Bugün İstanbulda, evime olurundan erken döndüm, annemle babamdan kalan türlü yiyeceklerle dolu torbalar elimdeydi. Aslında çoktandır Serkana minik bir sürpriz yapmak istiyordum; ama beklediğim kucaklaşma ve içten karşılama yerine, bana market yolunu gösterdi. Sonrası ise tam bir kabus oldu.
Omzumdaki ağır çanta öyle bir sarktı ki, acıdan istemsizce inledim. Akşamdan beri belim zaten ağrıyordu; son iki aydır vücudumun vazgeçilmez misafiri olmuştu bu sızı. Yavaşça valizleri apartmanın önündeki yamalı asfalta bıraktım.
İçimden derin bir nefes çektim. Midemdeki minik, o sırada huzursuzca kıprandı. Altıncı aydayım, hiç de hafife alınacak bir dönem değil bu. Özellikle annenin yaptığı reçeller, ev yapımı peynirler, sandığını andıran çantalarla, Serkana sürpriz yapmak için üç gün erkenden İstanbula geliyorsan. Son yüz kilometre boyunca otobüste heyecandan camdan geçen her ağacı, tabelayı saydım, gözümü bile kırpamadım.
Şimdi Serkan ne yapıyordur ki? Muhtemelen benim çoktan eve, üstelik on dakika yürüme mesafesinde olduğumdan haberi yoktur. Eve varmaya kalan yollar bile sanki bitmek bilmiyor. Annemin o kadar özenle yerleştirdiği kavanozlar, ev yapımı zeytinler, pazardan toplanmış elmaları tarttıkça vallahi her biri birer taş gibi.
Elli metre kadar yürüyebildim. Sonrasında anladım; çantaları öylece çekiştire çekiştire artık yürümek mümkün değil. Belim titriyor, bir adım daha atarsam düşeceğim.
Cebimden telefonumu çıkardım ve Serkanı aradım.
Alo Serkan, ben geldim, dedim sessizce.
Elif? Sen misin? Ne oldu? Bir şey mi oldu? telaşlı bir şekilde araya girdi.
Aslında bir şey olmadı. Sadece, sürpriz olsun diye erken geldim. Bina önündeyim, inip beni alır mısın? Çantalar çok ağır, annem dünyaları koymuş gene.
Telefonda birkaç saniye süren tuhaf bir sessizlik oldu, aramızda sanki ince bir buz duvarı örüldü.
Elif, şimdi mi geldin? Neyse, neden haber etmedin? Perşembe diye konuşmuştuk…
Sürpriz yapmak istedim, kırıldım. Serkan, gel biraz bana. Çok yorgunum.
Bekle, sakın gelme! birden panikledi. Ah, yani… git ama… evde hiçbir şey yok! Bütün yemekleri bitirdim dün. Bak, yakındaki markete git, biraz dana eti, taze patates, al. Bugün işe gitmedim, evdeyim zaten. Sana güzel bir yemek hazırlayayım da, şöyle güzel karşılayayım seni.
Et mi alayım? gözlerimi devirdim. Serkan, ben hamileyim! Altı aylık, koca çantalarla sokakta bekliyorum!
Belim mahvoldu, yemek hazırlamaya, alışverişe halim yok. Evde gözleme var, yumurta var. Gel de, beni karşılasan daha iyi olur.
Olmaz, Elif, anlamıyorsun, iyice hızladı sesi. Her şeyin mükemmel olmasını istiyorum. Gözünü seveyim, hadi şuracıkta market var. Yeni et al, patates seç, gerekirse biri sana yardım etsin… lütfen! Bizim için ama!
Avuçlarımın kıpkırmızı olduğuna baktım. İçimi dayanılmaz bir burukluk kapladı.
Serkan, cidden iyi misin? Şu halimle beni alışverişe mi gönderiyorsun? Hem hamileyim, hem yorgunum…
Ben de hazırlıklara başladım! Şimdi gelirsem, her şeyim yarım kalır. Elifcim, çok istiyorum güzel bir yemek yapayım! 800 gram dana eti al, bir küçük patates filesi getir. Bekliyorum!
Sert bir şekilde telefonu kapattı, ben ise ekrana bakakaldım. Gözlerim doldu, neredeyse o ıssız durakta ağlayacaktım. Kucak dolusu sevgiye, sıcak ev ortamına ihtiyacım varken, alışveriş arabasının peşine düştüm.
Marketin loş ortamında epeyce yavaş ilerledim. Kasadaki görevli, yorgun ama bana acıyan bakışlar atıyordu. Et ağır geldi, patates posası ise neredeyse çekilmezdi. Marketten çıktığımda ellerimi hissetmiyordum, kancaya dönüşmüş parmaklarım vardı.
Telefon yine öttü.
Aldın mı? Serkan sanki her şey yolundaymış gibi konuştu.
Aldım, dişlerimi sıkıp asık yüzle cevapladım. Binanın önündeyim, aç kapıyı.
Dur! Sakın çıkma yukarı. Lütfen, bankta bekle. On dakika, bilemedin on beş.
Cidden mi? dayanamayıp bağırdım. Serkan, ayağım şişmiş, ayakta duramıyorum!
Sürpriz bitmedi! ısrar etti. Şimdi gelirsen olmaz. Lütfen, bankta otur, biraz hava al. Beş dakika, yemin ederim!
Yavaşça bankta sırıldadım, çantaları gürültüyle yanıma koydum. O sinirle et torbasını pencereden aşağı atmak istedim.
On dakika geçti, ardından yirmi. Tüm bedenim titredi öylece otururken. Belki şimdi içeri girsem… neyle karşılaşacaktım? Çiçek denizi, romantik kahvaltı? Tabii ki hayır… Her şey o yorgunluğuma, halime değmezdi.
