– Ve döndüğümde evi tertemiz göreceğim, unutma! Aysel Hanım, kapıyı öyle bir hızla çarptı ki merdiven boşluğundaki camlar titredi.
Bu sırada merdivenden inmekte olan Elif de bir anda irkildi. Sonra durdu, olduğu yerde kalakaldı.
Dua etti ki komşusu onu görmesin. Ama nafile, görmüştü.
– A, Elifcim… Günaydın!
Aysel Hanım, elindeki çok amaçlı pişirici kutusunu yere bıraktı, aceleyle pardösüsünün düğmelerini iliklemeye çalıştı. Belli ki bir yere yetişmeye çalışıyordu.
– Merhaba Aysel Hanım, gülümsemeye çalıştı Elif. Yine çocuklar bir yaramazlık mı yaptı?
– Sorma, Elif… Sinirlerim tepemde! diye homurdandı kadın, son düğme ile boğuşurken.
Tam o sırada yerdeki kutu hareket etmeye başladı.
Elif şaşkınlıkla irkildi, arada mesafe olmasına rağmen az kalsın zıplayacaktı.
Yok, Elif aslında korkak biri değildi. Sadece, doğrusu, kutunun içinde canlı bir şey olacağını hiç düşünmemişti…
Acaba ne var ki içinde?
Bir anda zihninde, haylaz bir robot tencere canlandı. Sağa sola çiğ sebze fırlatan, sahibine bela olan, nihayet – hak ettiği cezaya çarptırılan küçük bir pişirici…
– Bak şimdi, dedi kadın, kutuyu kaldırıp içindeki sürprizi göstermek üzere tutarak.
Elif merdiven sahanlığına indi, kutunun içine sakince göz gezdirdi.
Elbette biliyordu, kutuda öyle canlı bir pişirici falan olmadığı aşikardı ve korkmasına gerek yoktu. Ama gördüğü şey, yine de sürpriz oldu onun için.
Üstelik güzel bir sürpriz.
Kutunun dibinden ona bakan iki küçük göz vardı. Ve onlar minicik bir yavru kediye aitti.
– Aman Allahım, ne tatlı bu! diye heyecanlandı Elif.
– Öyle sevinecek bir tarafı yok, diyen Aysel Hanım usulca kutuyu tekrar kapattı.
– Nereden çıktı bu kedi sizde?
– Çocuklar getirdi eve… Keşke izin vermeseydim. Kendi ellerimle bela aldım başıma. O güzel yüzüne ve parlak gözlerine ben de kandım zamanında, ama boşa dememişler: Her parlayan altın değildir. Dışarıdan melek, huyu tam eski eşim!
– Boşver Aysel Hanım, biraz büyüyünce uslanır. Diyeceksiniz ki veterinere mi götüreceksiniz, aşılarını mı yaptıracaksınız?
– A, ne veterineri, Elifcim, ne aşısı?! Yeter bu bana, sabrım kalmadı. Kararımı verdim: için için çektim, en iyisi onu yazlığa götürmek… Orada kalsın.
Elif şaşkın şaşkın baktı Aysel Hanıma, umuyordu ki kadın şaka yapıyordur.
Ama kadının çatık kaşlarından, sert bakışından hiç de öyle bir niyeti olmadığını anladı. Zaten ne Nisan biriydi hava, ne de şakaya yer vardı; ayın on beşi, kasım soğuğu…
– Yazlığa mı? Hem de sonbaharın bu vakti?
– E ne yapayım? Baharı mı bekleyeyim, Elif? Ne zaman gittiğinin önemi mi kaldı? Kış olsa kışta da götürürdüm; çünkü bu kedi değil, resmen baş belası.
Duygularına hakim olamayan Aysel Hanım birkaç saniye susup nefes aldı.
Sonra devam etti:
– Görmen lazım, neler yapıyor bu velet! O kadar sinir ilacı içmedim iki çocukla yalnız kalınca. Kesin kararım, değişmeyecek: yazlığa gidiyor!
