Çirkin Ayşe
Allah aşkına, bu mu erkek yani?! Bir yanlışlık olmalı! Ayşe kendi göremiyor mu, kiminle evlenmek üzere olduğunu?! Ufak tefek, sıska, bir de Allah affetsin, pek çirkin!
Ama abartma da bu kadar! Boyu kısa, doğru… Eee ne olmuş yani? Yüzden ekmek yenmez! Ayşe de öyle aman aman güzel değil hani.
Orası da doğru. Ama düşün, ya çocukları nasıl olacak?! Vah vah!
Yeni anneler, apartman girişindeki bankta, uyuyan bebeklerine sevinçle bakıp dedikodu yaparak zaman öldürüyordu. Neredeee, daha Ayşenin çocukları dünyada yokken, onlar kendi bebekleriyle pek mutlulardı!
Ayşe ise, arabadan nişanlısının annesi için getirdiği market torbalarını indirirken, komşularına gülümsedi, ardından telaşla döndü:
Emir, canım, yorulmadın mı? Ver bana, ben de taşıyayım! diye niyetlendi ama Emir torbayı bırakmadı.
Ayşecik, sen en iyisi apartman kapısını tut! Ağır iş kadına gelmez. Sakın!
Banktaki komşu teyzeler yine göz göze geldi.
Vay canına, görüyor musun? Kadına ağır iş yaptırmak yokmuş! Hepsi evlenene kadar böyle ince düşünceli! Evlenince görürüz bakalım bu Emir miymiş kahraman?
Ayşe ile Emir çoktan apartmana girmişti bile ama teyzeler hala ikisinin boyunu, kilosunu, yüzünü, Emirin arabasını ve Ayşenin yürüyüşünü çekiştiriyorlardı. Ne var yani, dedikodu kadar kolay iş mi var?
Ayşeninse dedikoduyla uğraşacak hali yoktu. İki haftadır göremediği annesine yetişmeye çalışıyordu. Önce iş gezisi, sonra düğünden önce evi yetiştirme telaşı… Annesi kendisini tembihlemişti: Kendine dikkat et, boşuna gelme, buzdolabı dolu, telefon çekiyor, düğüne az kaldı, acele etme! E bu kadar yapılacak şey varken, insan nasıl yetişir ki?!
Ama Ayşe dayanamadı işte. Hiçbir zaman annesinden bu kadar uzun ayrı ve uzağa kalmamıştı. Heyecanını kontrol etmeyi hâlâ öğrenememişti.
Ayşe, annesi Meryemi 35 yaşında doğurmuştu. Burnu uzun, şekilsiz ve çirkin biri olan Meryem, küçük bir bakkalda kasiyerlik yapardı. Herkes ondan ümidi kesmişti bile: Klasik evde kalmış, ne çocuğu yahu?
Ama Meryem ne yaptı dersiniz, küçük kasabadan kalktı, tatile gitti ve dönerken yanına damat getirdi. Hem de öyle böyle değil, alanın en yakışıklısı. Uzun boylu, heybetli, ela gözlü. Meryem, yanında sanki gri bir fare; kocası ise kocaman, pofuduk kürk giymiş bir aslan gibi duruyordu. Yani, tam zıddı.
Ama ne oldu biliyor musunuz? Meryem, kocasından sonra şık şıkır şıkır giyinmeye, saçını kestirmeye ve hatta arkadaşlarını uzak tutmaya başladı. İçini ve dışını güzelleştirdi resmen.
Yakın arkadaşı hiç olmamıştı. Uğraşamadı bir türlü. O da isterdi tabi cana yakın olmak, ama insanlar Meryemi öyle çirkin buluyordu ki, ne sohbete ne de piste alırlardı. Kim gözünün önüne moral bozmak isterdi ki?
O yüzden, arada sırada uğrayan, genellikle Meryemden torpil isteyen, piyasaya yeni gelen mallardan kendisine ayırtan birkaç dostla da arası açıldı zamanla. Hiç üzülmedi. Dedikodu dedikodudan beterdi sonuçta. Nereden çıkacağı belli olmazdı. Meryem, pekâlâ biliyordu, herkes kocasının ona layık olmadığını konuşacaktı. Boşan, yazık sana! diyen bile çıkacaktı. Hatta işin suyunu çıkarıp yalan da katacaklardı. Bu sebeple evi adeta kale gibi korudu, kapılarını sadece aileye açtı. Mutluluğunu kaybetmek istemiyordu.
