Sanatçı
Bu kedi tam bir baş belası, Zeynep! Ondan kurtulmak gerek! Tamara Hanım, iğrenirmiş gibi yüzünü buruşturdu, Zeynepin ayakları dibinde dönen tek kulaklı sarman kediyi süzdü.
Ne diyorsun sen, Tamer? Zeynep korkuyla nefes alarak karşılık verdi. O da bir can sonuçta!
Can mı? Evet, en iyi tanım! Ama Zeynep, sence de fazla şımarmıyor mu, ne dersin?
Kedi, misafirin sözlerini doğrular gibi tısladı, sırtını kamburlaştırıp yana yana temkinli adımlarla huzurunu bozan davetsiz misafire doğru yürüdü.
Bak işte! Tamara, kediyi işaret ederken, farkında olmadan geri çekildi. Demedim mi sana?
Zeynep telaşla kedisine seslendi:
Sanatçı, canım, yapma! Her şey yolunda!
Kedi, başını sahibine çevirdi, bakıştı ve birdenbire sakinleşip Zeynepin yanına döndü, hastalıklı yığına hafifçe dokunup oturdu, sanki yine de tetikteyim dermişçesine.
Haylaz! Tamara, korkak bir edayla kediden uzaklaşırken söylendi. Sen de buna acıyorsun!
Birinin ona acıması lazım, öyle değil mi? Zeynep derin bir iç çekti.
Sanatçı üç yıl önce Zeynepin evine adım attı. O zamanlar Zeynep için epey karanlık günlerdi. Eşini yeni kaybetmişti, tek oğlu da arkasından göçüp gitmiş, Zeynep yalnız kalmıştı; kız kardeşi ve iki üç dostundan başka kimsesi yoktu. Arkadaşı zaten pek olmamıştı.
Bir Tamara vardı. Kardeşi.
Tamer, ablaydı. İki kardeş arasında yaş farkı azdı ama aileleri büyütürken hep vurgulardı:
Tomar bizim büyük kızımız! Çok sorumluluk sahibi! Ne emanet etsek, zamanında ve doğru yapar! Zeynep ise Zeynep bizim meleğimiz! Ruhumuzun küçük tesellisi. Harika çocuk! Ama çok dalgın…
Kızlar tam anlamıyla şu düşünceyle büyüdü: Tamara zeki, güzel, adeta bir yıldız; Zeynep ise şapşal ama ailesinin gözdesi.
Seni niye övüyorlar, anlamıyorum! Tamara, Zeynep okuldaki iyi notlarını gösterdiğinde hep küs yüzle çıkışırdı. İyi not almak zaten olması gereken! Bunda övülecek ne var ki?
Ama ben senin kadar zeki değilim ki Tamer! Senin hepsi beş, benim az çok karışık sonuçlarım var…
Aynen! Ama yine de hep seni övüyorlar! Tamara içerlenirken, Zeynep gülümsememek için kendini zorlardı, ablasını daha da kızdırmak istemezdi.
Tamara okulu mükemmel bir şekilde bitirdi, üniversiteye yerleşti, adeta evden kopup gitti.
Nasıl gidiyor işler, Tamer? Zeynep merakla sorardı fırsatını bulunca, ablasının hayatına dair bir şeyler öğrenmek için.
Gidiyor! Keşke günler daha uzun olsa. Vakit yetmiyor!
Niye, derslere mi yetişemiyorsun? Zeynep endişeyle sorardı.
Ne dersi! Tamer burnunu kıvırırdı. Kendi hayatıma vakit bulamıyorum! Bu tempoyla kariyer yapmak çok zor, anca koşturup duruyorsun, adam gibi birisiyle tanışacak fırsat bile yok!
A, hiç düşünmemiştim bunu…
Sen zaten ne zaman düşündün ki, küçük hanım? Tamer gülerdi, Zeynepin kırıldığını umursamadan. Bunlar büyüklerin derdi. Senin yaşına gelince anlarsın!
