Kız kardeşlerim babaannemin evine kavga ederken, ben sadece onun yaşlı köpeğini yanıma aldım.
Ama gece saat ikide tasmasındaki QR kodu bana nefes aldırmadı.
Benim adım Yiğit, 28 yaşındayım.
Babaannem, Nuriye Hanım, hastalandığındaherkes için değilse de benim içinyanında tam zamanlı destekçisi oluverdim. Onu kemoterapiye ben götürdüm, ilaçlarını zamanında alması için göz kulak oldum, market torbalarını taşıdım. Geceleri onun salonundaki kanepede uyudum çünkü geceleri yalnız kalmaktan korkardı; yanındaki birinin nefesini duymak ona güç verirdi.
Ve onun köpeği, Karabas, hep yanındaydı.
Yaşlı, ağır ilerleyen, dünyadaki her şeyi anlıyormuş gibi bakan gözleri vardı. Zıplamaz, ilgi istemez, ayağının altında dolaşmazdı. Sadece, anaç bir sıcaklık gibi, babaannemin ayak ucunda dururdu.
Kız kardeşlerim, Naz ve Yasemin, hep meşguldü. Arada bir çiçeklerle çıkar gelirlerdibir nevi vicdan rahatlatmak için. Hüzünlü bir selfie çekip, paylaşırım diyerek yeniden kaybolurlardı. Sanki hastalık, on dakikalığına uğranacak bir etkinlikti.
Bir gece, babaannem elimi öyle bir sıktı ki, adeta ben buradaydım diye parmaklarımda iz bırakmak ister gibiydi.
Onlar, ben gittikten sonra koşup gelirler, dedi fısıltıyla.
Kinle değil. Hava durumu haberi verir gibi.
Ve bana son bir şey için söz verdirdi:
Eğer işler bir sirke dönerse… Karabası sen alacaksın.
Düşünmeden söz verdim. Çünkü bu miras gibi değil, yalnız kalmak istemeyen birisinin son dileği gibi geldi.
Babaannem üç ay sonra vefat etti.
Cenazeden iki gün sonra kardeşlerim, sanki tapu devrindeymişiz gibi avukata geldi. Makyajları akmadan ağlamak, gözleri çoktan paraya dalmıştı.
Numara yapmadılar bile.
Evi konuştuk mu? dedi Naz doğrudan.
Üçe bölecek miyiz şimdi? diye devam etti Yasemin, sanki koltuk takımı bölüşüyoruz.
Avukat, görmeye alışkın biri gibi sakince dosyasını açtı.
Nuriye Hanım evi Naz ve Yasemine, ortak olarak bırakmış.
Gözlerinde beliren mutluluk beni utandırdı.
Sonra avukat bana döndü.
Yiğit… Nuriye Hanım, size Karabası bıraktı.
Yasemin kahkaha attı:
Köpeği mi?
Naz alaycı bir gülümsemeyle:
Vay canına. Baya bedavaya bakmışsın babaanneme.
Hiç cevap vermedim. Ne güldüklerine, ne eve takıldım. Tasmasını aldım, Karabasa dokundum ve dümdüz çıktım oradan.
Aklımda sadece babaannemin sesi döndü: Eğer sirke dönerse…
Dönmüştü bile.
O gece benim küçük evimde, Karabas bir türlü rahatlayamadı. Sürekli tasmasını burnuyla dürtüyor, bana bir şey anlatmak ister gibi bakıyordu.
Bir an eğildim, tasmasındaki küçük, şeffaf bir etiket dikkatimi çekti.
QR kodu.
Gece iki buçukta ellerim titreyerek kodu okuttum.
Bir sayfa açıldı.
Karabası sahiplenen kişi, lütfen parola yazınız.
Her şeyi denedim: isimler, tarih, lakaplar. Olmadı.
Sonra aklıma babaannemin bana çocukken, beni sarılırken söylediği, çok hassassın bu dünyaya dediği kelime geldi.
Parolayı yazdım.
Sayfa açıldı.
Bir video başladı.
Ve babaannemin yüzü bütün ekrana yayıldı.