Boşuna korkmuştu aslında. Kocası Ali, ondan başka kimseyi görmek istemedi ki zaten. Ona göre güzellik sudan ibaretti; yılların atasözü boşa çıkmıyor demek ki! Ali, anne-babasız, içkiye düşkün bir nineyle büyüdü; hayatta zorluk nedir, herkesten iyi bilirdi.
Ailesini erkenden kaybetmişti. Daha üçünü doldurmadan, babası bir arkadaş düğününden sarhoş dönerken arabayı ağaca sürmüştü. Annesiyle birlikte hayatını kaybettiler.
Ali, kendini kimsesiz, yaşlı bir ninesinin eline kalmış buldu; kadın da tek oğlunun acısına dayanamayınca, ufak ufak içmeye başladı, sonra hızını alamadı. Küçük Ali sekiz yaşında yemekte para ayırıp çorap ütülüyor, okula yaşlı ve dağınık gitmemek için elinden geleni yapıyor, derslerinde başarılı olmaya çalışıyordu. Yakışıklılığı ona sadece dert oldu; çocuklar arasında hemen dikkat çeker, yetişkinlerin gereksiz ilgisinden kaçamazdı.
Hırçın ve inatçı bir çocuk oldu haliyle. Niye olmasın? Teyzesine şakacıktan bir tebessüm işlemiş biri bile yoktu hayatında. Sanki herkes onun güzelliğine yazık der ama bir kere de, Bu çocuk ne yapıyor, iyi mi? diye sormazdı.
Bir tek mahalle fırınındaki kasiyer abla ona insan gibi davranırdı. İki çocuğunu kendi başına büyüten, çocukluğunu yurtlarda geçiren, evinde belki para olmayan ama tertemiz sofrada patates kızartıp, çayına bal katan bir kadındı. Balı da komşusu, arıcı getirirdi.
Ay, sağ ol kuzum! Ne kadar borcum oldu?
Olur mu öyle şey, Allahtan! Kendin insan gibi davranıyorsun, ben de istemez miyim iyilik yapayım? Hakkımı yeme!
Her gün ekmek almaya gelen Ali, yanında bir de ufak poğaça alırdı.
Okulda ye şunu! derdi kadın, eliyle Alinin saçlarını okşardı.
Bu şefkat, sırf ona ait olan, Alinin yüreğini ısıtan tek şeydi. Başta poğaçayı istemez gibi yaptı ama sonra anladı ki, reddettiği zaman o iyiliği yaptığı kadını üzüyor. Bundan sonra teşekkür edip gönlünü hoş tuttu. Okuldan sonra fırına gitmeye başladı; zamanla, o kadını adeta ikinci annesi bildi.
Sonra hayat başka türlü yolunu çizdi. On beşinde ninesi rahmetli oldu. Kalbi dayanmadı. Kadın fazla düşünmeden, Sen benim oğlum gibisin, ileride de kanuni olarak oğlum olursun diyerek Ali’yi evlat edindi.
Böylece Alinin de bir ailesi oldu anne ve ağabeyler. İnsanın ailesi olunca içindeki öfke de çözülüveriyor, şefkat yürekte yer edince kötü huylar kayboluyor demek ki.
Teknik oku bitirdi Ali, çalışmaya başladı, ninesinin evine tadilat yaptı, ama ne hikmetse özel hayatı bir türlü yoluna girmedi. Kızlar önünü kesip tanışmak isterdi, ama sonrasında hep bir bahane bulup ortalıktan kaybolurdu. Alinin hoşlandığı biri ise lafı uzatmadan şunu dedi:
Olmaz Aliciğim, ciddi bir ilişki istemem seninle. Çok yakışıklısın! Gidersin, bırakıp gidersin beni. Hele varsa, bir çocukla ne yaparım?! Tüm kızlar sana aşık. Seç beğen al. Bana kalmazsın.
Yine içindeki o eski hırçınlık depreşti; ama nereye sırtını yaslaması gerektiğini biliyordu.
Oğlum, bu ondan değilmiş, nasibin daha ortada dolaşıyor, seni bekliyor. Umudunu kaybetme! Umut olmadan hiçbir şey olmaz. Bekle, olacak her şey!