Zeynep böyle konuşmalardan uzaklaşır, kırgınlığını içine atar, ablası mutlu olunca içten içe sevinirdi. Yıldız hep parlamalıydı oysa. Ona sadece bu ışıltıyı uzaktan izlemek düşerdi.
Üniversitenin bitiminde Tamara hâlâ yalnızdı. Erkekler onun sert karakterinden, acımasız dilinden çekiniyordu. Annelerinin Azıcık yumuşak ol, kızım, erkekler bundan hoşlanır nasihatleri de hiçbir işe yaramadı.
Anne, anlamıyorsun ki! Ben köşe bucak bir kenara çekilmem için mi annem beni büyüttü?! O Zeynepin işi, benlik bir şey değil bu!
Kızım, biz senden kendini bambaşka yapmanı istemiyoruz ki, sadece birazcık yumuşak olsan, hoş olur. Gençler bundan hoşlanır.
Ah anne, nereden bileceksin ki genç erkeklerin ne sevdiğini? Zaman değişti!
Olabilir… Belki haklısındır Tomar…
Beklenmedik bir olay oldu: Herkesin Zeynepe üniversite gerekmez, meslek öğrensin yeter dediği, ayaklarını yere basmasını isteyen, sıradan teknik lise mezunu, düz, naif Zeynep günün birinde nişanlısını eve getirdi.
Tanışın, bu da eşim olacak, Alp…
Alp, ailenin gözüne anında girdi. Yakışıklı, akıllı, başarılıydı. Televizyonda gazeteciliğe adım atmış, hızla isim yaptı. Ama en önemlisi Zeynepe deli gibi aşıktı; ne ailesi ne Tamara için Zeynepin esamesi okunmazken, onun ruhu başka türlü ışıldıyordu.
Zeynep zaten modaya ve dikime meraklıydı; kendine biçkiden pay düşürmek istedi ve bu yüzden terzi olmayı seçti.
Zeynep, ne bu meslek? Terzilik de neymiş? Tamara memnuniyetsizdi.
Tamer, ben senin gibi zeki değilim ki. Ama etrafta herkes güzel olsun isterim. Elbise dikmek, insanları sevindirmek hoşuma gidiyor.
Ne halt! Kafanda hep karışık işler var Zeynep!
Bilmiyorum Tamer, ama sana diktiğim elbise, bence tam istediğin gibi oldu!
Kime göre?
Sana! Bana! Herkese! Baksınlar sana Ah, ne güzel olmuş! desinler, fena mı?
Kimisi uzaya çıkmayı hayal eder, benim kardeşim elbise… Of, Zeynep!
Zeynep ablaya yaranamazdı. Ama Tamara kardeşinin diktiği elbiseleri zevkle giyerdi. Zeynep başkalarının modellerini taklit etmez, kendi tasarımlarını uykusuz gecelerde işleyip diker, sonra ablasının kendini aynada zevkle seyretmesine sessizce mutlu olurdu.
Zeynepin tasarımları öyle beğenilirdi ki Tamara Nereden aldın? diye soranlara hiç gerçeği söylemezdi.
Sır!
Yurt dışından mı? Diplomat akraban mı var?
Söylemem, sır! derdi ve içten içe kardeşiyle gurur duyardı.
Ama Zeynepin Alp ile evlenmesi Tamara için ağır darbe oldu.
Nasıl yani? Hiçbir zaman parlayan, üniversite okumamış, iddiasız ve sıradan Zeynep ondan evvel gelin mi olmuştu? Yok artık!
Düğünde Tamara buz gibi bir yüzle oturdu. Zeynep kendi diktiği elbisesiyle adeta ışıldıyordu ve ilk kez onu herkes fark etti.
Ay ne güzel kız! Damat desen pırlanta! Mutlu olsunlar!
Tamara hayatında ilk kez gerçek kıskançlığın nasıl bir şey olduğunu hissetti. Sert dişli hilal gibi içine saplandı ve orada kalmaya karar verdi.
Ablanın eşi yakışıklı mı? Süper! Senin hiç yok!
