Eski sevgilimin eşyalarını geri götürmek için yola çıktığımda hayatın bana garip bir sürpriz hazırlayacağını bilmiyordum. Her şeyin olması gerektiği gibi, sade ve kısa süreceğini düşünüyordum: bir karton kutu, eski bir hikaye, tertemiz bir ayrılış. Ama hayat planlara aldırmaz. Adım Oğuz Yenigün, 31 yaşındayım. İstanbulda bir inşaat proje müdürü olarak çalışıyorum. Üç hafta önce, Nazan Şahinle olan ilişkimi bitirdim.
Ne bağırış oldu, ne gözyaşı döküldü. Bitmek sandığım şey, sanki bir balonun yavaşça havası kaçar gibi, sessiz sedasız sönüp gitmişti. Dört ay kadar birlikteydik, kulağa kısa gelebilir ama iki insan birbirine uygun değilse zaman öyle ağır geçiyor ki her gün ayları dolduruyor. Kötü ayrılmadık, kırgın da değildik. Sadece benim köşe başında duran ve her sabah hala halletmen gereken bir şey var diye gözümün içine bakan o kutu vardı.
Nazana iki hafta boyunca üç kere mesaj attım, Eşyalarını al diye. Sürekli Geleceğim Oğuz diyor, ama bir türlü gelmiyordu. En sonunda, bir perşembe akşamı işten çıkınca, üzerimde hâlâ tozlu iş kıyafetlerimle, karton kutuyu arabaya koyup 45 dakika güneydeki Maltepeye, annesinin evine gittim. Nazan, Beyoğlundaki evini bırakmak zorunda kalınca annesinin yanına taşınmıştı. Annesinin evi büyükmüş, bahçesi varmış, sessizmiş.
Beklentim belli: ellili yaşlarının sonunda, gözlüklü, belki fırında börek pişiren, Kızım bir türlü toparlanamadı diyen bir anneyle karşılaşmak. Kapıyı bir kere çaldım. İçerden ağır, tasasız ayak sesleri geldi. Kapı açıldı ve ne için geldiğimi tamamen unuttum. Leman Hanım karşımda, üstünde sadece kısa bir saten sabahlık. Auburn saçları omuzlarında, ucu hâlâ nemli, sanki iki dakika önce duştan çıkmış gibi.
Hiç utanmadı, panik yapmadı. Sadece bana bakıp sakince, “Oğuzsun değil mi?” dedi. Sanırım “Evet” dedim, ama emin değilim sesim çıkıyor muydu. Kapıyı biraz daha açıp Nazan markete gitti, bir saate gelir. İçeri gelmek ister misin? diye sordu.
Kutunun ağırlığı birden başka bir anlam kazandı. Aklımın mantıklı yanı, kutuyu kapının önüne bırak ve kaç dedi. Ama ben içeri adım attım. O kadar rahat yürüdü ki, sanki evine hiç tanımadığı bir adamı sabahlıkla almak sıradan bir perşembeydi. Girişte öylece durdum, ev sıcak, sadece ısı olarak değil, yaşanmışlık olarak da.
Cam kenarında gerçek çiçekler, sehpanın yanındaki tamamlanmamış bir puzzle, kitaplıkta kitaplar öyle dolu ki, yukarıya yatay dizilmişler, koyacak yer kalmamış. Leman Hanım geri döndüğünde üzerini değiştirmişti: bileklere kadar sıvalı keten bir gömlek, kot pantolon. Saçları hâlâ nemli, ama şimdi arkaya taranmış.
Yanında iki bardak ince belli çay getirdi, birini bana uzatıp yavaşça, Otur, anlat bakalım dedi. Sordu: “Nazanla ne kadar birlikteydiniz?” “Dört ay,” dedim. Başını salladı, sanki bu sayı tam da beklediği gibiydi.
“Size hakkında neler anlattı?” diye sordum. Cam bardağına bakıp “Ayrılığın karşılıklı olduğuna, senin kötü biri olmadığına dair yeterince,” dedi. Sonra gözlerini kaldırıp, “Gerisini ben çıkarırım” dedi. Bir an donakaldım, hemen konuyu değiştirdim. Puzzleı sordum. “Bin parça, Türkiye’nin milli parkları haritası. Üç haftadır yapıyorum, çünkü parçalar sürekli koltuk aralarına kayboluyor,” dedi.
Ben de puzzle konusunda iyi olduğumu söyledim. Hafifçe kaşını kaldırıp, Onu hemen diyen erkekler genelde puzzleda iyi değildir dedi. Güldüm, içten bir gülüştü bu. O da bardağına tebessüm etti.