– Ama bakın, şey…
– İstersen apartmanda bırakırım, zaten orada buldular. Ama korkuyorum, çocuklar yine bulur, eve taşırlar, sonra da dolaba saklarlar. Hem zaten kendi de bulur yolu, istemem böyle bir “şans” daha!
Kadın cebinden telefonunu çıkardı, saati kontrol etti, başını iki yana salladı:
– Oyaladın beni iyice, Elifcim. Kaçmam lazım, yoksa otobüse geç kalacağım.
Komşu, kutuyu daha sıkı kavradı, 180 derece dönüp merdivenlerden inmeye başladı.
Elif, arkasından bakarken bu minicik yavru kedi yazlıkta nasıl yaşar, tek başına, bir türlü anlayamıyordu.
Göz göre göre ölüme terk etmekti bu!
– Aysel Hanım, bekleyin! diye seslendi.
– Yine ne var? Dedim ya, acelem var!
– Yazlığa götürmeyin ne olur. Bırakın ben güzel bir yuva bulayım ona. Lütfen bana verin.
Komşu durdu ve…
…yavaşça döndü.
– Güzel bir yuva derken, bana laf mı sokuyorsun? Ellerim mi kötü benim? alaycı bir gözle baktı, Bu ellerle iki çocuk büyüttüm ben!
– Yok yok, laf sokmak yok. Sadece yeni bir yuva bulmak istiyorum. O yazlıkta yaşayamaz.
– Yaşarsa yaşar. Ya başaramazsa, demek ki nasip değilmiş. Hiç gelmeseydi dünyaya…
– Neden böyle diyorsunuz?
– Bak, ben ne yaptım ki? Kedi dediğin ev işine aklı ermiyor, düzen bilmiyor.
– Daha çocuk, öğrenir! dedi Elif. Sonra dayanamadı: Hani çocuklarınıza kızıyorsunuz, ama hiçbirini yazlığa terk etmiyorsunuz, değil mi?
– Çocuk başkadır! Karşılaştırma sakın bunlarla. İstiyorsan al hadi!
Kutuyu yere bıraktı.
– Benim işime geldi vallahi! Ne gideceğim, ne yol masrafı… Bakalım kaç gün dayanacaksın! diye sinsice sırıttı Aysel Hanım.
Sonra hızla içeri girdi, kapıyı yine çarptı, Elif içeriden şu sesi duydu:
– Anlamadım! Daha işe başlamadınız mı? Çabuk bırakın telefonları!
Sonrası Elifin kulağına ulaşmadı. Kutuyu incitmeden aldı, içinde hala orada olan yavruyu kontrol etti, kendi katına doğru yürüdü.
Hiç ummadığı bir şekilde, bir anda işte böyle çok amaçlı tencere kutusunun…
…ve içindeki minicik kedinin sahibi olmuştu.
Açıkçası, Elifin aklında evine canlı, tüylü bir misafir almak hiç yoktu.
Hele bugün… O sadece kahvesi bitmişti, markete gidecekti. Tesadüfen kendini o anda, o yerde buldu.
Hayvanlara karşı da öyle deli, aşırı bir sevgisi yoktu. O tür hikayeleri hep köpek-kedi sahiplerinden dinlerdi.
Ama Aysel Hanımın yavruyu yazlığa göndermesine razı olamazdı.
Çünkü duyarsızlık merhametsizlik değildir. Böyle bir şeye izin vermek olmazdı!
Hele ki bu güzel kedicik, birinin hayatını güzelleştirecek, ona emindi.
Güzel fotoğraflar çekip internete koymak, ardından bir sıra hevesli katılımcının kapıya dayanacak olması işten bile değildi.
Ne var bunda, işte!
*****
Elif işi geciktirmemeye karar verdi; eve gelir gelmez minik kedinin fotoğraflarını çekti ve çeşitli Sahiplendirme ve Yuva Arıyor platformlarına yükledi.
