Yarım Kalmış Kitap
Hadi ben çıktım, Elif! Beni uğurlama. Geç geleceğim! Yarın için gömleğimi ve mavi pantolonumu hazırla, unutma! Kuru temizlemeden de alınması lazım! diye bağırdı Selim, hızlıca trençkotu üzerine geçirdi, aynada kendini süzdü, şapkasını kaptığı gibi kapıyı sertçe çarpıp çıktı.
Kapı o kadar şiddetli çarptı ki, açık pencerenin camları zangırdadı.
“Çekiştiriyor,” diye düşündü Elif Hanım, suyu kapattı, ellerini önlüğüne sildi ve mutfaktan başını uzattı. Her şey her zamanki gibiydi: Güneşle dolup taşan koridor, sonu antreye çıkan dar yol, duvarda çerçevedeki fotoğraflar, mavi çizgili sevimli duvar kâğıtları; Elifin kabanı askıda. Ve…
Elif Hanımın kaşları çatıldı.
Paketi! Selim paketini unuttu, halbuki içinde poğaçalar var! Elif bugün sabahın köründe kalkıp hazırlamıştı o poğaçaları, yumurtalı ve soğanlı, Selimin en sevdiği gibi. Özellikle bugünkü şantiye gezisi için. Orada adam akıllı yemek yiyemiyor, hem de ev yemeği gibisi var mı?
Hemen önlüğünü çıkarıp saçlarını düzelten Elif, üstünde sade ev elbisesi, kısa balon kollu, etek ucunda kahve lekesiyle, poğaça paketini göğsüne bastırıp bebek gibi sarılarak evden fırladı. Neyse ki anahtarını almayı akıl etti, yoksa kapının önünde kalacaktı… Merdivenlerden koşarak indi, parmaklıkları tutarak hızla serptiği merdivenler sarmal şekilde dördüncü kattan, üçüncüye, ikinciye indi…
Normalde birçok ev hanımı gibi Elif de kocasına pencereden seslenebilirdi, sokağa çıkana kadar bekleyip ama yok, öyle bağırmak ona yakışmazdı. Kendi elinden teslim edecek paketi, vedalaşacak, yanağını uzatacak, Selim dudaklarını kavuşturup başını sallayacak: Hadi gidiyorum, der gibi…
Koşmaktan nefesi kesilen Elif, avluya fırladı, kapıyı öyle hızla açtı ki yaşına, kırk dokuz yaşına rağmen, eski gençliğindeki gibi hâlâ koşturabiliyor oluşuna şaşırdı.
Gözleriyle hızla tanıdık silueti taradı: Gri trençkot ve açık renk şapka.
Selim uzun trençkotları, düğmeleri açık, rüzgârda uçuşan tarzları sevdi. Şapkaları da. Dört mevsime uygun farklı şapkaları vardı. Elif tüm şapkalarını titizlikle temizler, bakımlarını yapar, yenilerini alırdı. Ona iyi bakardı.
Şapka dediğin budur, stil sahibi olmak gerek! derdi Selim, oğlu Emre, dedesinin adını taşıyan oğulları, babasıyla dalga geçtiğinde. Gençler anlamaz, hepsi naylon, hepsi yapay!
Nerede bu Selim?
Bak, işte, sokağa çıkmak üzere, güneşli ve kalabalık Caddeye karışacak. Eğer Elif acele etmezse, eşi otobüse binip gidecek, bir daha asla…
Elif hızla asfalta koştu, güneşlenen yaşlı komşu teyzeleri selamlayarak geçti. Komşular şal örerken, örgü kazaklarla oturuyordu, Elifin koşuşunu gözleriyle takip ettiler, mutlu bir evliliği olduğu için ona sevgiyle baktılar.
Ne oldu, kızım? diye bağırdı Komşu Hacer, Elifin naif sırtını gözetlerken.
Öğle yemeği! Selim unuttu, burada poğaçalar var! diye seslendi Elif arkasına dönerek.
Hacer teyze onaylayarak başını salladı, gülümsedi: Poğaça iyidir, sevgi daha da iyidir, harikadır!
Elif ise sokağa fırladı, bağırmak istedi ama Olduğu yerde dondu kaldı. Eşi Selime bakakaldı, omuzları düştü, içi kapkara oldu sanki; güneş söndü, nefesi daraldı. Baş dönmesiyle yağmur oluğu borusuna tutundu.