Küçük mutfak masasında 45 dakika birlikte oturduk. Leman Hanım 53 yaşındaymış, 20 yıl evli kalıp iki yıl önce boşanmış. “Bazı kitapların bölümü biter ya, ama seni sen yapan bir kısımdır,” dedi, eski eşi hakkında konuşurken. Evi kendisine kalmış, bir yıl önce küçük bir peyzaj danışmanlığı başlatmış. Eski Türkçe plakları, kötü aksiyon filmlerini ve ekmeğin nasıl yapılacağı konusunda net fikirleri vardı.
Ben de işimi, çocukluğumu, Beykozda 17 yaşında yazın başladığım geçici inşaat işinin nasıl yanlışlıkla bir kariyere dönüştüğünü anlattım. Dinlemesini bildi, saygıdan ya da gün doldurmak için değil, gerçekten ilgilenerek. Nazan tam 47 dakika sonra aradı, “Pazar tıklım tıklım, bir buçuk saate anca dönerim,” dedi.
Yemek ısıtabilirim, açsan kal, dedi Leman Hanım. “Dert olmasın,” dedim. Buzdolabını açıp, “Artık benim masamda çay içtin, o gemi kalktı Oğuz,” dedi. Kaldım. Tavuklu pilav yaptı; basit, ama nefis. Ev sıcaklığı, dışarda akşam, içerisi aydın. Bir süre sonra kutuyu, Nazanı, eve dönüşü tamamen unuttum. Sanki evde yeni tanıdığım bir kadınla çoktan dost olmuşum gibi huzurluydum.
Nazan geldiğinde tam şehir trafiği mi daha stresli otoyol mu tartışmasının ortasındaydık. Leman Hanım, “Otoyolda herkes aynı yönde ilerliyor, şehirde herkesin kafası başka,” dedi. Anahtar sesiyle, Nazan içeri girince mutfak camından gelen farlar odayı boyadı. Kapıda durdu; kutuyu, ikimizi ve tabakları görünce; Yemek mi yediniz? diye sordu. Evet, dedi Leman Hanım, sakince. Nazan poşetleri yavaşça bıraktı. Ne kadar oldu? diye sordu. İki saat on bir dakika, dedim içimden. Ama “Birkaç dakika” dedim. Bakışında bir şey değişti. Ne öfkeydi, ne kıskançlık, daha sessiz bir şey Poşetleri alıp sessizce mutfağa girdi.
Kalktım, “Yemek için teşekkürler,” dedim Leman Hanıma. Kapıya kadar geçti, yine kolları çapraz, birkaç adım sanki bir rüyanın garipliğinde yavaşladı. Dışarısı serindi, gece rüzgarlardan boş, iki kez titreyen sarı bir porch lambası üstümde… Gözüme bağlantısı gevşek bir kablo çarptı ama bir şey demeden geçtim. Döndüğümde, hala kapı aralığında beni izliyordu. Dikkatli git, Oğuz, dedi. “İyi geceler,” dedim. Arabaya binip dönerken kafamda hiç düşünmemem gereken bir kadının sesi ve kokusu kaldı. Ve en tuhafı, unutmak istemedim.
Tabii ki, yanlış bir şey olmadı. Tavuk, pilav, trafik muhabbeti Ama mutfağındaki huzuru, çayı sessizce önüne koyuşunu, gözünün içinde dinleyen bakışını sabah kendime anlatamadım. Tüm gün işimdeydim. O günlerde Beykoz’un doğusunda yeni bir ticari inşaat hazırlığındaydık. İki taşeronla görüşüp, bilgisayarda planları kontrol ettim. Lemanı düşünmemek için kendime Düşünmüyorsun! dedim ama dört kere aklıma geldi; her seferinde başka bir yöne kaçtım, kendi kafasının kontrolünde bir adam gibi.
Cumartesi sabahı, Kozyatağındaki yapı markette arkadaşım Gökhanın terasında küçük bir tamirat için malzeme aldım; ama lambaların olduğu reyonun önünde iki kez yanıp sönen porch ışığını hatırladım. Çıkarken kabloların gevşekliği, yağmurda kesin patlar, dedim. Güvenlik sebebiyle, diye kendi kendime yüksek sesle tekrarladım. Yanımdan saksı dolu bir kadın uzaklaştı. Gökhanın için ihtiyaçları, bir de porch lambasını tamir edecek malzemeyi aldım. Önceden aramadım. O seçim kısmını içten itiraf etmedim.