Sonra huzur içinde markete gitti, hem kahvesini hem de…
…yavru kedi maması aldı (birinin onunla ilgilenmesi gerekene kadar beslemeden olmazdı).
Yanında tuvalet kabı ve kum da almak zorunda kaldı. Ekstra masraf, evet ama başka yolu yoktu.
Evlat edinen kişi hepsini birlikte alır zaten diye düşündü.
Yaptığı bu güzel iş içini ısıttı, verdiği paraya da hiç acımadı.
Aysel Hanıma göre yavrunun adı Ponçikmiş ama bir türlü bu isme tepki vermiyordu. Elif başka bir isim düşündü.
Bir sürü isim denedi, sonunda yüz otuz ikinci seçenek hoşuna gitti.
– Artık adın Pamuk! Sana böyle hitap edeceğim, olur mu? dedi.
– Miyav! diye cevap verdi minik kedi, ardından koridorda tüylü terliklere saldırmak üzere koştu.
Sonuçta, en tatlı, en pofuduk oydu; terliklerle aynı havaya girmek Pamuka ağır geliyordu doğrusu.
Elif gülerek izledi Pamuku, sonra bilgisayarın başına geçip işine odaklanmaya çalıştı.
Elif, serbest fotoğrafçıydı. Siparişle çekimler yapıyor, işinden hem keyif alıyor, hem de iyi kazanıyordu.
Önünde bir sürü yeni iş vardı: çektiği fotoğrafları acil teslim etmeliydi. Bilgisayarını açtı, Photoshopu çalıştırdı, ilk resmi açıp ciddiyetle düzeltmeye girişti.
Ama çalışmak da ne mümkün!
Pamuk, terlikleri savuşturduktan sonra evde dört döndü, dönerken bir sağa bir sola çarpa çarpa.
Ses, tam bir curcuna!
– Hey çocuk! dedi Elif, sandalyesinde döndü, Pamuka parmağını salladı.
Küçük kedi, odanın ortasında durup Elife dikkatlice baktı söyle de oyunum bitsin.
Anlıyorum, canın sıkılıyor, oynamak istiyorsun. Ama burada misafirsin, unutma
– Miyav!
– Tartışmak yok! Burası evim, misafirim olarak kibarlıkla davran, çalışmama engel olma lütfen.
Bunu der demez, Pamukun yüzünde öyle mahzun, öyle dokunaklı bir bakış peyda oldu ki Elif söylediklerinden utandı.
Gerçekten utandı.
Şu minik kediye nasıl kızılır ki?
– Neyse tamam, oyna. Yalnız sessiz ol, diye esnedi.
Pamuk sevinçle miyavladı, turuna devam etti. Bazen sandalye, bazen dolap, koltuk derken…
Hedefine kilitlenen Pamuk, başka engel tanımıyor! diye geçirdi içinden Elif.
Şu gürültüyü duymamak için kulaklığını taktı, müzik açtı. Photoshop ile bir başka resmi düzenliyordu ki…
Beş dakika sonra, hızını alamayan Pamuk, bu kez doğrudan masanın altına girip, elinin tersiyle bilgisayarın güç kablosunu fişten çekip kaçtı! Suçu üstüne alınmak mı? Kim, nerede!
– Of, ya Bu kediyle iş yapılmaz ki! diye homurdandı Elif, simsiyah ekrana bakıp.
Yarım saat, evde Pamuku yakalama çabası Sonuç? Pamuku yakalayamadı. Ama büyük parmağı sandalyeye, dizini koltuğa iki defa çarpmayı başardı.
Bilgisayarı açınca, sol gözündeki sinir tikini bastırarak, Pamukun ilanlarını paylaştığı forumları gezdi.
Onca beğeni aldı, sevindi. Ama yorumları okuyunca morali bozuldu.
Çünkü çoğu aynıydı: Harika kediymiş, ne şans!, Şuna bak ne tatlı, size ne güzel olmuş!, Cennetlik bu!
Ama kimse bu mucize kediyi almak istemiyordu.
