse yıldırmaz. Çok şey atlattım, şimdi pes etmem. İsterse parayı bıraksın. Ama çocuklarımı kimseye bırakmam. Onlar için dimdik ayakta kalacağım. Güçlü olacağım. Benim tek vazgeçilmezim onlar.
Sesinde ne meydan okuma, ne öfke; yalnızca sarsılmaz bir kararlılık vardı. Artık ne Burakın gerekçesi, ne annesinin açıklaması, ne de neden? sorularının cevabını arıyordu. O sayfa kapanmıştı.
Esra da büyük laflar etmedi. Yalnızca başını salladı, Zeynepin elini sımsıkı sıktı ve sessizce, çok içten Tabii ki, yalnız değilsin. Birlikte yapacağız dedi.
Zeynep sonunda Esraya döndü. Gözlerinde tek bir damla yaş yoktu: sadece katıksız bir özgüven Biliyordu ki; zorluk bitmeyecek, yine uykusuzluk, yine yorgunluk, her şeyi tek başına halletmek zorunda olacak. Ama evde, anneannesinde, onu bekleyen iki minik hayat var ya onlar için, onlara kavuşana kadar mücadele etmişti. Artık onların gücü, onların motivasyonu ve mutluluğu Zeynepti.
Ve şimdi çok iyi biliyordu: O mutluluğu kimse ondan alamaz. Ne olursa olsun, hangi sınav çıkarsa çıksın, dimdik karşısında duracak. Çünkü o artık anne. Bu da demek ki, karşısına çıkarılacak her zorluktan daha güçlü, her tehdide rağmen.




