SON KUŞKUNUN IŞIĞI

SON IŞIK

Terapinin başhemşiresi olan Feraye Hanım, hastanede herkesin ilgisini çekerdi: Erkekler ona merak dolu bakışlar atar, kadınlar ise kıskançlıklarını saklayamazdı. Uzun ve siyah gözlü Feraye’ye beyaz önlük çok yakışıyordu. Saçlarını arkada topuz yapar, kolalı başlığı başında durdukça daha da heybetli görünürdü. Belki topuklarının astarının kalınlığı, belki de yumuşak adımlarının etkisiyle, hastanede ayakkabılarının sesi asla rahatsız etmezdi kimseyi. Yaşı sorulsa kırk beş derlerdi, ama hastanede kimse kaç yaşında olduğunu tam bilemezdi. Feraye Hanımın otoritesinden hem personel hem de hastalar çekinirdi.

Hastalar arasında ve birlikte çalıştığı erkekler, Feraye Hanım’a kur yapmak istemiş, onu dışarı davet etmiş, çikolata ya da çiçek vermeye kalkmışlardı. Ama onun sert ve kararlı bakışlarına denk gelince hemen sus pus olup yerlerinden kımıldayamazlardı. Onun hakkında türlü dedikodu dolaşırdı ortalıkta: Büyük bir aşk yaşamış, kocası ya Doğuda bir operasyonda ölmüş, ya da denizde kaybolmuş derlerdi. Bir de çocuğunu kaybettiği rivayet edilirdi… Ama kimse ne kadarı doğru, ne kadarı dedikodu, bilemezdi.

Tek bilinen, Feraye Hanım’ın yalnız yaşadığıydı. Kimseyi çok yakınına almaz, arkadaşlık etmezdi. Ne kaba, ne de sinsi denilebilirdi ona. Oysa bir zamanlar gençlik aşkı olan, sınıf arkadaşı, yakışıklı Kaana delicesine sevdalanmıştı. Kaanın kadınların ilgisine alışkın tavırları, Ferayenin sadık ve fedakar aşkından sıkılmıştı. Sonunda Kaan onu bırakıp başka birini seçmişti.

O günden sonra Feraye kimseyi kalbine almamıştı. Belki Kaanı hâlâ seviyor, belki de tekrar ihanete uğramaktan korkuyordu.

Feraye, hemşire masasının önünde durdu.

Ayşegül, bana beşinci odadaki Şener Beyin dosyasını verir misin? Yarın taburcu edeceğim için raporunu hazırlayacağım. Dosyayı sinesine bastırıp odasına geçti.

“Adam iyi oldu. Artık tamamen iyileşmesi, kendi iradesine ve bedeninin gücüne bağlı. Yeniden görüşür müyüz, göreceğiz,” diye düşündü Feraye, bilgisayardan tetkikleri, yapılan işlemleri ve sonuçları sıralayan standart tabloyu doldururken.

Vardiyanın bitmesine yarım saat vardı. Feraye odadan çıktı, kapıyı kilitledi. Koridorun sonunda bir kadın pencereye dönmüş, telefonda sessizce biriyle konuşuyordu. Feraye garip cümleler duydu:

Hayır, ölmedi. Dimdik ayakta. Sinirlenme. Ona söyledim. Evet, aynen öyle Sence anlamadı mı? Tamam, akşam konuşuruz. Kadın telefonu cebine koyup çevresine bakmadan merdivene yöneldi.

Feraye Hanım beşinci odaya girdi. Normalde yatağın boş olmasına laf eder, sigara içmenin zararını hatırlatırdı. Ama pencereye dönük, omuzları çökmüş adamı görünce sessizce içeri girdi.

Şener Bey, yarın… dediğinde, adam gözlerinde acı ve çaresizlikle başını çevirdi, Feraye cümlesini yarıda kesti.

Ne oldu Şener Bey? Yatağın kenarına oturup göz seviyesinden konuştu. Bir şikayetiniz mi var? Ağrınız mı?

Ben Taburcu olmayayım mı? Gidemem bir yere… zorlanarak söyledi.

Yerine başkası geldi. Eşiniz başka birini getirdi. Bizzat söyledi: “Her şey bitti. Artık başkasına aitim, ona hep sadık olacağım.” Ve Şener Beyin hanımı onu resmen kapı dışarı etti, köşedeki yatakta oturan yaşlı adam lafı ağzından kaçırdı.

Doğru mu bu? diye sordu Feraye Hanım sessizce.

“Demek telefonda konuşan kadın buydu; kocasının ölümünü beklemiş, olmayınca başkasına geçtiğini açıkça ilan etmiş,” diye düşündü.

Şener Bey, ellilerin sonlarında, kısacık kesilmiş kır saçları ve hüzünlü bakışlarıyla cama bakıyordu. Çenesindeki kaslar seğiriyordu.