Selim durağın yanında, yanında genç, göğüsleri kabarık bir kadın. Kadın kıkırdıyor, omuzlarını oynatıyor; Selim onunla birlikte gülüyor, ona tepeden bakıyor. Sonra kadın bir anda Selimi itti, küçümsercesine baktı, Selim korkuyla, sadakatle ellerini kadının ellerine kapadı, öpmek istedi. Kadın kolunu çekti, sanki tokat atar gibi, Selim dimdik durdu, kızdı herhâlde, diye düşündü Elif. Sonra yine zayıfça eğildi, kadının sırtını okşadı, cebinden şeker çıkardı, uzattı. Kadın, “Hadi bakalım,” dercesine ağzını açtı gülerek.
Elifin midesi bulandı. Allahım! Selim ciddi, olgun, neredeyse yaşlı bir adamken samimiyetsizce bir genç kadının peşinde, resmen rezil olmuş!
Kadının üzerinde beyaz puantiyeli mavi, zarif bir yazlık elbise vardı, elbisesine uygun mavi kurdeleyle yapılmış, düzgün bir saç, ayağında sandaletler.
Elifin gözü kadının üzerinde takılı kaldı, elindeki paketi, o aptal poğaçaları ve tüm hayatını ne yapacağını bilemedi
Otobüs yanaştı durağa, kalabalık bindi, Selim de “puantiyeli eşine” yardım etti, bindi, kapılar kapandı.
Otobüs hareket edince, Elif sanki Selimin ona baktığını sandı. Ev elbisesi, ezilmiş terlikleri ve elindeki poğaça torbası utanç verdi bir anda.
Elif Hanım hızla döndü, tekrar avludan geçti, sandalyelerde güneşlenen komşularının arasından geçti, çiçek tarhının yanında neredeyse Hacer Teyzeye çarpıyordu.
Ne oldu o kaplara, Elif? Yetişemedin mi? dedi Hacer, ağzındaki sigarayı çıkarıp Elifin poğaçalı torbasına bakarak. Aslında Elifin eşine olan aşırı düşkünlüğünü hiç tasvip etmezdi, ona nazikçe kap anlamında kaplar diyordu.
Yetişemedim, dedi dalgın bir şekilde Elif.
Yazık, ziyan olur şimdi yiyecek, diye onayladı Hacer Teyze. Oğlanı yollarım, bugün evdesin değil mi?
Elif Hanım, belirsizce başını salladı.
Güzel, o zaman. Gelsin yer. Bizde poğaça yok, ben uğraşamam hamurla. Hadi bekle.
Hacer teyze birden canlandı, kollarını sallayarak yeni gelmiş traktöre koştu.
Bir dur! Yavaş ol, azıcık! Çiçeklerimi ezme fıskiyenle! Şu petunyaları yine mahvedeceksin! diye bağırdı şoföre. Ama Elifin kulağı hiç kimsede değildi.
Yavaş yavaş apartman girişine yürüdü, serin boşluğa sığındı. Mermer merdivenlerde ayak sesleri yankılandı, bir hıçkırık kapı gıcırtısına karışıp evin içinde kayboldu.
Hepsi bu. Hepsi bitmişti. Aile bitti, sıcak yuva bitti, güven bitti, insanlara, kocaya, her şeye olan inanç bitti. “İnsanlar” lafı bile fazla geniş Ama koca O bambaşka, bir zamanlar ailesinin, annesinin, babasının teslim ettiği, kıymetli bildiği, gözünün içine baktığı adam. Şimdi ne olacak?
Elif Hanım kapı girişinde sandalye üstüne çirkince oturdu, elinden poğaçalardan birkaçı düştü. Kedi Pamuk, usulca bacaklarına süründü, miyavlayarak yemek istedi. Ama Elif hiçbir şey hissetmiyordu, görmüyordu. Hâlâ su borusunun yanında o mavi puantiyeli elbiseyi, yeni kadını ve Selimi izliyordu. Gözlerinden yaşlar sessiz, ağır ağır dökülüyor, ilk defa kendine acımanın tuhaf bir tatlılığı vardı; dik durmak, sürekli gülmek zorunda olmadan, öylesine oturup acısını yaşamak
Ne kadar öyle oturdu, kim bilir, derken birdenbire kapı gıcırdadı, Pamuk pırr diye dışarı kaçtı, ürkek ve yumuşak.