Anne-baba gözlerini Zeynepten ayıramıyor, Torun istesek keşke diye fısıldaşıyorlar. Senin ise çocukların bile olmayacak gibi. Ne acı!
Zeynep yıldızlaşmış, Tamerin ışığını almışçasına parlar olmuştu; Sana da bu yakışır! diye sinirden kuduruyordu. Kimi her şeye sahip, kimine ise kırıntı bile yok.
Düğün bitmeden Tamara usulca kalkıp eve gitti. Köşesine çekilince, yastığını ısırarak, kaderine küfretti.
Ama çocukluk odasının eşiğinde annesiyle karşılaşınca hemen toparlandı.
Kızım, iyi misin?
Çok iyiyim anne, merak etme!
Altı ay sonra Tamara biriyle evlendi. Adeta ilk çıkan talip. Eşi kendinden yaşça büyük, hafif kel, hafif kilolu ve epey akıllıydı. Adam bir bakışta Tamaranın ne istediğini çözdü.
Sana istediğini verebilirim. Ama bu karşılıklı bir anlaşma.
Şartlar?
Bana bir çocuk, belki iki çocuk doğuracaksın. Kariyerinle ilgileneceksin, ben destek olacağım. Bakıcı, hizmetçi, ne istersen. Sana garanti veriyorum: Asla metresim olmaz, sağlığın için üzülmene gerek yok. Tek şartım, bana mutlak sadakat. Başka birini asla affetmem. Bir de evde huzur, masa ve yatak işlerini aksatmayacaksın. İtiraz yok, stres yok. Anlaştık mı?
Tamara fazla düşünmeden:
Kabul!
Tuhaf olsa da, bu çıkar evliliği oldukça sağlam ve huzurlu çıktı. Zeynepin Alple olan aşk dolu, içten ailesinden farklı olarak, Tamaranın evinde güvenli bir düzen ve istikrar hakimdi. Anlaşmalar harfiyen uygulandı: Bir oğlan, ardından bir kız çocuğu doğdu; çocuklarını bakıcı ve Tamaranın hazırladığı mükemmel takvimle büyüttüler. Tamara çocuklara fazla zaman ayıramadı. Akademik kariyer, işler, sosyetik davetler derken, kendi dikişlerinin sırrını da asla açığa çıkarmadı.
Zeynep ise hiçbir yere acele etmedi. 90ların karmaşasında evde dikiş dikti. Müşterileri sürekli birbirine adres fısıldardı.
Ellerinden ne elbise çıkıyor! Yeni müşteri pek almıyor, sadık kitlesi var!
Bu kadar iyi mi?
İnanılmaz! Şu pembe elbisemi gördün mü? Zeynep yaptı!
İnanılır gibi değil! Tasarım gibi duruyor!
Yıllar geçtikçe Zeynepin müşterileri arasında zengin işadamlarının eşleri, milletvekilleri, hatta tiyatro sanatçıları yer aldı. Hiçbir zaman aynı kıyafetten iki tane dikmedi. Herkesin gardırobu özgündü çünkü yanlışlıkla aynı davette aynı tasarımla buluşmak Zeynep için büyük skandal anlamına gelirdi.
Zaman geçip her şey biraz düzene girdikten sonra Zeynep küçük bir atölye açtı ve hızla bir moda salonuna dönüştü. Burada yeni dostluklar kuruluyor, dedikodular yapılıyor; fakat isteyen sessizce girip çıkabiliyordu. Tamaranın bulduğu, tarihi bir konağın birinci katındaki küçük odalar atölyeye dönüştü. Tamara gerekli makineleri aldı, ablasına borç verip maddi kaygılarını ortadan kaldırdı.
Sonra hesaplaşırız! dedi.
Tamaranın, ablasının ayakları yere sağlam bassın diye gösterdiği çaba vicdanını biraz rahatlatıyordu. Zira, kıskanarak bakmıştı yıllarca Zeynepin yuvasına. Sanki kendi içindeki parıltının sönmesine neden olan da o kıskançlıktı. Güçlü, sağlıklı çocuklarına bakarken zamanında Zeynepin, yıllarca beklediği oğlu hasta doğmuştu.