Ne arayan vardı, ne kapısının önünde sıra…
Tekrar tekrar ilanının altına İstanbulun neresinde olursa olsun, hatta çevre illere de bizzat getiririm yazdı.
Belki ulaşım zor geliyordur insanlara, artık kesin biri çıkacak! diye düşünüyordu.
O sırada Pamuk da yorulmuş, beşinci denemesinde kanepeye tırmanıp Beni böyle sev pozuna geçip karnını sergilemeye başlamıştı. Elif yanına oturup usulca pofuduk karnını okşadı, Pamuk hemen uykuya daldı.
Beraber derin bir uykuya geçtiler. Akşam olmuştu, o gün Elif doğru düzgün iş de yapamadı.
*****
Bir hafta sonra Elif, kediyi güzel ellere vermenin o kadar da kolay olmadığını anlamaya başladı. İnsanlar beğeniyor, gülücük atıyor, ama gerisi yok. Ne mesaj ne telefon.
Üç gün sonra cidden kendi kendine sordu:
Ya onu kimse almazsa? Evet, evde mi kalacak?
– Yok artık, bir de bu mu eksikti! dedi, kendiyle çatışırken.
Pamuk ise klavyenin yanında uyuyordu, iki patisiyle bilgisayar faresine sarılmış. Elif kırk dakika boyunca işine başlayamıyordu ki, bu sesi duyunca gözünü aralayıp Elife miavladı:
Uyku vakti, gürültü yapma!
Elif derin bir iç çekti, telefonunu eline aldı, paylaşımlarına baktı.
Değişen bir şey yoktu. Hala insanlar Pamuka hayran, Elifi şanslı buluyor; lakin kimse sahiplenmek istemiyordu.
Her yeni beğenide umutları biraz daha yitiyordu.
Sonra aklına geçenlerde gittiği psikolog geldi: Hayatında ne eksik? sorusuna cevap aramak için gitmişti.
İşi vardı, parasal sıkıntısı yok, kendi evi… Hani derler ya, dört dörtlük.
Ama Elif yine de içinden eksik bir şeyler olduğunu hissediyordu son zamanlarda.
Sorunun erkek meselesi olmadığını da biliyordu, zira gönüllüce ilişkilerine ara vermişti.
Neydi peki bu eksiklik?
Anlayamamıştı, psikolog da pek yardımcı olamamıştı. Uzman şöyle dedi: Kendi kendinle konuş, sorunu en içte ara!
Sonuç mu? Baş ağrısı, bir bardak su, hap…
Sorun yine derinlerdeydi.
Baktı psikologdan hayır yok, bu kez arkadaşlarına danıştı.
– Kız, senin tek derdin fazla konfor! dedi Zeynep, her zaman Elifi biraz kıskanırdı.
– Olur mu, Zeynep, aynı senin gibi haftada beş gün çalışıyorum, bazen hafta sonu da. Ne zenginliği…
– Belki de SENİN eksik olan o… dedi Gülce, son lokmasını yerken.
– Anlamadım… Kim?
– Kim değil, ne! Eksik olan: birazcık yağ! Bu kadar zayıf olman çocukken az pasta yediğindendir.
Kız arkadaşlarından da bir cevap çıkmayınca, Boşver, deyip tekrar düşünmemeye karar verdi. Ama işte, yine aklına geldi.
Bir de bu eksikti! diye mırıldandı. Belki de gerçekten, tam mutluluk için tek ihtiyacım Pamuktu? Zaman gösterecek.
*****
Pamukla bir ay geçti, ama göz açıp kapayana kadar…
Kimseden ses çıkmadı, sahiplendirme başaramadı. Bunca beğeniye, onlarca güzel yoruma rağmen neden kimsenin almak istemediğini anlamadı ilk başta.
Ama bir ay sonunda Elif şunu fark etti: Demek ki bu kediyle yaşamak, bir anlamda kendisi için gerekliymiş.
O kadar şey oldu ki, uzun uzun anlatsa dört cilt roman çıkar.