Otuz beşinci dakikada apartman kapısı gıcırdadı, Serkan nefes nefese yanıma fırladı. Üzerinde tersinden giyilmiş bir tişört, alnı ter içinde, saçları karmakarışık.
Heey, geldin mi? gülümsemeye çalışırken çantaları aldı. Neden böyle sinirlisin? Baksana hava ne güzel…
Niye sırılsıklamsın? kısık sesle ayağa kalkmaya çalışırken sordum. Üstelik sabun kokuyorsun…
Az sonra görürsün! diye sevinçle yukarı çıktı.
Eve girdik. Serkan gururla kapıyı açtı, arkasında alkış bekler gibi durdu. İçeri girerken ağzıma çamaşır suyu ve marketlerde satılan o yapay okyanus esintisi kokusu doldu.
Odaya ve mutfağa bakınca fark ettim; ev ciddi anlamda tertemiz olmuş. Sandalyelerin üzerinde sürekli duran eşyalar gitmiş, halı yeni süpürülmüş, bazı yerlerde hâlâ nemli izler var. Raflar tozdan arınmış, benim biblolarım köşelere itilmiş.
Eee? Serkan adeta yeni basılmış bir 200 TL gibi parlıyordu. Beğendin mi? Sürpriz!
Yavaşça ona döndüm.
Yani tüm olay bu mu? dedim sessizce.
Yani, bu kadar mı? neredeyse elleri açıldı. Elif, saatlerce temizlik yaptım! Her yeri silip süpürdüm, tabakları yıkadım. Banyomuz cam gibi oldu. Sen geldiğinde işin ucunda bir tek huzur kalsın diye uğraştım, sen alışverişteyken ben deli gibi koşturdum.
Boğazımda bir yumru hissettim.
Sırf yer sileceğim diye… beni markete mi yolladın gerçekten?
Beni karşılamadın, sadece temizlik yapmak için…
Tabii ya! alkışladı. Hep söyleniyorsun evle ilgilenmiyorsun diye. Ben de dedim ki, bu kez farklı olsun. Sen erken geldin, ben de yetişemedim. Sanki teşekkür edeceksin gibi, o halde duruyorsun bana…
Serkan, hakikaten aklın yerinde mi? sesim çatladı, neredeyse çığlığa bağırdım. Yerler umurumda değil! Belim ağrıyor, elimde dev çantalar Çocuğumuzu taşıyorum Serkan! Benim tüm ihtiyacım, elimi tutup beni eve götürmen, şuradaki paspas değil!
O an yüzü kıpkırmızı oldu. Elindeki bezi lavaboya fırlattı.
Of, yine başladı! bağırdı. Beni beğendiremiyorum. Sabah beşten beri uğraşıyorum, karıma sürpriz hazırlıyorum. Ama geldiği gibi kavga çıkıyor! Ev pırıl pırıl, neredeyse düğün gününden bile iyiydi be!
Bu kadar zahmete değmez ki… hıçkırarak zor kelime çıkardım. Bankta yarım saat donduğumu, ayaklarımın ağrıdığını, ağzımda buruk bir tatla markette et aradığımı anladın mı? Senin için sürpriz değil işkence oldu bu!
Yani öyle mi? mutfağın içinde dönüp el kol sallamaya başladı. Affedersin, kusura bakma, ideal koca olamadım işte! Başkası mutlu olurdu her yer temiz, yemek hazır. Ama sen… Yalnızca kendini düşünüyorsun! Aman halim, aman belim…” Ben de yoruldum! Bütün gece gözüme uyku girmedi, seni düşündüm, sürpriz hazırladım!
Yüzümü ellerimle kapattım.
Gerçekten anlamıyorsun… yalnızca hıçkırıkla yanıtlayabildim. Benim iyiliğimi ikinci plana attın.
Oldu, sen geldin, erken geldin ama, sürprizi zamanında yapsam her şey harika olacaktı! Şimdi de ben suçlu oldum. Sen de nankörsün Elif, nankörsün…
Kapıyı çarpıp, yatak odasına fırladı.
Karnımda minik tekme attı; güçlükle bir sandalyeye çöküp, et poşetine bakakaldım. Serkan hâlâ dolaba kaldırmamıştı. İçimden mide bulantısı geçti.
On dakika sonra kapı aralandı.
Yemeği yapayım mı bari? dedi. Yoksa inat mı edeceksin?
Hiçbir şey yapma Serkan, başımı bile kaldırmadan fısıldadım. Sadece beni rahat bırak. Uyumak istiyorum.
Pekâlâ! diyerek kapıyı bir daha çarptı.
Yavaşça banyoya yürüdüm, aynada kendime baktım: solgun, gözaltı morluklarıyla dolu darmadağın bir Elif.
Otobüste dönerken hayalimde Serkanın sarılıp, Çok şükür, geldin deyişi vardı. Elbette… Yalnızca şöyle bir sarılsa…
Yıkanıp çıktığımda kavga yine başladı. Küçük, önemsiz bir detay için tekrar üzerime geldi.
O gün üzerimde ne varsa, onunla evden çıkıp doğrudan annemlere gittim.
Boşanmamı herkes engellemeye çalıştı: kayınvalidem, eltisi, akraba kim varsa… Serkan da her gün arayıp dönmemi istedi, hatasını anladığını söyledi. Ama ben kendi kararımı vermiştim artık: böyle bir eşle devam edemezdim, boşanacaktım. Evinin temizliğini, tek başına çocuğunun sağlığından üstün tutan biriyle hayat olmaz.




