Sokağa at onu. Kar altında bulduğum komşunun evcil kedisini, sahibi kurtarmayı reddetti
Meryemin komşunun kedisiyle arasındaki ilişki hep temkinli bir mesafede kalmıştı. Kedilerden nefret ettiği yoktu ama bu devasa, alacalı serseri bir keresinde onu gerçekten sınırlarına getirmişti.
Bu hikaye, koşullar ne olursa olsun insan kalabilmenin gerekliliğiyle ilgili.
O yaz, komşunun kedisi Yaman, Meryemin minik bahçesini tuvalet olarak kullanmaya kafayı takmıştı. Meryem onu birkaç kez marul ve roka ektiği küçücük bahçesinde toprağı eşelerken yakalamıştı; sanki toprak altında hazine arayan bir arkeolog gibi ciddi, derin bir uğraştaydı. Meryem bağıra çağıra peşinden koşar, Yaman ise umursamazca ve ağırbaşlı bir biçimde sıvışır giderdi. Bahçe evi küçüktü ama sağlamdı; evi ona babaannesinden kalmış, şehrin kenarındaki, oldukça şanslı bir yerde duruyordu.
Evin birkaç sokağı geçince gerçek bir köy hayatı başlardı. Yolun kenarına çıkınca otobüse binip şehre beş dakikada varabilirdiniz. Meryem, babaannesi sağken bu eve gelmeye bayılırdı. Ondan sonra da, haftasonları fırsat buldukça uğrar, arkadaşlarını davet eder, tandırda et yapar, çay içer, ormanda mantar toplarlardı. Yanıbaşlarındaki ormandan bir saatte tavaya yetecek kadar kayın mantarı bulabilirdi insan. Sessizlik, temiz hava, huzur gerçek molaydı. Aynı köyde Meryemin kuzeni Nazire de yaşardı. Çocukluk arkadaşıydı, bağları kopmazdı. Bahçe, dere, oyun; vakit su gibi geçerdi.
Kendi bahçesinde birkaç küçücük sırada semizotu ve roka eker, başka bir köşeye ise soğan yerleştirirdi. Küçücük de olsa, kendi ellerinin emeğiyle yükselen bir bahçesiydi o. İşte komşunun kedisi de tam olarak bu yere göz dikmişti. Meryem durumu Yamanın sahibi, teyze Güler Hanıma söyledi. Güler Hanım gözlerini devirdi, burnundan soluyarak: Ne yapayım yani? Kedi bekçiliği mi edeceğim? Yakalayamıyorsan bir odun at, gör bak bir daha giriyor mu! dedi.
Bu katı tavrın sebebi, Yamanın merhum eşi Ömer Beyin kedisi olmasıydı esasında. Güler Hanım ise her daim Ben kedi falan istemem, köpektir bana göre! derdi. Ama kocası ölünce kedi mecburen onun yanında kalmıştı.
Yaman ise hiç kimseden sadaka beklemezdi. Fare yakalamakta ustaydı, dediklerine göre derede balık da avlardı. Eskiden sahibini balık tutmaya sık sık götürürdü. İhtiyacı olan tek şey, bir çatı ve yağmurdan korunaklı sıcak bir sobaydı.
Meryem ise onunla uzun süre tam bir savaş yürüttü. Kediyle konuşmaya, onu kandırmaya, hatta ikramlarla kalbini kazanmaya çalıştı. Ama şehirden gelen ıslak mamalara Yaman kafasını bile çevirmedi. Tatlı sözlere ise uzaktan, kuşkucu gözlerle bakar, asla beş metreden yakına gelmezdi.
Bir gün, Meryem hortumla buz gibi su sıktı üstüne. Başka bir sefer, yabancı bir hakemmiş gibi ıslıkla bahçeye dalıp gördüğü an köstebek kovalıyormuşçasına peşine düştü. Sonra gülmekten yerlere kapandı; kedi çitlerin üzerinden atlayıp ona göz ucuyla bakmış, O kadar da değil! der gibi kuyruğunu dikip kaybolmuştu. Teyze Güler Hanım ise bu manzarayı arka bahçeden keyifle izliyor, artık köpek sahibi olmanın mutluluğuyla başını okşadığı minik terrier Zümrüt ile uğraşıyordu. Meryem ise pratik bir çözüm buldu: üç çuval talaş getirip, ısırgan otlarının sardığı köşeye döktü.
