Kristal Yavru Kedi
– Üç kız kardeş pencere önünde…
– Anne, bu hikaye biraz da sizin gibiydi, değil mi?
Vahide iç çekti.
– Neredeyse… Kızım, bugün uyumayı düşünüyor musun? Benim de işlerim var bu gece. Yarın bayramda uykulu uykulu kalırsın yoksa.
– Ay! Tamam, tamam, uyuyorum! Pelinsu hemen yorganın altına gömüldü, ama bir anda minik burnunu tekrar çıkardı. Balonlar olacak mı? Zeynep de gelecek mi? Peki…
Vahide, kızını kucakladı, battaniyeye sardı ve sıkıca öpücüklere boğdu, Pelinsu’nun hafif sızlamalarına aldırmadan.
– Hadi şimdi uyu! Yarına kadar her şeyi öğrenirsin!
Sonra kalktı, uzatılan ellere Pelinsu’nun sevdiği ayıcığı verdi ve odadan çıktı, gece lambasını da açık bırakarak. Pelinsu karanlıktan hala korkuyordu, Vahide de evin her köşesinde ışığın yandığından emin olurdu.
Aşağıya mutfağa indi, kapıyı araladı ve bilgisayarını açtı. Yapacak çok iş vardı, ama birkaç dakika sessizlikte oturdu, düşüncelerini toplamak istedi. Yarın zor bir gündü. Sadece Pelinsunun doğum günü olduğu için değil. Bayramları Vahide çok severdi, özellikle de kızı içinse… Ama yarın misafirler gelecekti, işte orası içini huzursuz ediyordu. Vahide, kafasını sallayıp çaydanlığa uzandı. Yeter! Sorunları zamanı geldikçe çözmek lazım. Şimdi en önemlisi, bekleyen yıllık rapor. Vahide, bilgisayarının yanına çayını yerleştirdi, çantasından dosyalarını çıkardı. İyi ki zamanında anneannesinin sözünü tutmuş, muhasebeci olmuştu. Başta istediği gibi okyanus bilimci olsaydı, hayatı çok farklı olurdu daha romantik, ama bir o kadar da belirsiz. Kısaca gözlerini kapatıp denizi hayal etti ve gülümsedi. Az kaldı, yakında Pelinsuyla tatile gideceklerdi. Tabi, yine bir aksilik çıkmazsa… Derin bir nefes alıp işine koyuldu.
Vahide, Lütfiye ve Fikret Yanıkın ortanca kızı olarak dünyaya geldi. Sabırsızlıkla beklenen bir çocuktu; ailede herkes dört gözle onun doğumunu beklemişti. Anneanne ve babaanneler bayram havasındaydı, anne ve babası ise tombul kızlarına doyamazlardı.
– Hemen bir kardeş daha olmalı! Yanında arkadaşı olur! derdi büyükler, Lütfiye de sonunda onları dinlemişti.
Ortanca kızları Nerminle Vahide arasında yaş farkı neredeyse hiç yoktu. Küçüklüklerinde hem en iyi arkadaştılar, hem de sürekli her konuda yarışırlardı. Bu durum ilişkilerine zarar vermezdi. Biri bir konuda başarılı olursa, diğeri daha iyisini yapmak için uğraşır, ikisi de birbirinin başarısına sevinirdi. Lütfiye ise sürekli kızlarının kavga etmemesi için çabalayıp, aralarındaki bağın en kıymetli şey olduğunu öğretirdi. Okul müdürünü ikna edip iki kardeşi de aynı sınıfa yazdırdı. Birinci sınıfa birlikte yan yana oturup yeni pabuçlarının ucunu birbirine değdirerek Korkma, buradayım demişlerdi. Vahide heyecandan elleri terlerken, Nermin dersin ortasında bırakıp gidip pencereden kuş sayabilirdi. Vahide ise masadan ancak bütün ödevleri bitirdiğinde kalkardı.