Feraye de pencereye baktı. Nisan ayı bitmek üzereydi. Hastanenin bahçesindeki ağaçlarda tomurcuklar patlamak için hazırdı; gri, soğuk gökyüzünde ise kar taneleri uçuşacak gibiydi. O gün güneş bile yoktu.

Hiç mi gidecek yeriniz yok? Dostlarınız, çocuklarınız? diye yumuşakça sordu.

Hepsinin kendi ailesi var. Bir iki gün idare ederim, sonrasında nereye sığınırım? Bu yaşımda başkalarının odasına sığınılır mı? Eşimin başkasına kaçtığını biliyordum aslında. Gereksiz sandım, nasılsa döner diye düşündüm

Şener Bey, birkaç gün sizi kurtarmaz, ayrıca buradan da boş yatak açılması lazım, Feraye durdu. Biliyor musunuz, benim seksen kilometre uzakta bir köyde evim var. Yolu düzgün. Ev sağlam ama elden geçmesi gerekecek. Uzun süredir kimse girmedi oraya. Yarın anahtarı getireceğim, nasıl gideceğinizi anlatırım, dedi ve kararlı adımlarla odadan çıktı, ona cevap hakkı bırakmadan.

Bak sen şu işe! dedi köşedeki hasta hayranlıkla. Sert gözüküyor ama ne kadar insancıl bir hanımefendiymiş. Sakın reddetme Şener. O seni yarı yolda bırakan kadına minnet etme.

Baharda, ağaçlar çiçek açıp tomurcuklar patlarken soğuk rüzgârların yerini sıcak ve güneşli günler aldı. Pazar sabahı Feraye arabasıyla köye, yeni misafirini kontrol etmeye gitti.

Evin değişimine hayret etti: Pencere çerçeveleri gök mavisine boyanmış, çatı onarılmıştı. Kırığın yerine yeni bir merdiven eklenmişti. Arabayı avluya çekip motoru kapattı. Şener Bey, tişörtüyle, kot pantolonu ve çıplak ayaklarıyla kapıda belirdi. Çökük, bembeyaz adamdan eser yoktu; omuzları dik, yüzü yanık, elleri çalışmaktan kas yapmıştı. Dinlenmiş ve huzurlu görünüyordu.

Merhaba, ziyarete geldim. Köyde biri sizi rahatsız etmiyor, değil mi? Arabadan inip kapıya yaslandı.

Kimsenin zararı yok. Üç yaşlı kadın var, köyde yeni biri olduğuna seviniyorlar. Yazlığa gelenlerle de işim yok, dedi Şener Bey, hâlâ şaşkınlığını atamamıştı.

Köy havası size iyi gelmiş. Peki, işiniz ne olacak? dedi Feraye, hâlâ arabadan uzaklaşmadan.

Benim iş dediğim biraz oyalama. Ordudan emekli oldum, meğer tek bildiğim askerleri sıraya dizmekmiş. Güvenlikte çalıştım. Üzülmüyorum, emekli maaşım var.

Nasıl yerleştiniz bir bakayım, dedi Feraye ve nihayet arabadan uzaklaştı.

Ne ayıp bana ya, dedi Şener ve alnına vurdu. Şaşırtınca şaşırdım, affedin. Önce girip Ferayeye kapıyı açtı.

Feraye, odaya adım atınca yerde annesinin ördüğü halılar, zarif gölgeler, camlarda saksı çiçekleri gördü. Eski duvar saatinin tıkırtısı evi sarmıştı.

Onları köyün ucundaki Ayşe Teyze verdi bana. Ev daha sıcak oldu öyle değil mi? dedi Şener Bey, Ferayenin bakışını fark edince.

Ne güzel kokuyor böyle? dedi Feraye başını çevirip Şenere baktı.

Fırında lahana çorbası ve patates yaptım. İster misiniz? dedi Şener, ilk kez Ferayenin gülümsemesini görünce çocuklar gibi sevindi. Hemen beceremedim tabii. Köyde hiç yaşamamıştım. Hiçbir şey bilmiyordum. Komşu kadınlar gösterdi. Bazen çiğ kalırdı, bazen kömür olurdu, dedi ve fırında uğraşmaya koyuldu.

Ev ortamı, çocukluğunda babaannesinin evinde duyduğu o huzurlu kokuları Ferayeyi bir anda sardı. Annesi öldükten sonra bir daha köye gitmemişti. Satmaya da kıyamamıştı evi. Dayanamadı, hatıraları canlandı: arabaya turşu, reçel, mantar yükleyip kente dönüşleri, sonra onları kış boyunca yavaş yavaş tüketmeleri Annesi. Ne çok zaman geçti üzerinden.

Burada daha ne kadar kalabilirim sizce? diyerek susturdu Şener sesini.

Dilediğiniz kadar kalın. On senedir gelmiyorum ben buraya. Gelemiyordum. Zamanım olursa yine uğrarım; ev annem gibi sıcacık, huzurlu. Evle, toprakla uğraşmak bana göre değil, hem istemiyorum da zaten, Feraye başını eğdi, Şener düşünceli sessizliğini bozmadı.