Kısaca anlatırsak, Pamuk çok akıllıydı.
Ev sahibini laftan anlardı, on defa kanepeyi bırak dedikçe, gözlerini karşısına dikerdi.
Bir ara iç mimarlık kariyeri yaptı: Onun sayesinde dört kere perde değişti. En son perdesiz daha iyi dedi Elif, hepsini kaldırdı.
Sonra usta şef olmaya soyundu.
Mutfakta ne varsa tadıp ağzından çıkarıyordu: turşu, mantar, patates… Hiçbiri Pamuka göre değil.
Her şeyden önemlisi; Paşa keyfinden vazgeçmedi, elini attıysa bir tek Elifi mutlu etmek için yoruldu. Mutluluk tanımı ikisi için biraz farklıydı tabii.
Elif için en büyük sevinç, rahatça uyumak, işleri yetiştirmekti.
Ama Pamukla evde huzur hayaldı.
Yukarıdakiler Elif fazla rahat yaşıyor, demiş olacak ki ona Pamuku göndermişlerdi.
Elif koltuğa yaslanmaya görsün; Pamuk bir anda ortaya çıkar, gözlerinin içine bakardı: Oyun oynayacak mıyız?
Sonrası… Dilli düdük anlatılamaz: Oyun, kovalamaca, koşturmacalar…
Elif, şimdi Aysel Hanımı daha iyi anlasa da, yine de böyle yazlığa gönderme kararını hiç onaylamıyordu.
Ama yorgunluğuna, uykusuzluğuna rağmen buna asla yeltenmeyecekti.
Değişen güzellikler de oldu: En başta, Elif artık neyim eksik diye düşünmeyi bıraktı. Soru kalktı…
Ev işine daha az zaman harcamaya başladı. Çünkü Pamuk uyanmadan evi hızlıca toplamanın yollarını öğrendi.
Bir ay boyunca yaşadığı tatlı anılar asla unutulmaz!
Nasıl ki anneler, bebeklerinin ilk adımına sevinir, Elif de Pamukun tek başına tuvalet kabına gitmesine o kadar sevinmişti. Başlarda gecenin ikisinde üçünde kediyi kabına kadar elleriyle taşırdı.
Hiç önemli değildi saat: bir, üç, dört…
Hep o uyanırdı, Pamuku taşırdı. Allaha şükür, ilerleme kaydettik, artık kendi gidiyordu. Bunu kimse görmemişti ama Elif mutluluktan ağlamıştı… Çünkü birkaç saat fazladan uyumak, tarifsiz bir lüks.
Ara sıra Pamukun başka huyları da vardı: En çok gece lambasıyla oynardı. Aç, kapa, aç, kapa…
En sonunda Elif lambayı çözüp sakladı. Perdeler de yoktu, ev aydınlanmıştı.
Kısacası, Elif bunlara alışmış, Pamuka göre yaşamaya başlamıştı.
Bir ayın sonunda şaşkınlıkla fark etti ki; evde aslında Pamuku misafir etmiyordu, Elifin kendisi misafir gibiydi. Sabah akşama kadar işteydi, evde baş kahraman Pamuktu. Onu her gün, akşamları kapıda karşılıyordu.
Baktı ki, Pamuk için güzel, huzurlu bir ev aramaya hiç gerek yok: Zaten o mükemmel, sevgi dolu, sabırlı sahibi kendisi olmuştu!
Gece uykusunda Pamukun koca yatağı kaplamasına, oyun saatine, sabaha karşı mırlar arasında uyanmaya göz yumabilecek gücü buldu.
Çünkü sevgi buydu: sever, göğüs gerer, pişman olmazdı. Çünkü o minik kediyi sevmemek imkansızdı!
Ve Pamuk da Elifi seviyordu…
Artık sabahları Elifi uyandırmıyordu. Yanına sessizce uzanıyor, uyanmasını bekliyordu.
Bazen bakışında Yeter artık, ne çok uyuyorsun, seni özlüyorum! der gibiydi…