– Vahide! Matematik ödevini bitirdin mi? Hadi defterini ver, kopya çekeyim de sonra dışarı çıkalım!
– Kendin çöz! kardeşi defteri elinden almak isteyince Vahide izin vermezdi. Sonra Galina Hanım sınavda yine karıştırır bizi, rezil olursun! İstersen yardımcı olayım.
Nermin biraz kızardı, ama çabuk barışırlardı. Sonra yine birlikte gölete ördek yemlemeye ya da buz pistine gitmeye giderlerdi.
Altıncı sınıfa geçtiklerinde, aileye en küçük kardeşleri, Sultan katıldı. Lütfiye üçüncü çocuk düşünmemişti, ikisi yetiyordu. Bir bebek daha beklediğini öğrendiğinde ise pek sevinememişti.
– Yeniden başa döndük! Fikret, ben artık genç değilim, çok zor olacak.
– Ama iki yardımcın var, ben de yanındayım. Belki oğlumuz olur ha, ne dersin?
Beklenen sürpriz olmadı. Dünyaya Sultan geldi. Çok ağlayan, çok ilgi isteyen, ablası ve ortanca kardeşinden bambaşka bir çocuktu. Lütfiye bir süre şaşkınlık yaşadı. Zamanla, Vahideyle Nerminin anladığı üzere, ailenin yıldızı Sultan oldu.
Lütfiye, erken annelik ile Sultanla gelen olgun annelik arasındaki farkı hemen hissetti. Büyükleriyle uğraşmak daha zormuş, şimdi bütün ilgisini en küçük kızına verdi ve diğerlerinin hayatıyla ilgilenmeyi ihmal etti. O arada, kız kardeşler arasına kara kedi girdi.
O kedinin adı Umuttu. Karşı apartmanda oturuyordu, o zamana kadar kızların gözüne hiç takılmamıştı, ta ki Vahide 16sına basana kadar. Bir idmandan eve dönerken Umut onu durdurdu.
– Vahide, bir şey diyeceğim! Gözleriyle yere bakıyordu, ne diyeceğini toparlayamıyordu.
Vahide bir dakika bakışını çevirdi, sonra yumuşakça gülümsedi.
– Vaktim yok. Annem bekliyor. Altı gibi apartmanın önünde ol.
Umut sevindi ve başını salladı.
– Senden hoşlanıyorum!
– Çoktan anladım zaten, Vahide gülümsedi, ıhlamurların altında çan gibi gülüşüyle uzaklaştı.
Bu duygusunu kimle paylaşabilirdi? O ilk kalp çarpıntısı, daha dün yabancı olan birinin bir anda bizden olması. İlk buluşma, bilemediğin nereye bakacağını, ne söyleyeceğini… İlk öpücük; korkutucu ama bir anda dünyadaki en tatlı şey… Tabii ki Vahide de olanları Nerminle paylaştı, ama hemen değil. Nermin ablazındaki değişikliği fark edip sıkıştırınca ancak anlattı.
Sonra nedenini kendi de anlayamasa da, Nerminin gözü Umuta kaydı. Aslında aralarında bir şey geçmemişti, ama öylece önem kazandı o mesele. Umutun dikkatini kendine çekmek istedi, çünkü ablasından farklı kalmak istiyordu.
Vahide önce bir şey anlamadı, sonra Umutla Nermini birlikte öpüşürken görünce sessizce eve gitti. Kapıyı kilitleyip içeri girmek isteyen Sultanın bağırışlarını duymadı bile.
– Vahide! Nedir bu haller? Kızımı içeri al! Lütfiye kapıyı tıklattı.
Vahide hep uyumlu bir çocuk olmuştu. Annesine kapıyı açtı, ama Lütfiye kızının yüzüne bakınca kalbi sızladı. Sultanı koridora yolladı, kapıyı kapattı.
– Vahide, ne oldu? Kızım?
– Anne, çok canım yanıyor. Kollarını sardı. Neden? Nermin niye yaptı bunu?
Lütfiye işin aslını öğrenip kızını bağrına bastı.