Kapı aralandı, başını içeri Hacer Teyzenin kocası İlyas Bey uzattı. Geniş burnu, çiçekli yanakları, dolgun dudakları, kıvırcık yağlı saçları, kocaman kırmızı boynu Her şeyiyle bu apartmana fazla sıradandı, pek buranın kültür seviyesine yakışmazdı, ama yine de bizden sayılırdı; kim ne derse desin adam gibi adamdı, biraz garip olsa da.
Ressam ama Elifçim, ressam, derdi Selim. Hem de yetenekli, galeri müdürü! Sanatçılar hep böyle değişik olur; öyle olmasalar sıradan biri olurlardı…
Elif Hanım elini sildi, yukarıdan bakınca ressamın kocaman mavi gözlerini gördü, bir an düşündü, keşke papaz olsaydı, dedim içimden, tipine bak hele.
İlyas Bey? Siz misiniz? dedi şaşkınlıkla.
Bana benzemiyor muyum! dedi safça, üzerini süzerek. Benim be Elif, benim. Hacer dedi, sende fazla poğaça kalmış. Bizim mutfak tadilatta, Hacer mutfağı değiştiriyor diye içini çekti. Aç kaldım, yemekhanelerde yemek veriyor, bıktım
Birden çocuk gibi burnunu çekti, dev gövdesi güneşli girişteki sarı ışıkta iyice büyüdü.
Dur, hemen ayakkabılarımı çıkarayım, birden telaşlandı. Islattım çünkü! Çorabı da çıkarırım, evet, dedi, Elif başını eğdi, baktı ayaklarına. Sıradan çoraplar, mahalledeki tuhafiyeden alınmış, bilek lastiğinde çizgi Sadece büyük parmağında bir delik vardı.
Elif, ayakkabıları farkında olmadan balkona taşıdı.
Onları yerine koy! diye çıkıştı İlyas, Elif olduğu yerde kaldı.
Islak öyle bırakılır mı, hasta olursun, dedi kadıncağız sessizce.
Benim vücudum, benim kararım! Hadi bırak orada, dedi İlyas, başını eğip muzipçe sırıttı.
Elif Hanım tutturmadı, misafir ıslak ayakkabıyla kalır mı! Güneş gören köşe tam onlara uygundu, kediyi uzaklaştırdı, iç çekti. O sırada İlyas mutfağa daldı, kapakları açtı, bir şeyler arındirdi…
Elif! Hanım! Bir çay yap, ne olur! Mis kokulu yeni demlenmiş çay olsun, limonlu! Yap da kurtulayım, dedi, dev ayaklarını kapıya sarkıttı, kadıncağız zar zor geçti.
Tamam, hemen yaparım şimdi diye mırıldandı Elif, ocağın altını açtı, çaydanlığı koydu. Akıl gibi içi buz, acı bir soğuk.
Selim Selim, kocası Nasıl böyle bir şey yapar? İki adım ötede başkasıyla güle oynaya…
Elif içten içe yandı, acaba Selimin meselesi ne kadar alengirlidir diye dehşetle düşündü.
“Yok yok, yanlış anladın! Rastlamıştır, ne olacak, olabiliyor böyle! Belki iş arkadaşıdır, diye annesinin sesiyle kendini telkin etti. Eve gelince belli etme, iyilikle yaklaş, bak gör bak, dönüp dolaşıp sana koşacak!”
İlyas ise birden kaşlarını çatıp,
Ne o, bana bayat çay mı vereceksin? Taze demler misafire, dök bu demlikteki çayı, dedi. Parlak çiçekli eski çaydanlığı tuttu, kapağını açtı burnunu dayadı, ekşi suratıyla, Olmaz, bunu hemen dök, dedi.
Daha sabah demlemiştim oysa, dedi Elif, üzüldü ama boyun eğdi.
Çay demlemek kolay, ama Selim meselesi Onu ne yapacak şimdi?
Çaydanlık kaynadı, sıcak su taze porselen demliğe aktı, mutfağa o ünlü fil damgalı çayın kokusu yayıldı.
Heh, oldu işte bu! Yalnız, Elifciğim, bana o işlemeli, altın çizgili fincandan getir, onları çok severim, annen de o fincanda ikram ederdi. Çekinme, getir, misafir hakkıdır! dedi İlyas, gözlerini kısıp gülümsedi.
