Bizim köyün yanındaki Söğütlü Mahallesinde, tam derenin kenarında tek başına yaşayan bir kız vardı. Adı Ayseldi. Öyle sessiz, öyle silik ki Hani bazı insanlar olur ya, buradalar mı yoklar mı, anlamazsın. Gözleri hep yerde, ince örgülü küllü sarı bir saç, eski bir başörtüsü. Köyün postanesinde çalışır, mektupları ayıklar, yaşlılara emekli maaşı dağıtırdı.
Kimse Aysele pek yüz vermezdi. Bizim köyün delikanlıları, horoz misali, hep neşeli, lafı gediğine koyan kızların peşinde koşardı; parlayan, şen şakrak Aysel ise O başka.
O bahar bizim kooperatife yeni bir tamirci gönderdiler, adı Murattı. Uzun boylu, geniş omuzlu, kara kaşlı, gözleri kıvrak. Bir de, akordeon çalardır, sorma! Akşamları köy kahvesinin önüne çıkar, o akordeonu bir çalardı ki bütün kızların kalbi bir başka atardı. Ve Ayselin de yüreği ilk o zaman hop etti. Öyle bir hop etti ki, kızcağızın aklı başından gitti.
Ama nerede ona, bizim soluk benizli, sessiz kıza böyle bir yiğit? Muratın etrafında köyün en güzel kızları pervaneler gibi dönüyor; Aysel ise uzaktan bakıp iç çekiyordu, öyle ki insanın içi acırdı onu görünce.
Tam o günlerde köyde bir gariplik başladı. Aysele şehirden mektuplar gelmeye başladı. Zarflar süslü, kumaş gibi kaliteli, üzerinde bir erkek elinin iri, özgüvenli yazısı. Fakat Aysel zaten postanede çalıştığı için o mektupları ilk gören kendisi olurdu. Yine de köyde dedikodu çabuk yayılır başpostacı Nuriye Teyze sağ olsun, hemen dillendirdi tabii:
Bizim sessizin gönlü çalındı! Şehirli birisi yazıyor, sık sık hem de! Herhalde yakında kızımızı istemeye gelir!
Aysel bir başka yürür olmuştu köyde. Yanakları pembe olmuş, gözleri ışıldıyordu. Hatta güzelleşmişti bile. Sırtını dikleştirdi, saç örgüsüne atlas kurdele taktı. Elinde o mektupla caddeden geçerken sanki madalya taşır gibiydi.
Murat da bakmaz mı oldu? Arada sırada bir göz ucuyla süzerdi Ayseli. Erkekler böyledir: Bir kadının kıymetlisi olduğunu görünce daha çok ilgileri çekilir.
Ama zavallı Aysel, yavaşça bir girdabın içine sürükleniyordu. Bazen postanenin merdivenine oturur, mektupları usulca okur, kendince gülümserdi. Köylüler ise fısıldaşırdı: Talihliye bak ya!
İşte, bir gün köyde olay çıktı, hem de âniden, şimşek gibi. O akşam büyük bir eğlence vardı, her köylü kahvenin önündeydi. Akordeon çalıyor, gençler oynuyordu. Aysel de gelmişti o gece, kenarda yeni almış cıvıl cıvıl bir elbiseyle, omzunda bir çanta.
İki köyün yaramazı, Yaman ve Doğan abileri, iyice kafayı çekmişler, Ayselin çantasıyla şakalaşmaya başladılar. Çantanın kayışı eskiydi, kopuverdi. Tüm eşyalar, o mektuplar da içinde, yere döküldü.
Yaman hemen mektupları kaptı:
Aha millet, bakalım şu şehirli övdüğü bizim Aysele neler yazmış!
Ayselin benzi bembeyaz kesildi:
Yapma Yaman! Lütfen geri ver!
Ama nafile Yaman mektuplardan birini çekip çıkardı, yüksek sesle okumaya başladı:
“Sevgili Ayselim! Senin gözlerin mavi göller gibi”
Herkes sustu, dinlemeye başladı. Güzel yazılmıştı. Sonra Yaman birden durakladı. Zarftan başka bir kâğıt buldu; bakıp inceleye inceleye okudu.
Hey millet! Bakın bakın, burası komedi! diye bağırdı ve devam etti:
Her şey çizilmiş! Önce Sevgili Aysel, sonra karalanmış… Altında Canım Ayselim yazıyor, yine silinmiş! Burası karalama defteriymiş! Kadın kendi kendine yazar, siler, değiştirir! Kendi kendine mektup yazıyormuş!
Kahkaha tufanı koptu köy meydanında. Ayıplayanlar, Şuna bak, kendini nişanlı etmiş! diyerek iyice abarttı.