Güneş gibi… Birinden duymuş, Tamara da bu lakabı yakıştırmış, Zeynepin oğlunu hep Güneşim diye sever olmuştu.
Canım! Güzelim benim! Güneşim! Bak sana ne oyuncaklar getirdim! Tamara, yeğenini öyle candan karşılar ki dünyayı önüne sermek isterdi, yeter ki yüzünde tebesüm eksilmesin.
Tamer, sen benim Kenanı kendi çocuklarından çok seviyorsun sanki! Zeynep, özel hiçbirine yanaşmayan oğlunun teyzesiyle sıkı sıkıya sarıldığını görünce tatlı tatlı söylenirdi. Çok bekledi seni bugün…
Bu kısmen doğru olsa da, Zeynep oğlunun sağlıklı olduğuna inanmayı ne kadar isterdi.
Her işini artık üstlenen Temar kız kardeşine bakıcı buldu, atölyesinin açılışında destek oldu.
Çalış mutlaka Zeynep! Sana lazım! Alp sürekli şehir dışında görevde, sen yalnız kalıyorsun. Evde hapis olma.
Olmaz, Tamer! Kenan var…
Kocaman atölyen var, bir köşeye çocuk odası kur, çalışanlar tut. Bakıcı işini ben hallederim. Sen organizasyonunu yap; Kenan hep yanında olur, rahat edersin!
Tamer, sensiz ne yapardım ben?
Kardeş ne için var ki! Bana ağlatma sakın, sabah bir saat makyaj yaptım bugün, önemli toplantım var!
Böyle yaşadılar…
Tamara, ablasının ve yeğeninin sağlığıyla ilgilendi, doktorlar aradı, yeni yollar buldu. Kenan sürekli hastaydı; kalbi ve iç organları zayıftı.
Tamer, anlamıyorum… Zeynep nadiren baş başa kalabildikleri zamanda gözyaşı dökerdi. Nerede hata yaptım da benim oğlum böyle oldu?
Hayır, canım! Senin suçun yok! Kader işte… Bu hayat böyle! Biz ikimiz sıkı duracağız. Kenanı tamamen sağlıklı yapamayacağımız belli, gerçekçi olalım. Ama huzurlu ve mutlu olur, bunu sağlayabiliriz. Başka ne lazım insana? Aile, sıcaklık, şefkat ve sevgi Biz yaparız!
Sanırım haklısın…
O zaman yapalım! Ağlamaya gerek yok! Bir nörolog buldum yine, ünlüymüş! Sıra kuyruk gibi ama olsun, Kenanı yazdırdım. Bakalım ne diyecek!
Tamer…
Sus bakalım! Şuraya bir çay koy da içeyim, yanına bir de sandviç, sabahtan beri açım!
Tamaranın eşi, yeğenine gösterdiği özeni anlayışla karşıladı.
Çocuk için yapılacak pek bir şey yok. Sen ister gökten yıldız iste, getirirsin. Bir ihtiyacınız olursa bana söyleyin, yardımcı olurum.
Basit görünebilir ama Tamara için bu sözlerin değeri büyüktü. Kocasına gerçekten alışmıştı artık; gençlikteki gibi gözü kararmış, kör bir aşk değil, olgun ve güvenli bir sevgi duymak başkaydı.
Çocuklar büyüdü, aileler yaş aldı; kardeşler arasında artık kıskançlık ya da dargınlık kalmamıştı.
Kimiyle dertleşir insan, kardeşinden başka?
Zeynep de zaman zaman Tamaraya yardım etti. Kız kardeşinin eşiyle ilgili bir sorunu olunca, Zeynep Alpin bağlantılarından faydalanmasını rica etti. Araştırma uzun ve zorlu oldu ama gerçeği ortaya çıkardılar. Tamara yine kısa ama öz şekilde teşekkür etti:
Senin ve Alpin ne yaptığını asla unutmayacağım! Sözüm olsun, yaşadığım sürece sana ve ailene hiçbir şey eksik olmayacak.