Selim yeni takım aldı, Astrakhandan getirdi, çok güzel, sen de seversin, dedi Elif Hanım.
Ben o eski, işlemeli fincanı istiyorum! Onu isterim, annenle her zaman öyle içerdik. Poğaçaları da getir. Selim yemediyse ben yerim! Güzel tabakta getir. Yoksa, bu ufak çatlaklı olanla olmaz. Fincandan içerken çorabımı da dik. Galiba Hacerin de eli meşgul, ona bıraktım ama uğraşmıyor, mobilya takıntısı var. Ama bak, parmağım acıyor, bak, acıyor, diye ayağını gösterdi.
Elif Hanım, yıllardır öğretmenlik yapmış, meslekten çekilmiş, evini temizliğe, eşine adamış, entelektüel bir kadındı, İlyasın çoraplarına bakarken içine bir öfke doğdu ama istemsiz bir şekilde çorabı aldı, dikiş iğnesini aradı.
İlyas bir anda yumruğunu masaya vurdu, oturuşunu değiştirdi, bir anda kocaman bir dağ gibi kapladı ortalığı.
Hiç mi kendine saygın yok Elif Hanım? Sana burada misafirim diye emir veriyorum, sen hemen yapıveriyorsun! Hacer bana söylemişti de, inanmamıştım! Ben seni böyle hatırlamıyor, Elif! Kraliçe gibi zariftin eskiden! Bahçede yürürken serçeler bile kenarda durup sana bakardı. Şimdi ise Her şey; poğaça, çorap! Vah vah
Kollarını iki yana açarak konuştu, gözlerini döndürdü, Elif biraz korktu. Masada ince porselen çaylar hafifçe yankılandı, poğaçalar tabağın üzerinde devrildi.
Niye geldin şimdi? Niçin bunları anlatıyorsun? Hiç istemiyorum! Selim Durağın orada, başkasının yanında! Ben her şeyi gördüm, poğaçaları yetiştireyim dedim, bir de Bitti artık, bitti! Elifin gözlerinden patır patır yaş döküldü, masaya damladı.
Sonra bir an her şey susmuş gibi oldu. Dalgalanan perde, duvardaki saat, hatta sokakta bile mezar gibi sessizlik oluştu.
İlyas ağır ağır konuştu:
İşte bu yüzden Selim başkasını buldu. Sen eskiden cazibendin, gururla yürürdün. Hatırlarım, o zamanlar içimi bir heyecan kaplardı. Galiba Elifin başka bir ağırlığı vardı. Ama şimdi Eline torbanı aldın, Veli gibi arkasından koşuyorsun! “Selimciğim, şapkanı al! Selimciğim, yemek kabını unutma! Selimciğim, markete gitme, ben gelirim!” Elifi taklit etti.
Elif önce alınsa da sonra gülümsedi. Çok güzel taklit etmişti Evet, hep böyle derdi.
Kuluçka tavuğu oldum, öyle mi? Evet. Cevap verme İlyas Bey. Ama bilmiyorsun ki ben böyle olmaktan mutluyum, bakım yapmayı seviyorum, ilgilenmek bana iyi geliyor. dedi Elif.
Ama işte erkekliğin kökünü kurutursun böyle. Erkek dediğin avcıdır, azıcık mağrurluk, macera ister. Tabii sıcak çorap iyidir de, fazlası boğar insanı. Oğlunuz Emre de gitti ya, tüm anaçlığını kocana döktün, o da nefes alamayınca başkası kucak açtı kadına. Anladın mı şimdi?
Elif anlamadı; anlamak istemedi. Tüm ömrünü ailesine adamıştı ve sonunda kendini kaybetmişti.
On yıl önce okuldan ayrılmıştı, Selimi sabah uğurlamak rahat olmuştu, ne sınav, ne toplantı kaldı, ev düzeni ve aile huzuru önemliydi. Fakat özel ders alan öğrencileri de bırakmak zorunda kaldı. O sırada Selim hastalandı, evde zaman geçirmeye başladı, öğrenciler engeldi ona: gürültü, hastalık Elif hepsini bırakıp Selime odaklandı.
Ev temizliğinde müzik açmayı bıraktı, resim yapmayı unuttu. Selim, “Balık yağı kokusuna dayanamıyorum,” deyince, boyaları çöpe attı, tuvalleri kaldırdı.