– Ben sana nasıl yardım edebilirim?
Vahide pencereden baktı, içini anlatamıyordu. Böyle bir acıyı hangi kelime karşılar ki? O, imkânsız.
– Anne, bana eşyalarımı toplamama yardım et. Bir süre anneannemde kalacağım, burada kalamam.
Nermin eve kar, kızarık yanaklarla döndü. Vahideyi valizle görünce;
– Aaa! Nereye böyle?
Vahide, ona bakmadan yürüdü, sessizce evi terk etti ve bir daha dönmedi. Lütfiye ise gözyaşları içinde Nermine bir tokat patlattı.
– Bunu bana nasıl yapabildin?
Nermin elini yanağında tuttu, Lütfiye de küçük Sultanı alıp odasına gitti. Salonun kristal avizesindeki süsler acıyla titreşerek çınladı.
Yanık ailesi uzun süre kin tutamazdı. Birkaç hafta sonra Lütfiye Nerminle konuşmaya başladı. Vahidenin Nermini affetmesi ise iki yıl sürdü. Belki yine affetmezdi, ama Lütfiye hastalanınca, kızlar yeniden kenetlendi, annelerinin başındaki hastalığı birlikte kovdular.
– Beni affet… Nermin elleri tir tir titreyerek ablasına bakamadan konuştu.
Hastanenin bahçesinde otururlarken.
– Eskiyi açmak istemem… Vahide kardeşine döndü.
Nermin anladı; belki affetmişti ama Vahide asla unutmayacaktı. Utana sıkıla ablasının bileğini tuttu, şaşırtıcı bir şekilde Vahidenin eli tepki vermedi. Yan yana, sessizce, saatlerce beklediler. Nihayet Fikret dışarı çıkıp ameliyatın bittiğini ve sadece beklemeleri gerektiğini söyledi.
Kızlar işleri bölüştü; Vahide haftada birkaç kez gelip annesine ve Sultana yardım ediyordu. O zaman anladı ki, en küçük kardeşleri fazlasıyla kaprisli ve söz dinlemez yetişmiş. Ona hiçbir şey sökmüyordu, ne anne ne abla… Kendi istediği gibi davranıyor, kimseyi dinlemiyordu.
Lütfiye iyileştiğinde herkesin yolu tekrar ayrıldı. Vahide başka bir şehre, babasının annesinin yanına gitti ve orada kaldı. Anneannesi Olcay Hanım, torunu yanındayken vefat etti, evini Vahideye miras bırakarak.
– Hayatını kendin kur kızım. Kendi kararlarından asla vazgeçme. En yakının bir gün çok uzak olabiliyor, çıkarı söz konusu olursa.
Vahide içinden gülümsedi. Bunları bilmez miydi? Ama anneannesine kalbinin içini açmadı.
Birkaç yıl geçti, Vahide evlendi. Kimseyi davet etmedi, zaten tören gibi bir şey de yapılmadı. Burakla gizli gizli nikahta imza attılar. Burakın kimsesi yoktu, Vahide de ailesini çağırmak istemedi.
Yuva huzurlu ve sakindi. Tek eksikleri çocuktu. Her ikisi de bir çocuk hayaliyle yaşıyor, ama olmuyordu. Doktorlar bir problem bulamıyordu.
– Demek ki sabredip bekleyeceğiz. Vahide, kararlıydı.
Yıllar geçse de bir değişiklik olmadı. Evlat edinmeyi bile düşündüler ama hayat kendi yolunu çizdi.
Ailesiyle iletişim seyrek kutlama mesajlarıyla devam etti. Birkaç kez Burakla Vahide, Lütfiye ve Fikreti ziyarete gitti, ama damat aileye bir türlü ısınamadı, Vahide de ailesinin evliliklerine müdahale çabalarını sertçe bitirdi.
– Ben seçtim, buna alışmanız gerek, anne.