Tamara sözünü tuttu.
Alpin ağır hastalığı zamanında Zeynepin yanında oldu. Alp yavaş yavaş eriyip giderken, Zeynep gözyaşlarına boğulsa da, Tamara ona güç verdi:
Neden? Niçin? Daha yaşı gençti! diye haykırsa da, kardeşiyle omuz omuza durdu.
Ve Kenanın kalbinin sonsuza kadar durduğu o an, Tamara yine kardeşinin elini tuttu. Hastane çıkışında arabalarını unutup, sessizce el ele şehri baştan başa yürüdüler.
Sarı tişört ve kırmızı spor ayakkabılar…
Evet…
Birbirlerine anlatacak söz gerekmiyordu. Çocuklarını uğurlarken, onun seveceği gibi olsun istiyorlardı.
Oğlunun gidişiyle Zeynep büsbütün çöktü. İşlerinde neredeyse hiç rol almaz oldu, çoğunu çalışanlar yaptı. Defalarca Tamara atölyeye gittiğinde onu tablete bakarken, elleri kucağında bomboş, küçücük bir çizgi bile çizemeden buldu.
Zeynep…
Biraz dinleneyim, olur mu, Tamer?
Böyle gitmez! Tamara ağlamak üzereydi.
Her şey olur bana artık… Zeynep acı acı gülümsedi. Bitti… Her şey bitti…
O gün, atölyeye bir kedi geldi ve hayatları değişti.
Nereden çıktığı belli değildi; üstü başı kirli, kulağı yırtık, aç perişan bir sarman. Yoğun caddede pek kedi bulunmazdı. Kediyi kapıdan hemen kovdular.
Hadi canım, yallah buradan!
O da çaresiz, üst basamağa uzandı, patilerini ve başını kenardan sarkıttı, ölü taklidi yaptı. Zeynep o gün atölyeye geç geldiğinde, kediyi böyle buldu.
Ne bu kızlar? Şaşkınlıkla Sanatçının tiyatrosunu izledi.
Kedi işte Zeynep Hanım! Geldi yattı, kalkmıyor!
Diri mi bu? Zeynep ucuyla dokundu.
Kedi bir gözünü araladı, iç çekti, dilini sarkıttı tam bir insan gibi:
Ne ettiniz bana, baksana! Ölüyorum vallahi! Kedi bile sayılmam. Açım, bitkinim, adım bile yok. Haftalardır sürünüyorum burada
Zeynep uzun zaman sonra ilk kez gülümsedi:
Tiyatrocuya bak! Kızlar, şuna bakın, Stanislavski görse kıskanırdı! Neyse, hadi gel bakalım, sana hem yemek hem sevgi var!
Kediyi kucağına aldı, muayene etti:
Önce veterinere! O kulağını hiç beğenmedim.
Kedi hiç sesi çıkarmadı; uslu uslu arabaya bindi, klinikte de doktorlara sabırla izin verdi. Acı bir iğnede bir-iki homurdandıysa da, Zeynepin elinden ödül olan mamayı afiyetle yedi, gururla yeni sahibinin peşinden klinikten ayrıldı.
Hiç kedim olmamıştı bugüne kadar. Nasıl anlaşacağız bakalım, Sanatçı?
Kedi Sfenks gibi dururken, Zeynep yine gülümsedi:
Tamam! Anlaşırız. Bakalım, seni Tamer onaylayacak mı?
Tamara kediyi asla onaylamadı. Ama sadece sözde. Sanatçıyı sözde kovsa da, ablasının tekrar hayata bağlandığını, gözlerinde ışık olduğunu gördükçe seviniyordu. Zeynepin biri için çırpındığı, kendini unuttuğu günlerine döndüğünü izledikçe yüreği yumuşuyordu.
Zeynep, bu kedi sana garip garip bakıyor!
Baksın! Uzun zamandır kimse bana böyle bakmadı!
Nasıl?
Sevgiyle…
Bu kedi uyanık! Sana yalan söylüyor!