Merhaba yavrum, dedi gülerek. Eğer bu videoyu izliyorsan, senden istediğimi yaptın demektir. Şimdi iyi dinle.
O anda Karabas yanıma geldi, hiç hareket etmeden beni dinlemeye başladı sanki.
Köpeği sana bırakmak neden bir şaka değil de son korumaydı ve babaannem videoda neler söylemişti?
O videoda evi bir ödül gibi anmadı. Bunu bir türlü yem olarak tanımladıkardeşlerimin gözüne ilk çarpacak şey. Bana ise başka şeyler anlattı: Kim geceleyin yanında kalmış, kim kaçmamış, kim onu daralan dünyasında elini bırakmamış.
Karabasın tasmasına not gizlemesinin nedeni; Naz ve Yaseminin asla yaşlı bir köpeği sahiplenmeyeceğini biliyordu. O etiketi görmezlerdi, şifreyi denemezler, sesini duymazlardı.
Kendisini sadece gerçekten seven birinin bulacağı yere saklamıştı.
Sonra öyle bir cümle kurdu ki, içim sızladı. Dedi ki bana köpeği değil…
Bana gerçeği bırakıyorum. Kimse gülerken senin yıkılmama şansını.
Sana… gerçeği bırakıyorum.
Videoda babaannem yine o köşedeki eski koltuğunda oturuyordu. Dizinde battaniye, üzerinde ince bir hırka. Ev hâliyle hatırlamamı istemiş gibiydi.
Birincisi, dedi, hemen ağlama. Gerçi ağlayacaksın tabii ama önce anlamanı istiyorum. Çocukken sana yufka yürekli derdim, çekin diye değil. Hep herkesten fazla hissederdin. Bu bir zayıflık değil, gücün. Dünya, güç soğuklukmuş gibi davranmayı seçiyor.
İçim burkuldu, çünkü kendimden bile uzun süre gizlediğim şeyi söyledi. Hep mantıklı insan olmaya çalışırken, kendi iyiliğimden utanır olmuştumsanki çocukça bir şey gibi.
Karabas yanımda içini çekti. Elim farkında olmadan sırtına uzandı.
İkincisi, devam etti babaannem. Karabas.
Eğilip videoda köpeğin burnuna dokundu. Karabas videoda başını eline koydu, gerçek hayattaki gibi; ne rol, ne abartı, sadece buradayım.
Karabası sana veriyorum çünkü onu sadece sen görüyorsun. Yük, sorun, evden atılası bir yaşlı köpek gibi bakmıyorsun. Benim gidişimi o da senin kadar hissediyor. O acıyı beraber taşımanız daha kolay.
Telefonu daha sıkı tuttum, parmaklarım titretti.
Kardeşlerin, dedi sonra, evi alacak ve kazanmış sanacak. Onlara kızma. Sevmeyi uzaktan öğrendiler. Uzaktan seven insan, günlük küçük şeylerin değerini anlamaz. Ama seninle alay etmelerine de izin verme.
Kameraya doğrudan baktı, çocukluğumdan beri bana baktığı gibi, kaçırmamı istemediği bakışla.
Yiğit, sen bana bakıcılık yapmadın, miras uğruna.
Bu söz, avukatın odasındaki gülüşlerinden de fazla canımı yaktı.
Çünkü kafamda gitgide yankılanıyordu: Her şeyi yaptınhiçbir şeyin yok. Sevgi sanki pazarlık, fedakarlık sanki ödenecek bir fatura gibi.
Yaptın çünkü yapabildin. Korkunca kaçmadın. Ve kalbin bu deneyimden yanlış sonuç çıkarmasın isterim: İyilik kaybetmek değildir.
Babaannem gülümsedi; o gülüşte bir ciddiyet vardı. Söz değil, karar gibi.
Senin de olacak bir şeylerin. Ama neye değer biçtikleriyle ölçülen değil.
Dizindeki kağıdı aldı.
Karabasın tasmasında, bu video dışında bir klasör var. Belgeler, talimatlar. Onu zengin olasın diye değil, sana ulaşsın, pazarlığa dönüşmesin diye sakladım.
Ellerim terledi.