– Vahide, ben bir şey diyemem. Senin hayatın, sen yaşarsın… Ama bu güzelliğin, bu aklın, bu okumanla, daha iyi biriydi hak ettiğin…
Ama Vahide gönlüne Buraktan başkası olmadığını anlatamazdı annesine. Onun yanında rahattı. Vahide o sıralar büyük bir şirkette baş muhasebecilik yapıyor, Burak ise şöförlük ediyordu, kimse kim aile reisi tartışması açmazdı. Hayatları düzgündü. Vahide hastalansa Burak ona çocuğu gibi bakardı, evde yardıma koşardı.
– Seninki iyi adam çıktı! derdi Nermin, bir yandan büyük oğlunun peşinden koşar, bir yandan kucağında kızı olurdu. Keşke bana da yardım eden bir eş denk gelseydi… Hep benim başımda işler. Adam da her yere laf yetiştiriyor.
Vahide ise bu şikayetleri çok ciddiye almazdı, çünkü kardeşinin gizliden memnun olduğunu bilirdi. Ancak Sultan için aynı şeyi söylemek imkansızdı.
Sultan öyle bir güzellikte büyüdü ki, abla ve ortanca kardeşinin yanında soluk kalırlardı.
– Sultanimiz tam bir prenses! Lütfiye kızına gururla bakardı. Sultan, ablası ve abisi masa kurarken salonda yayılıp onları izlerdi. Aile toplantılarına uyum sağlayamazdı; zoraki on dakika oturup gösterişli şekilde eve çıkar, üzgün anne babasına aldırmazdı bile.
Okulu bitirince Ben modellik yapacağım! deyip şaşkın ailesine kararını açıkladı. Ancak hayatın kolay olmadığını, emek gerektiğini anlayınca, hemen sıkıldı. İlk ciddi işadamıyla tanışınca, fazla düşünmeden adamın tuttuğu eve taşındı. Onun evli ve çocuklu olması Sultanın umurunda değildi. Anne Lütfiye kızını uyarınca, Sultanin cevabı netti:
– Karışmayın bana, yoksa sizi bir daha aramam! Ben, nasıl istersem öyle yaşarım.
Çok şey istedi, az buldu. Sevgilisini kendine bağlamak için hamile kaldı ama o adamla hayali kısa sürdü. Sultan kavga etti, tehdit etti, adamın eşinin de kapısını çaldı. O sakin kadın Sultana küçümseyerek baktı:
– Canım, sen onun ilk metresi değilsin, son da olmayacaksın. Ama ben eşiyim, beni asla bırakmaz.
– Buna nasıl bu kadar eminsin? Sultan inanamayarak baktı, o güçsüz görünen kadında bir özgüven vardı.
– Senin gibi nice genç kız kapıma geldi. Ama çocukları benim, seninki; doğurmak istiyorsan doğur, ama asla bir hakkın olmaz. Ben avukatım, anladın mı?
Bu konuşma Sultanın hayallerini yerle bir etti. Adam ona,
– Kendi sorununu kendin çözersin. Evi ve nafakayı vereceğim; ama bir daha görüşmemiz mümkün değil. Çocuğun senden başkasını ilgilendirmez. Kapıma gelirsen her şey biter.
Sultan sevgilisinin arkasından giden kapıya baka kaldı; nasıl kendisinin başına böyle bir şey geldiğine inanamadı. Oysa bugüne kadar ne isterse oluyordu. Şimdi ise…
Olayların içinde kaybolup, hamileliğin sonlarına kadar vakit kaybetti ve kızı Pelinsuyu doğurdu. Bebek doğar doğmaz, onunla ilgilenen Lütfiye oldu. Sultan dengesizdi; bir gün kızından ayrılmaz, kimseyi yaklaştırmaz, ertesi gün hiç haber vermeden günlerce ortadan kaybolurdu. Evin içinde nereye gideceğini şaşırdılar. Sultan dışarı çıktıkça Lütfiye oğluna Ne yapayım? diye sordu ama yardım alamadı.