Sabah bir el alet seti ve Redmond Sokaktan alınmış iki kahveyle Maltepeye geldim. Evet, iki kahve. Artık bahanem kalmamıştı. Kapıyı Leman Hanım açtı; dalgalı omuzuna dökülmüş saçlarıyla, üstünde bol, boya lekeli bir oduncu gömleği ve boyalı bir pantolon. Elinde fırça, yanağında mavi bir boya noktası. El alemde kahve ve alet kutusu gördü ve Porch lambası gevşek kablo, dedi, cevap beklemeden. Perşembe çıkarken gözüme çarptı, yağmurda sıkıntı çıkarır, dedim. Sakin, açık gözleriyle beni süzdü. Kahveye gelince açıklama yapmayı bırakıp içeri aldı.
Koridordaki odayı kendi boyamakla meşguldü; eşyaları taşımış, damlalık serip, dikkatle kenarları fırçalıyordu. Oda badanasına yardım ettim, birlikte sustukça anlaşan, nadir bir denge bulmuştuk. Birbirimize çarpmadan, sessizce çalışmak Arada bana, Gerçekten nasılsın? diye sordu. Hazır cevabım yoktu; kolay cevabı değil, gerçeği söyledim. Son bir yıl resmen yerimde saymanın, taş gibi, ama dışarıdan düzgün görünen bir yaşamın içimde bir şeyleri öldürdüğünü anlattım. Nazanla ayrılık bile beklediğim gibi canımı yakmamıştı. Sanki hiçbir an tam içinde olmamışım.
Bir süre sessiz kaldı. Sonra; “Anlamıyor musun? Bu, duyguları unutana kadar mantıklı olana takılı kalmak,” dedi. Sustum, yandaki mavi duvara bakıp, boğazıma oturan cümleyi içime işlettim. Sen nereden biliyorsun dedim?; Çünkü 12 yıl öyle yaşadım. Üstüne üç yıl uğraştım, adını koyabilmek için, dedi.
Boya işi bittiğinde hemen öğle oldu. O mutfakta boya fırçalarını yıkadı, ben eşyaları topladım. Yemek hazırlayacağım, kal ya da git, sana kalmış, dedi. O kadar sade ve samimiydi ki, istemeden kaldım. Konserve domates çorbası ve fırında kaşarlı ekmek. Bahçe işleriyle uğraştığından, bazen başarılı bazen yorgun geçtiğini anlattı. Ben de öyle hissettiğimi söyledim. Birbirini bilen bir sessizlik doğdu.
Telefonu tezgâhta parladı, ekrana bakıp elinin tersiyle kapattı. Hala halletmem gereken şeyler var, bunu bil, ne olursa olsun,” dedi. Acele etmiyorum, dedim karşısında. Sonra sessizce çorbamı karıştırdım, kendimi yeni bir şeyin içinde bulmuş gibi eve döndüm.
Telefonu önce kendisi etti. Salı akşamı, arabadaydım, hamburger siparişimi beklerken telefon titredi. Leman Hanımdı. Arka bahçe kapısı sıkıştı, yarın sabah müşteri var; örnek saksıları yerleştirmem lazım, dedi. Üç farklı yol denedim, açılmıyor, dedi. Ahşap kabarmış olabilir mi, son yağmurlardan? dedim. Sessizlik. Onu düşünmemiştim. Gelip bakabilirim, dedim. Dert olmasın. 15 dakikalık iş, dedim. Tamam, dedi isteksiz bir kahkaha ile.
Kapıya vardığımda hava mavi, tam geceye karar vermemiş. Leman Hanım, ceket ve botlarla bahçede, saksıları yan yana kuruyor. Kapının kenarı, iki gün süren yağmurdan şişmiş. Arabadan ağaç rende alıp 20 dakikada kapının altını düzelttim. O, örnek saksıları tekrar tekrar hizaladı. Kapı artık rahatça açılıyordu. Beklediğimden hızlıydı, dedi. Asıl iş nem yapmıştı, ben ağaca biraz naz yaptım, dedim. Gülümsedi. Yardım ister misin, dedim. Büyük bir saksıyı istediği köşeye taşıdım. O, dört parmak sola yine de kaydırdı.
Küçük arka bahçede geceye yaklaşırken yan yana oturduk. Bir şey içer misin? dedi. İyiyim, dedim. Hep öyle diyorsun, dedi. Ne diyorsun? dedim. Saklanmak için kullandığın bir kelime gibi söylüyorsun. Bir an sustum. Sonra, Gerçek neyse, onu söyle, dedi. Gecenin seslerinde köpek iki kez havlayıp susuyor. Yeşil bahçeye bakarak İyi değilim, uzun zamandır değilim, ama buradayken biraz daha iyiyim, dedim.