Bu kutu gibi, sıcacık yere Yamanın ilgisi kaydı, o da kazılarını oraya taşıdı. Meryem içinden gizlice derin bir nefes aldı. Fakat çok geçmeden kedinin kendisini izlediğini fark etti: çalının ardından, tepeden, çit aralarından gözler üzerindeydi. Bir gece, geç saatlerde bahçeye çıkınca, karanlıktan kendisine bakan iki fosforlu göz karşısında az daha bayılıyordu. Bu çığlığını bütün köy işitmiştir belki. Kediyle diyaloğu her zaman mesafeliydi; kimin nereden çıkacağı belli olmuyordu.
Sonbahara kadar babaannesinin evinde kaldı, sonra şehre dönüp üniversiteye başladı, ziyaretleri hafta sonları seyrekleşti.
Günün birinde, sabah bahçeye çıktı, arka verandada karla kaplanmış bir yumru gördü. Yamandı bu. Koskoca kedi, üstü tamamen karla örtülmüş, bıyıklarında buzdan damlalarla büzüşmüş duruyordu. Ne kuyruğunu kaldırdı, ne hareket etti; başını eğmiş, çökmüş gibi bekliyordu. Meryem üzerindeki karı silkeleyince bile tepki vermedi. Elini okşayarak yüzüne değdiğinde, kedi yere dudaklarını açmaya çalıştı ama kısık bir miyav bile çıkaramadı, nefesi buharlaşmadı.
Meryem onu kucaklayıp içeri aldı. Battaniyeye sardı, ince bir havluyla bıyıklarındaki buzları eritti, yüzünü ısıttı. Yaman tepki vermiyordu; hiç mecali kalmamıştı. Sıcak suyla dolu şişeleri yanına koyup teyze Güler Hanıma gitti.
Ama Güler Hanım kararlıydı: Ahırda yaşar. Evi sidik kokuttu, yeter! Bir daha kapıdan sokmam! dedi buz gibi bir soğukkanlılıkla. Zümrüt geldiğinden beri Yaman, köpeğe saldırıp evi sarıvermişti. Hayvanı evden çıkarıp soğuk ahıra göndermişlerdi.
Yazı çıkartmıştı orada, ama kış eksi derecede, yalıtımsız bir ahırda dayanılır şey değildi. Meryem, Yazık, avlanamıyor artık, kar, buz, soğuk… deyip tekrar içeri almasını rica etti. Ama Güler Hanım, Kuru mama döktüm kabına, ister yesin ister aç kalsın, suyu da kar zaten! Sokağa at gitsin! dedi.
Meryem eve dönerken aniden fark etti: Kedi onun kapısına boşuna gelmemişti, kurtuluş arıyordu. Eski sahibiyle umudu kalmayınca, karşısında yaz boyu savaştığı kişi bile ona daha yakın gelmişti belki.
Meryem eş-dostunu tek tek aradı, Kedi ister misiniz? deyip baktı; hiç kimse yanaşmadı. Kuzeni, ahırda ineklerle kalabilecek bir yer önerdi; dışarıdan iyi ama eve alamazdı, zaten evde iki kedi vardı.
Bu arada iyice ısınan Yaman pıtır pıtır battaniyeden çıktı, sessizce dolaştı, Meryemin ayağına dokundu, tam karşısına oturup gözlerinin içine baktı. Sanki Karar ver, hayatım buna bağlı diyordu. Meryem derin bir iç çekip annesini aradı. Anne her zaman evde hayvan istemezdi. Ama rahmetli Ömer Beyin iyiliğini, babaannesine olan yardımını, balık tutup herkese ikram edişini, kedinin ona köpek gibi yoldaş oluşunu hatırlayınca yumuşadı. Gözleri doldu, kimsenin istemediği yaşlı hayvan aklına düştü.
Karar kendi kendine verildi.
Bakkaldan plastik bir kedi kutusu aldı, Yamanı güzelce yerleştirip şehre götürdü. Onun için bambaşka bir hayat başlıyordu.