Söylesin, ne fark eder? Akşam ayaklarımı ısıtıyor, benimle film izliyor, inanır mısın, öyle dikkatli ekrana bakıyor ki sanki anlıyormuş gibi!
Kendin ettin; adını niye Şero, Pamuk koymadın? Kediye bak, Sanatçı!
Ona tam uygun, Zeynep gülerdi, Tamara da için için sevinirdi.
Zeynep yine gülüyordu! Tamer buna razıydı, kediye ne isterse affedecekti!
Ama tam anlamıyla Sanatçıyı kabul etmesi, Zeynepi neredeyse kaybettiği o gün oldu.
Bir Cumartesi, planlı olmaksızın, atölyeye uğradı. Belki Zeynep iş yetiştiriyordur diye düşündü. Kedinin gelmesinden itibaren Zeynep tekrar kendini işine adamıştı ve siparişler yağmur olup yağıyordu.
Atölyede ışık yanıyordu, Tamara anahtarıyla kapıyı açtı.
Zeynep, canım! Ben geldim!
Bir ateş topu gibi Sanatçı ayaklarına atıldı, Tamara bir çığlık attı, çünkü kedi bacağını tırmıklamış, çoraplarını yırtmıştı:
Sanatçı! Delirdin mi, ne yapıyorsun?!
Kedi tuhaf görünüyordu, gözlerinden bir alev fışkırıyordu.
Hay Allah, kuduz musun sen?
Kumaş masasından uzun bir cetvel kaptı, kediye vuracak gibiyken Sanatçı acılı bir miyav çıkardı, kitaplığı işaret edip eski çocuk odasına koşturdu.
Orada ne var? Kendi kendine fısıldadı. Zeynep nerede?!
Kapıyı açınca Zeynepin yerde oğlunun fotoğrafına sarılmış yattığını gördü.
Zeynep!
112, hastane, günlerce yoğun bakım…
Koridorda yapayalnız volta atan Tamara, bir daha asla kaybetmek istemediği kardeşi için dua etti:
Ne olur alma, bırak yaşasın!
Sonradan öğrendi ki, Sanatçı da kapalı odada kilitli geçirdiği saatlerde tuhaf sesler çıkarmış, atölyeyi çınlatmış, yalnızca Zeynepin duyması gereken o garip çağırı ile… Zeynepin kendine geldiği anda ise Sanatçı köşeye kıvrılıp sessizce dinlenmiş.
Üç hafta sonra Zeynep taburcu edildi.
Tamer, önce atölyeye!
Zeynep, niye? Ben kediyi sana getiririm!
Olmaz! Gözümle görmem lazım!
Zeynep zorlanarak basamakları çıktı. Çalışanlar Zeynepin gelişini görünce gülüştüler; sarman bir alev gibi kedi hemen koştu, sahibinin bacaklarına dolandı, öyle yüksek sesle mırıldandı ki Tamara dayanamayıp,
Of, Sanatçı! dedi.
Zeynep kediyi kaldırıp kucağına aldı, yırtık kulağını okşadı, itiraf etti:
Beni çağırdı, Tamer. Onu duydum… Önce onu, sonra seni. O kritik anda da…
Yani neredeyse?
Tarif edemem. Bir yanda Alpin, sonra Kenanın sesi, ama en çok kedinin sesi… Derken sen geldin…
Garip… Tamara ne diyeceğini bilemedi.
Ama Sanatçı biliyor gibiydi. Sahibini çenesiyle dürttü, Tamaraya da bakıp mırıldanarak Zeynepin kucağında keyifle yuvarlandı.
Sanırım biraz önce onay aldım, Tamara hafifçe gülümsedi. Neyde bilmiyorum ama, kabul edildim!
Sanatçı gözünü kırptı, yeşil bir pırıltı fırlattı, mırıltısını yükseltti. Hüzünleri kovdu, huzur vaadini fısıldadı. Zeynep de tekrar gülümsedi, kardeşinin içini ısıttı.
İnsana ne lazım ki aslında? Yakınlarının varlığı ve kalbinde huzur…
Bu kadar az… Bu kadar çok…