Sonra ne oldu? Sonra sen, Elif Hanım, tamamen ev kadınına dönüştün! dedi Elif, kendi yansımasına bakıp alay etti.
Manikür mü? Aman ne zaman yapacaktı ki, çorba kaynat, köfteleri kızart! Yeni elbise mi? Nereye giyecek; Selim yorgun işten gelince evden çıkılmıyor ki
Topuklu ayakkabı mı? Selim bir gün, “O ayakkabılarla bacak damarları patlar,” deyince, hemen dolaba kaldırdı.
Arkadaşları ara sıra arardı, kısa tutar, hızlıca kapanırlardı. Oğlu ayda bir uğrar, yemek yer, poşet kap kapları alır ve giderdi, aramaz bile.
Hepsi bu Her şeye son.
Ne oldu, niye içine kapandın Elif! Toparlan, daha gençsin! Güzelsin, bak, diril yeniden! Gül, diril, karanfilimiz, çiçeğimizsin sen! Yoksa Selim böyle başkasıyla gider otobüslerde! diye uyardı İlyas. Poğaçaların harika! Off Nerede o eski yıllarım Ben olsam sana çoktan ilan-ı aşk ederdim!
Ve çıktı gitti. Elif ise kaldı
Selim gece geç geldi, kafası dumanlı, suratı düşmüş. Üzerinden parfüm ve şarap kokusu geliyordu.
Toplantı uzadı, dedi, elindeki çantayı Elife uzattı, belini tutarak. Bir çay koy, patates haşla, votkayla yiyeceğim, yanımda gelsene, diye söylendi.
Elif Hanım çantayı almadı, “Biraz çekil,” dedi; çünkü o da valizini yerleştirecekti.
Hayırdır, nereye gidiyorsun? Ne oluyor burada? dedi Selim, karşısındaki Elifin, saçları topuz, kulağında küpeler, açık renkli yeni elbisesi, sandaletleriyle karşısında dikildiğini görünce şaşkınlıkla.
İş seyahatime çıkıyorum. Sen burada kendi başına idare edeceksin İster votkalı ister susuz, ama bana gerek yok, dedi Elif.
Patates? Gömleğim ütülenecekti? dedi Selim.
Elif bir an düşünüp içeri gitmek istedi ama vazgeçip elini salladı.
Artık kendin hallet. Ya da o gelsin. Hiç fark etmez, Selim. Sen mutlusun ya, birlikte olun. Güle güle Selim. Benim artık gitmem lazım.
Elif evden çıkıp valizinin sapıyla biraz zorlanarak merdivenlerden hızlıca indi. Tekrar tekrar valizi çekiştirdi, bahçede topuklu ayakkabılarıyla kayboldu. Taksi sesiyle sokakta sessizlik hâkim oldu.
Selim merdiven boşluğunda eğildi, arkasından bir şeyler bağırmak istedi, ama aniden sırtı bir ağrı ile sarsıldı, gözleri karardı, yaşlar aktı.
E-lii-if! diye yalnızca inleyebildi.
Neredesin, Elif?.. Şimdi o ağrıyan sırtımı ovardın, merhem sürerdin, bana sarılırdın, huzur verirdin
Ayşen? Sen misin? dedi, telefonda Selim. Evet, benim Biliyorum, bu saatte aranmıyor ama Sırtım çok ağrıyor, yardım et Mutfağa bile gidemiyorum, ne olur Biz yabancı değiliz ki Ne?… dedi.
Telefondan yalnızca, “Acil servis başka numaradan çağrılıyor,” sesleri geldi, ardından meşgule düştü. Ayşen gelmeyecek, ne ovacak ne ütüleyecek ne de sarılacak. O çok gururlu ve bağımsız. O Elif değil, hiç Elif gibi değil. Korkunç
Zar zor mutfağa gitti. Tabağın üstünde soğumuş poğaçaları gördü, inledi. Bu bir kabus değil, düpedüz bir felaket Ve bütün bunları kendi elleriyle yaptı!
Elif Hanım ertesi gün doktor ve bir demet çiçekle eve döndü. Kendi kendine bir buket gül almış, kristal vazoya koyuyor. Üzerinden parfüm ve az miktar sigara kokusu geliyor. Evet, Elif bazen sigara içer, çok stresliyse
Bir dakika, doktor bey, hemen yapmayın iğneyi! dedi Elif.
Selim inledi, rahatlamayı bekliyor.