Kısa bir Ben de, dedi. İki küçük kelime, ama büyük bir gerçek gibi. Sonra yan kapıdan bir adam geldi, ellilerinde, iri yapılı. Hayretle bana bakıp; Bu kim? dedi. Leman Hanım sakin: “Bir arkadaş, kapıyı tamir etti.” Adam gözleriyle evi, saksıları, sonra beni süzdü. Elimi sıktı. Eski kocası Robertmış… Hukuki bir şeyler konuşma bahanesiyle uğramış. Kısa sürdü, gitti. Leman Hanım yeniden sandalyesine çöktü. “Eski kocamdır, bazen böyle gelir, hâlâ gücü varmış gibi davranmak ister; eskisi kadar etkilemiyor,” dedi.
Oturduk, geceyi birlikte sessizce dinledik. Gitmedin, dedi bir süre sonra. Biliyorum, dedim. Başımı salladı. Sabırla bekleyen gece üzerine çökerken, biraz daha orada kaldım. Sonunda kalktım, o tekrar kapı aralığında, bu sefer yüzünde karar gibi bir şey. O (Robert) karışacak, dedi. Problem değil, dedim. Cumartesi akşam yemeğine beklerim, dedi, Bu kez ben gerçekten yapacağım. Olur, dedim, Geleceğim. Bu sefer arkama bakmadım. Çünkü gerek yoktu, onun orada olduğuna emindim.
Cumartesi altıda tam zamanında gittim, elimde uzun süre seçtiğim bir şarap ve bütün hafta sonunda toparlamaya çalıştığım bir zihin. Kapıyı açtı, zümrüt yeşili elbise içinde. O anın 15 saniyesi kayıp gibi geçti… Evin içi fırında pişen yemeğin kokusuyla sarhoş edici; mutfak masası özenli, iki tabak, keten peçete, ortada kısa bir mum. Alçak bir Türk caz plağı çalıyordu. Mutfakta sohbet ettik: Bahçedeki işten söz ettik; işleri daha da büyütmüş.
Yemek: Fırında tavuk, sebze ve iki sokak öteden taze ekmek. Küçük masada yanyana oturduk; bu artık arkadaşça değildi. Arka verandada şarabın kalanını içtik. O hafta yeni ışık dizmiş verandaya, sade ama sıcacık. Kendi için bir şey yapmak iyi geldi dedi.
Koltukta yan yana sessiz, ama bilerek yakın oturduk. O, evliliğini detaylı ilk kez anlattı. Yavaşça, nasıl zamanla susmayı öğrendiğini, sırf tartışmasın diye bazı şeylerden vazgeçişini, aynaya bakıp Kendim için ne zamandır bir şey yapmadım? demesini… Bittiğinde şaşkın bir şekilde bana baktı. Seninle konuşmak kolay, bu biraz tehlikeli, dedi. Daha zor olmayı denerim, dedim. Güldü.
Sonra baktı; Bir şeyi uzun süredir istemedim. Güvenliydi, istememek. Ama şimdi yoruldum güvende kalmaktan. Elini tutarken acele etmedim. Yavaşça, tam olması gerektiği gibi yaklaştım. O da elimi tutup bırakmadı. Eğildim, onu öptüm. O da bana karşılık verdi. Sonra başını omzuma yasladı. Nazan bunun üzerine düşünecek, dedi. Kesinlikle. Eski kocam daha çok, dedi. Bırak düşünsün, dedim. Hiç korkmuyor musun? dedi gözlerimin içine bakıp. Hiç, dedim. Parmaklarını parmaklarıma doladı, başını omzuma bıraktı, geceye karıştık.
Aylar sonra, bahçedeki kapı bir daha sıkışmadı, çünkü yeni bir çerçeveyle değiştirdim, Leman Hanım da bir elinde kahveyle, bahçe sandalyesinde şef modunda izledi ve bana direktifler verdi. Nazan gerçekten düşündü, annesiyle uzun bir telefon konuşmasında anlatıp sonunda Annem hiç bu kadar huzurlu olmamıştı dedi. Robert iki kere daha aradı, Leman Hanım açmadı, avukatı ilgilendi, hayatı tekrar kendi eline geçti.
Bir perşembe akşamı, karton kutu ve ipek sabahlık, ince belli çay, hepsi mazideydi. Ben Leman Hanımın mutfağında, yandaki tencereyi yakan bir tostun dumanını camdan dışarı atarken gülüyordum. O bana, “En başta düşündüğüm kadar beceriksiz değilsinmişsin,” dedi. “Dene fırsatı verdiğine sevindim,” dedim. Omzuyla hafifçe bana vurdu. Dışarıda beraber tamir ettiğimiz porch lambası sabit yanıyordu, hiç titremeden, tam olması gerektiği gibi. Bazı şeyler doğru tamir edilirse, öyle kalır.