– Bana yetiyor, bir de çocuk bakamam, baba! dedi Nermin.
Bunun üzerine Fikret Vahideyi çağırdı.
O hiç düşünmedi. Bir dakika bile tereddüt etmeden, işinden izin aldı, şehre geldi. Bir ayda evraklar hazırlandı, Vahide bir yaşındaki yeğenini yanına aldı. Pelinsunun gerçek annesini sadece Vahide, Burak, Lütfiye ve Nermin biliyordu. Vahide gerekli işlemleri tamamlarken Burak evi sattı, yeni inşaat halindeki evin işini iyice hızlandırdı.
– Burak! Her şey tam istediğim gibi olmuş! Vahide odadan odaya gezdi, şimdi yeni bir hayatları olacağını düşünerek içi umut doluydu.
Minik Pelinsu, evlerine neşe ve mutluluk getirdi. Dolu dolu dokuz yıl geçti.
Bu süre içinde Vahide ailesi ile çok görüşmezdi. Ne zaman bayramda bir araya gelseler, kendini sorgulanan biri gibi hissederdi. Sultanın kaybından bir türlü toparlanamayan Lütfiye ise çekilmez olmuştu.
– Sana emanet ettiler! Bakalım sen becerebilecek misin? Onu aldın, anneni de düşün, burada yaşasaydın ya!
Vahide annesinin eleştirilerine kulak asmamayı tercih ediyordu. Anlayabiliyordu; ne yazık ki, kendisine veya Nermine bir şey olsaydı bu kadar üzülmeyecekti annesi. Ama Sultan başka bir hikayeydi.
Buna rağmen, Lütfiye torunuyla barışıyordu.
– Böyle güzel bir kız büyüyor! gözyaşlarını silip Vahideye sertçe bakardı. Çok koruma, özgür bırak, çocuk mutlu olsun!
Vahide ise Burakın gözlerine bakıp, her zaman çıkmaya hazır olan cevabını içinde tutmasını rica etti, tartışma büyümeden bitti.
– Neden ki, Vahide? Herkesin payına düşeni söylemenin vakti gelmedi mi?
– Bilmiyorum Burak. Annem için üzülüyorum. Bastırdığı öfke de acısından…
– Ama neden hep sen alttan alıyorsun? Burak eşini sarılırken sorardı.
– Belki burada hâlâ olduğum içindir? Yoksa kim ilgilenecek ki annemle?
– Ya Polina’ya da böyle bir şeyler söylerse?
– Sanmıyorum. Sultanın çocuğuna zarar vermek istemez.
Vahide haklıydı. Kendi içinde biriktiği tüm acıyı büyük kızına kusan Lütfiye, söz konusu torunu olduğunda suskun kalıyordu. Polina’nın gerçekleri öğrenirse canının yanacağını iyi biliyordu.
Vahide bilgisayarını kapattı, esnedi. Vakit gece yarısını geçmiş! Soğuyan çayını bitirdi, pencereye yaklaştı. Keşke Burak yanında olsaydı. Bu seyahat hiç zamanında gelmemişti ama yarın dönecek. Belki büyük kutlamaya yetişemez ama akşam evde olacak. Acaba Polina’ya nasıl bir hediye getirecek? Sürpriz… Hatta eşine bile anlatmadı; sadece gülüp Görünce anlarsınız! dedi.
Vahide bir kez daha şanslı olduğunu düşünüp gülümsedi ve yatağa girdi.
– Anne! Benim doğum günümü kutlasana! Pelinsu yatakta zıplayıp uykulu annesini öptü. Ve seni de! Çünkü ben senin hediyenim!
– Teşekkür ederim! Vahide kızını sarıldı, gözlerinin içine baktı. Nice yaşlara, kuzum! Hep mutlu ol!
Pelinsu annesine sokulup boynuna sarıldı.
– Artık büyük oldum mu?
– Tabii! Koca on yaş! Ama biliyor musun?
– Neyi?