Onlara evi bıraktım, çünkü aksi halde ölümümü kavgaya çevireceklerdi. Hemen bitsin istedim. Ama hayatından aylarca bana ayırdığın için seni de boş çevirmek istemedim. Kendi yöntemimle yaptım.
Gözlerime yaşlar doldu, halbuki ağlama demişti. Para için değil, son ana kadar beni düşündüğü için.
Bir hesap bıraktım, dedi babaannem. Mahkemelik olmasın diye özel açıldı. Ayrıca mektuplar var. Biri sana, biri Nazla Yasemine. Onlarınki daha sert. Vermek ister misin, sana kalmış. Onlara anne olma, tek istediğim sertliklerinin seni içten bitirmesine izin verme.
Kısa bir duraksama… O anda bir yorgunluk geçti gözlerinde.
Şimdi Karabasla ilgili, dedi daha hafifçe. O beni arayacak. Kapıları koklayacak, koltuğuma gidecek, camda bekleyecek, sessizliği dinleyecek. Kendini çaresiz hissedeceksin: Bir köpeği nasıl teselli edeceğim? diye. Ama edersin yavrum. Beni avutmaktan daha zor değil.
Nefesim daraldı; sanki odada oksijen kalmamıştı.
Çünkü tam kalbime dokundu: Ben de, nasıl yapılır bilmeden, sadece kalmaya devam etmiştim.
Sana yaşlı bir köpeği değil, kanıt bırakıyorum. Sevginin fotoğrafı değil, ardında kalan.
Gözlerimi kapattım. Gözümün önüne Nazın çiçekle ve telefonla, Yaseminin camdan suratla, benim ise soğuk çayla kanepede oturduğum geldi.
Sanki düşüncelerimi tahmin etti.
Son bir şey, dedi. Kendini safmışım, her şeyi boşuna yaptım diye suçlamak istediğinde Karabasa bak. Çünkü senden kanıt istemiyor. Kimin yanında olduğunu biliyor.
Gözlerimi açıp Karabasa baktım.
Ayağım dibinde, yaşlı ve dikkatli, sanki vasiyetin parçası gibi oturuyordu.
Söz ver bana, dedi videoda babaannem. Karabas benim eşyamı ararken çekiştirme. Sızlandığında kızma, yeter deme, bırak aratsın. O da öyle seviyor.
Sadece başımı salladım, bir kelime bile edemedim.
Bir şey daha, dedi. Kendini küçültme, başkalarına uyusun diye. Burada, gece gece, nasıl büyüdüğünü gördüm. Geri dönmeni istemem.
Son kez çocukkenki gibi gülümsedi, el salladı.
Seni seviyorum, yufka yüreklim. Kaldığın için teşekkür ederim.
Video bitti.
Bütün ev sessizliğe büründü; elimdeki telefon taş gibi ağır geliyordu. Kımıldamaya korktum, sanki hareketle onun yokluğunu kesinleştireceğim.
Karabas yavaşça yaklaşıp burnuyla bacağıma dokundu. Küçücük, alçakgönüllü bir hareket. Ama ben buradayım der gibi.
Ve o an anladım: Babaannem Karabası bana teselli olsun diye değil, bana kalkan, bana ispat olsun diye bırakmıştı. Sevdiğimin, boşuna olmadığını; ölümü ticarete çevirenlere inat, gerçek olduğunu göstermek için.
O gece uyuyamadım.
Karabas bana yakın nefes alıp veriyordu; bazen başını kaldırıp hâlâ yanımda mıyım diye bakıyordu. Her defasında usulca, Buradayım. Artık ikimiz varız, dedim.
Ertesi gün QR kodundaki sayfayı tekrar açıp klasörü indirdim. Gerçekten belgeler, talimatlar, adımı taşıyan bir mektup vardı.
Ama en kıymetlisi bunlar değildi.
Asıl önemli olan; babaannemin beni görmesi, gerçek anlamda görüp, bana öldükten sonra da hissedeyim diye bir yol bulmasıydı.
Evle değil.
Eşyayla değil.
Tanımakla.
Ve bana, yaşlı bir köpek bırakarak: Bazen insanı ayakta tutan tek miras, geride kalanların sana kim olduğunu anlattığı gerçektir.