Ne oldu, neden? dedi doktor.
Bir dakika Selim, ona ne vaat ettin? Böyle kadınlar kolay rastlanmaz, sen ona göre yaşlısın, diye sordu Elif soğuk terler içinde yatan kocasına eğilerek.
Genç değilim! En verimli çağımda
Emekliliği, dedi araya doktor. Ne vaat ettin? Anlat yoksa gidiyorum!
Kadro, unvan Ama alamayacak. Yanılmışım Elif, fena yanılmışım! En çok seni istiyorum! Affet beni! Affet! O hiçbir şey alamayacak
Alacak. Erkek adam verdiği sözü tutar. O hem pozisyonu, hem unvanı alacak, aşağılanmış hissetmesin. Sen ise Selim, işinden ayrılıyorsun. Nereye gidersen git. Ha, haftaya işe başlıyorum. Ütü rafta, gömlekler de yıkamada. İstemezsen boşanalım. Anladın mı?
Selim homurdandı, gözlerini devirip terini sildi, başını salladı. Bel fıtığı ağrısından başka bir şey düşünemezdi, Elif alay ediyor, doktor ona destek, İlyas kapıda, az sonra Hacer de gelirse rezillik büyüyecek!
Tamam, anladım. Yapın artık şu iğneyi! dedi, inleyerek.
Elif Hanım onayladı. Doktor iğneyi yaptı.
Ayşen çok mutluydu. Aslında mutludan fazlası; adeta uçuyordu. Dizüstü yazdığı tezle doçentlik de aldı, iyi bir kadro da Hem de hepsi o saf yaşlı Selim sayesinde.
Ayşen artık Selimi takmaz olmuştu, selamlarıma cevap vermez olmuştu. Neden? Onun karısı açıkça belli etti ki pozisyonunu geri alabilir, kapı dışarı edebilir! Artık Ayşen kendine yeni birini bulacak.
Selim işten ayrıldı. Herkes şaşırdı, durup dururken o kadar iyi bir mevkiden niye gitti? Kimseye açıklama yapmadı. Sadece bir keresinde “Söz verdim,” dedi.
Veda gecesinde eşiyle takı dansı yaptı, ona öyle bir bakışla baktı ki Ayşene asla bakmamıştı. Neden? Bu Elifte ne var?
Her şey onda var. O, Selimin nefes aldığı hava… Ama hava olduğu sürece kıymeti bilinmiyor. Hava gidince, Selim ne kaybettiğini anladı. Bu bel ve sırt ağrısı değil, Elif hâlâ o yarım kalmış kitap gibi karmaşık, tatlı ve çekici Hiçbir zaman son sayfalarını okuyamayacak. Allahtan hep böyle sürsün!
Ayşen ise o kitabı okumaya daha hazır değildi, ya da hiç olmayacak belki. Yaşam gösterecekElif pencereyi araladı; bahar serinliğiyle içeri dolan ışık, yüzünü aydınlattı. Bir zamanlar karşı apartmandaki leylaklara bakarken içinden geçen huzuru şimdi kendi yüreğinde bulmuştu. Kristal vazodaki güller hâlâ canlıydı. Elif, demli çayını yudumlayıp pencereden uzaktaki istasyona baktı; tren, ince bir düdük sesiydi sadecegideni taşıyan, kalanı olduğu yerde bırakırken yeni yollar işaret eden.
Mutfakta Pamukun mırıltıları yankılandı. Elif, masaya bıraktığı not defterini aldı, sayfaları çevirdi; yarım kalmış eski hikâyelerin yanında yepyeni sayfalar açılmıştı. Titrek parmaklarıyla ilk cümleyi yazmaya başladı; Bir gün, kendini yeniden bulan bir kadının hikâyesi diye.
Kapı aralandı. Hacer Teyze mahcup, elinde bir demet fesleğenle içeri süzüldü. İlyas, başını eğip çoraplarından utanmadan gülümsedi. Hep birlikte çayın buğusunda, evde yeni bir gülüş yankılandı. Koca şehirde değişen tek şey belki Elifin içindeki sözcüklerdi, belki de usulca sönmeye yüz tutmuş umudun yeniden ateş bulması.
Artık hayatı, eski bir kitabın sonunu beklemeden, kendi kelimeleriyle yazmaya karar verdi. Ve bu sefer, hiçbir sayfa yarım kalmayacaktı.