– Benim için hâlâ birazcık küçüksün! Vahide kıs kıs gülümsedi, Pelinsu da kahkaha attı.
– Küçük kalayım! Herkes küçüklere bayılır!
– Ayıp ama! Kim sevmiyor ki seni?
Vahide gıdıklamaya başlayınca Pelinsu çığlık çığlığa kaçmaya çalıştı.
– Peki, artık hediye zamanı! Vahide komodinden küçük bir kutu çıkardı. Dikkatli aç.
Pelinsu kutuyu hafifçe araladı.
– Anne… Vahideye baktı, gülümsedi. Bu mu yani?
– Evet, ta kendisi!
Pelinsu usulca içinden kristal yavru kedi figürünü çıkardı. Onu daha önce babaannesi Vahideye hediye etmişti.
– En büyük kızına, öyle demişti değil mi dedem?
– Aynen öyle.
– Teşekkürler! Hep istedim benim olsun diye! Figürün minik kulaklarını okşadı. Ama ben tek çocuğunum ki…
Vahide gülümsedi, Pelinsu annesinin yüzünü minnetle taradı.
– Gerçekten mi? fısıltısı zar zor duyuldu. Vahide onayladı, Pelinsu minik kediciği sımsıkı tutup sevinçle bağırdı. Yaşasın! Ben abla oluyorum! Anne peki kız mı, erkek mi?
– Henüz bilmiyoruz canım.
Vahide, odada zıplayıp duran kızını izledi ve içi tuhaf bir şekilde titredi. Bu haberi kaç yıl beklemişlerdi…
Pelinsu ansızın durdu; annesine döndü:
– Bana verebileceğin en güzel hediye buydu!
Vahide yatağından kalktı.
Pelinsu gene odada hopladı; Vahide de dolaptan büyük bir kutu çıkardı.
– Bu da senin.
Gösterişli bir elbise Pelinsunun çok hoşuna gitti. Aynada döne döne,
– Anne, herkes ne zaman gelecek? diye sordu.
Vahide saate bakıp,
– Vay başımıza! Geç kaldık, acele etmeliyiz kızım! dedi.
Neyse ki yetiştiler. Pelinsu bayramlıklarıyla ilk misafirleri karşıladı, gülücükleri annesini mutlu ediyordu.
– Sizde neler var neler? Lütfiye yorgunca koltuğa oturup kızına baktı.
– Her şey yolunda, anne. Pelinsu sene boyunca hep beş aldı. Müzikte de başarılı. Biriciğimiz…
– Bu şansı iyi değerlendir.
Vahide iç geçirdi. Annesiyle konuşmak gitgide zorlaşıyordu. Neyse ki mutfaktan Nermin geldi, konu değişti. Nermin çocuklarından, eşinden bahsetti; Vahide ise sıradan bir minnettarlıkla kardeşinin dertlenmelerini dinledi. Çocuklar başarılıydı. Zeynep beşlerle seneyi kapatmıştı, Veli ise mahallenin boks şampiyonu olmuştu.
Birdenbire Pelinsunun çığlığı salonda yankılandı, Vahide odaya koştu. Kızını elbisesi lekelere bulanmış, ağlarken buldu. Kolları yaralıydı. Vahide hemen çocuğunun ellerini tuttu.
– Nermin! Ecza dolabı buzdolabının üstünde! Hemen bant, gazlı bez!
Evde koşuşturma başladı. Zeynep ise köşede sessizce Pelinsuyu izliyordu.
– Pelinsu, ne oldu? Vahide şefkatle sordu.
– Hepsi yalan! O yalan söylüyor! Yalan! Yalan!
– Kim yalan söylüyor?
Yaralar derin değildi. Temizleyip sardılar, elbisesini değiştirdiler. Vahide Pelinsuyu odasına götürdü, kucağına oturttu.
– Anlatır mısın, ne oldu?
Pelinsu önce sessizdi, kafasını annesinin göğsüne yasladı, sonra annesinin gözlerini aradı…