Aysel kalabalığın ortasında elleriyle yüzünü gizlemiş ağlıyordu. Omuzları titriyordu; öyle büyük bir utanç ki, yer yarılsa da içine girse. Ben o zaman daha gençtim, dona kaldım, ne yapacağımı şaşırdım.
Ve o anda müzik kesildi. Murat, o vakte kadar akordeonuyla köy kahvesinin önünde otururdu. Sessizce kalktı, adım adım aşağıya indi. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, taş gibi, ağır…
Sessizce Yamanın karşısına dikildi, elinden mektupları aldı. O bile bir şey diyemedi, sırıtması yavaşça silindi.
Murat mektupların hepsini toplayıp tozdan temizledi, sonra Ayselin yanına geldi. Aysel hâlâ elleri yüzünde, adeta yok olmaya çalışıyor.
Murat kolundan usulca tuttu, hem nazik hem kararlı bir şekilde ve tüm köye duyurur gibi yüksek sesle dedi ki:
Ne gülüyorsunuz be adamlar? İnsan mı görmediniz?
Sonra Aysele yavaşça:
Hadi Aysel, gel. Seni eve bırakayım. Akşam oldu zaten.
Birlikte yürüdüler. Meydanın ortasında, herkesin sus pus bakışları arasında, Murat arkasını dik tutmuş, bir elinde o çantayı taşıyor, diğer eliyle Ayselin kolunu bırakmıyordu.
O geceden sonra her şey değişti. Hemen olmadı elbette, Aysel uzun süre kimsenin gözlerine bakamadı. Ama Murat hep peşindeydi. Onunla işe gidip geldi, yanında oldu. Altı ay sonra düğünleri yapıldı.
Birbirlerine candan bağlı yaşadılar. Murat Ayselin bir dediğini iki etmez, adeta üzerine titrerdi. Aysel ise açılıp saçıldı, hanım oldu, üç oğulları oldu. Ve bir daha köyde kimse o akşamı ağzına almadı. Muratın bir bakışı, dedikoducuların dilini yutmasına yeterdi.
Yıllar geçti. Murat üç yıl önce kalp krizinden gitti. Aysel Hanım kendini iyice bırakmıştı, ben ara ara uğrar, tansiyonunu ölçer, çay içerim.
Bir gün yine otururken, sonbahar günüydü, yağmur damları çatıyı döver, sobada odun çıtırdar Aysel eski komodinin çekmecesini karıştırdı, içinden bir tahta kutu çıkardı, oyma işi, Muratın hediyesiymiş eskiden.
Kutuyu açtı, içinde eski sararmış zarflar; o mektuplar!
Bilirsin Ayşe Hanım dedi bana, sesi titriyordu, Ben hep zannettim ki Murat o mektupları atmış ya da yakmış. Sormaya da utanmıştım. O yalan yüzünden bir ömür başım eğikti.
En üstte bir zarf vardı, altında kareli bir kâğıt. O diğerleri gibi sararmamış, belli ki Muratın vefatından kısa bir süre önce yazılmış.
Aysel gözlüğünü taktı, okumaya başladı, göz yaşları yanaklarından süzülüyordu.
Bana uzattı, Oku şunu Ayşe. Gözlerim görmüyor. dedi.
Açtım, Muratın o dağınık yazısı şunları söylüyordu:
Ayselim. Şu kutuyu buldum, saklarken elime geçti. Beni affet, yaşlanmış akılsız adamı. Yıllarca sustum, senin o akşamdan utandığını gördüğüm için, daha da üzmek istemedim. Meğer yanlış yapmışım, o yükü sırtından almak gerekmiş. O gün köy kahvesinde anladım mektupları senin yazdığını. Zaten imzanı makbuzlardan ezberlemiştim. Niye gülmedim biliyor musun? İçim acıdı, dedim ki; bir insan kendi kendine güzel sözler uyduruyorsa, ne kadar yalnız olmalı? Ve biz erkekler nasıl da körüz, böyle bir gönlü göremedik. O mektuplar sayesinde senin değerini anladım. Olmasalardı, belki hiç yüzüne bakmazdım, fark etmezdim mutluluğumu. Sen her zaman benim gözümde en güzeldin. Muratın.
Sonra ikimiz ağladık, burnumuzda korvalol kokusu, mutfakta kurutulmuş elma rayihası ve köyümüzün o acı, içten bağlılığı Onun bir umutsuzluktan yalan söylediğini, ama Muratın o yalandaki yalnızlığı, acıyı görüp Ayseli ısıttığını düşündüm. Hayat boyu avuttu.
Şimdi o kutuya bakınca hep şunu düşünüyorum: Kim, aşkı için saçmalamayan taşlasın ilk taşı Kim bilir hangi aşk susuzluğu insanı böyle şeyler yapmaya iter.