Kadın, üvey annesi, ona nasıl konuşması gerektiğini daima biliyordu. Ali kendini toparladı ve “Beklemeyi bilirim, gerisi gelir” dedi.
Ama yıllar geçti, o biri çıkmadı. Ali yavaş yavaş karamsarlaştı. Kadın tekrar işin içine girdi, Deniz görmediysen görmelisin, deyip tatile gitmesini sağladı.
Oğlum, deniz bambaşka bir şey! Bazen hırçın, bazen şefkatli, her daim farklı! Gör de kendin anla! Ben anlatamam…
İşte o tatil Aliyi, Meryemle tanıştırdı. Fırtına sonrası dalgaları izleyen, korkunç sade, ince bir kız… Kimse bakmıyordu ona, Ali ise gördüğü anda dili tutuldu. Meryem üvey annesine çok benziyordu. Tanıyınca, hayat ona bir şans daha veriyordu. Meryem, o kadar iyi kalpli, sevecen biriymiş ki, Ali İşte bu! Yıllardır beklediğim buymuş! dedi kendi kendine.
Tabii, fırsatı kaçırmadı.
Kızları Ayşe doğunca, Ali ve Meryem onu o kadar çok sevdiler ki, bazen kendileri bile korktular.
Ya şımartırsak Ali?! Aman ha…
Olmaz, kızım akıllı! dedi Ali kızının başını öperek.
O kadar inandı ki buna, Ayşe de uslu, başarılı bir çocuk olmanın yolunu tuttu zaten.
Annesine çekmiş! şakalaştı kadıncağız, Ayşeyi severken. Böyle düzgün, iyi kızı dünyada bulamazsın! Kıymet bil oğlum, evde aşk varsa, başka şeye bakılmaz!
Ali, üvey annesi ve ağabeyleriyle çok iyi anlaştı. Hastalandığını ilk ağabeylerine söyledi. Dert etme, çözeriz! deyip işe koştular. Kısa süre sonra doktora götürdüler, korkutucu haberi alıp moralinin bozulmasına izin vermediler:
Çocuğun var kardeşim, biz varız yanında! Tıp ileride.
Mücadele uzadıkça uzadı, tam on yıl savaştı Ali. Doktorları bile direncine şaşırıyordu:
Başkası pes ederdi, senin gibi direneni görmedik…
Ali ise güç bulduğu yeri biliyordu: Meryem ve Ayşe. Okul çıkışı, kızı koşa koşa hastaneye gider, yemeğini yedirirdi.
Canım istemiyor kızım…
Ye babacığım… Gerçi çorbayı tuzlu yaptım, annem ağladı pişirirken. Ama söyledim ona, Ağlama anne! Yakında babam iyileşecek ve aramıza dönecek! Dedim mi güzel dedim mi?
Çok güzel dedin kızım… Öyle olacak…
Her seferinde Ayşenin ve Meryemin sevgisiyle eve dönerdi Ali.
Sonunda Ali, sessiz sakin, evinde Meryemin omzunda veda etti hayata. Meryem gün ağarana kadar onu sarılıp hatıralarda dolaştı:
Aliciğim… Şikayetim yok! Ne günler gördük! Ben çok mutluydum seninle, sağ ol…
Sabah olduğunda, Ayşe anne-baba odasına uğrayınca, incecik bir feryat yükseldi; sanki küçük bir kuş avuçta sıkışmış gibi…
Kızım, sessiz ol… Artık babanın canı yanmıyor. O, şimdi iyi… Ağlama… Meryem gözyaşlarını tutamadan sarıldı kızına. Ben buradayım, merak etme…
Ayşe ve Meryem yalnız bırakılmadı. Ağabeyler uğradı, üvey anne arada geldi. Aile birbirine daha çok kenetlendi; çünkü böyle acının altından tek başına kalkılamazdı.
Yıllar geçti. Ayşe büyüdü. Her geçen yıl aynaya bakası gelmedi. Güzel olmadığını gayet iyi biliyordu. Çocukken burnuma bir şey mi yapsam, gözüm büyür mü, hatta havuç yemekten bile medet umardı ama kar etmedi.