Size marketten bir şeyler getirdim. Unuttum bak, dedi ve dışarı çıktı.

Şener içinden bir kez daha derin nefes aldı. Onu ilk kez beyaz önlük ve başlıksız, açık saçlı, ince yazlık elbiseyle görüyordu. Teni parlıyordu, birkaç tutam saçı başındaki tokadan kurtulmuştu. Ona daha yakın ve daha samimi geldi. Ellerine baktı; köy işlerinden nasırlaşmıştı. Bir an yaşını tüm ağırlığıyla hissetti.

Feraye akşam alaca karanlığında ayrıldı evden. Geride parfümünün ince bir kokusunu bırakmıştı; Şener neyi eline alsa kadın ve onun kokusu sinmişti. Kalbini uzun süredir unuttuğu heyecanlar sararken, kendini bunda eski karısına bile minnet duyar buldu. O gece uyuyamadı; hayaliyle boğuştu.

Feraye iki ay sonra tekrar geldi. Yine yiyecekler, bu sefer yeni bir olta getirmişti. Şener, arada tamir ettiği parçalanmış çiti gösterip gururla anlatıyordu. Şimdi, sadece kendi köyünden değil, komşu köylerden bile yalnız kadınlar ve yaşlılar gelip bir işini, bir tadilatını yaptırıyordu; ödeme olarak süt, yoğurt, yumurta getiriyorlardı.

Ev, sanki yeni sahibiyle beraber göğsünü gere gere “Benim de efendim var artık” der gibi parlıyordu.

Kışın sizi turşularımla doyururum artık, diye takıldı Şener, göbeğinin kaybolduğunu, daha dinç göründüğünü fark eden Feraye ise onun bakışlarından çekinip mahçup oldu.

Güneş batmak üzereydi, uzak ormanın üzerinden portakal rengine büründü.

Hemen geliyorum, diyerek Şener dışarı koştu.

Feraye evi dolaştı. Artık ona ait olmayan eşyalar, başka kokular vardı. Şenerin geciktiğini düşünerek dışarı çıkıp caddeye, oradan bahçeye baktı ve Şeneri çitin dibinde otururken buldu.

Şener! diye bağırıp dizleri üstüne düştü.

Düzensiz, ama güçlü bir nabız hissetti; arabaya koştu, yolda geri dönüp bardağı aldı, tekrar koştu. Elinde ilaçla geri geldi, su içirdi.

On beş dakika sonra, Şener toparlandı; Feraye yardım edip yatağa götürdü.

Güneşte fazla kaldım sanırım, size turşu bırakacaktım… Şey Kal, dedi Şener çekingen bir sesle, samimiyetiyle.

Feraye kararsızca başında dikildi. Şener başını onun karnına dayadı, içini çekti.

Mutluluk işte böyleydi. Yıllarca onu beklersin, ararsın, seslenirsin, belki yanlış yola gitti diye üzülürsün. Kendini yalnızlığa, ihanet korkusuna alıştırırsın. Bir bakmışsın yollarınız tesadüflerle kesişmiş, birlikte yürüyorsun.

Ya aşk? O da zamanla değişir. Gençken deli gibi yakar, ele geçirir. Yaş aldıkça huzurlu, sıcak, sessiz olur; batmakta olan güneşin son ışığı gibiZaman geçtikçe, aşkın ağır ateşinin yerini huzurun ve sessiz anlaşmanın sıcaklığı aldı. Feraye, o akşam köy evinde pencere önünde otururken yavaşça başını çevirdi; Şener, eliyle çay doldururken, ona usulca gülümsedi. Dışarıda rüzgârda sallanan ağaç dalları arasında gün batımının ışıkları eve vuruyordu.

Feraye, pencerenin altındaki çiçek saksısına dokundu, dudağında minnet dolu bir tebessümle, Her şeyin bir zamanı varmış, dedi fısıltıyla. Şener duydu ve sessizce yaklaştı, bir süre sözcüksüz, elleri bir araya gelmiş halde durdular.

Bir zamanlar Ferayenin tanıdığı soğuk ev, artık her köşesinde yaşanmışlığın sıcak izlerini taşımaya başlamıştı. Ve ilk kez, evin yıllar boyu koruduğu duvarların ardından sızan o son ışık, hem geçmişin acılarını hem de şimdinin umutlarını aydınlatıyordu.

Her bahar yeniden uyanan ağaçlar gibi, onlar da kendi içlerinde tazelenmişti; hayat, kayıpları ve kırgınlıklarıyla birlikte onlara yeni bir şans sunmuştu. Köyde, rüzgâr çimenleri okşarken, eski korkular toz olup uçtu; kalpleri, sessizce ve yavaşça, birbirine yaslandı. O küçük köy evinde huzur ve sıcaklık sonsuza dek yerini buldu; Feraye ve Şener usulca, birlikte, son ışığa yürüdüler.

Rate article
Lifequest
SON KUŞKUNUN IŞIĞI