Okulda dalga geçtiler. Meryem kızına sarılıp hep fısıldadı:
Sen gör bak, kim daha mutlu olacak! Zamanı gelince…
Ayşe liseden çıktı, üniversiteyi kazandı ama orada da kimse onun sessizliğini ve iyiliğini fark etmedi. Güzel ve girişken kızlar prim yaparken, Ayşeden herkesin tek derdi, sınav öncesi notlarını almak oldu. Notları hep örnek gibiydi, çünkü derste sağa sola bakmıyordu. O da biliyordu, kendi halinde olmanın dezavantajlarını.
Ne yapacağız anne? dertlendi Meryem; kızı çok iyi uzman, kariyeri var ama özel hayat, sıfır.
Ne mi? Denize yollarız! dedi üvey anne Valide. Bir kere işe yaramıştı, bakarsın yine olur! Ne dersin?
Bence de! Ama Ayşe yalnız gitmez. İnadından!
Hep birlikte gideriz. Çoluk çocuk, gelin damat, koca aile. Orada sıkılır bizden kaçar diye düşünüyorum. Geçen yazlıktan şehre kaçmıştı hatırladın mı? Bizim afacanlar herkesi delirtiyor! Bir tek o dayanıyor!
Hadi bakalım, hazırlanalım! dedi Meryem.
Ama kaderin planı farklıydı.
Ayşe denize gitti ama ailesinden uzaklaşmaya hiç niyeti yoktu. Israr ettiler, direndi:
Yalnız başıma gezecek halim yok!
Aile de elinden bir şey gelmeyeceğini anlayınca pes etti.
Olan oldu; kader oyununu kurdu. Ayşe tatil dönüşü, şehrin ortasında, apartmanın önünde yağmura yakalandı. O narin yeni rugan ayakkabılar gitti tabii. Çıplak ayakla, annesi endişelenmesin diye eve koşarken, yanından geçen bir araba koca bir su birikintisini suratına boca etti.
Vay canına! diyebildi sadece Ayşe.
Ama kahkaha öyle bir koyverdi ki, arabadan inip özür dilemek isteyen şoför Emir, onu seyretmekten konuşamadı.
Kader, Bir iş daha bitti, deyip başka maceralara yelken açtı. Ayşe ve Emirin her şeyi güzel olacak, belliydi.
Gerçekten de öyle oldu.
Birkaç yıl sonra, aynı komşu teyzeler, büyüyen torunlarına göz kulak olurken, apartmana Emirin arabası yanaşınca yine başladılar fısıldaşmaya:
Şunun giydiği kürk mantoya bak! Benimki laf anlamıyor, Ayşeye helal olsun!
Yok artık!
Ona kürklü mont hiç yakışmıyor! Hiç…
Ah sen yok musun! Gözün aç, dilin zehir! Ne olurdu da Ayşenin mutluluğu seni huzursuz etmese! Kocası pek yakışıklı olmasa da, adam can gibi! Kadınına, çocuklarına düşkün! Hem niye mutsuzsun ki?
Mutsuzum! Niye bazılarına her şey, bazılarına hiçbir şey, anlamıyorum! Hangisi güzel, hangisi çirkin belli değil. Bak, Ayşede ne güzellik var, ne yakışıklılık, ama çocukları maşallah melek gibi! Nereden geliyor bunlar?
Deveden! Annem hep derdi, Ayşenin babası maşallah yakışıklıydı. Genetik işte!
Uydurma! O zaman Ayşe niye bu kadar iyi huylu?! Ne desen gülüyor, ne yapsan teşekkür ediyor, hatta kimseye laf bile söylemiyor! Hiç mi dargın değilsin dünyaya, doğuştan güzellikten mahrum bırakılmışsın diye?
Olmalı, ama şart değil! Keşke sen de az kıskansaydın, bakardık ne oluyorsun!
Hadi ya! Ben ona bakıp hayat dersi mi alacağım?!
Nasıl istersen! Kıskançlıkla diş gıcırdatmak daha iyi elbet!
Ayşe ise bu konuşmalardan bihaber. Çocuklara yetişmekten fırsat bulamıyor ki başkalarına kafayı taksın. Annem yaşlanıyor, Valide İstanbula taşınıyor, dede inşaat yardımı bekliyor, çocuklar hiç yerinde durmuyor.
Hadi Sarp, Hande! Eve! Babanız fırından börek getirdi, hadi çabuk!
Ve akşam yine başlar: biraz dertleşme, biraz gitarla şarkı, torunlara ninni…
Hayat devam eder…




