Bir İnsanı Kaybetmek

İnsanı Kaybetmek

-Zehra, gidiyorum ben. – diye yabancı, renksiz bir sesle öksürerek söyledi Halil.
-Garaja mı? – diye refleksle mırıldandı Zehra, kocasına kısaca göz atarak.
-Hayır. Zehra, ben senden gidiyorum. Başka bir kadına…

Yarı soyulmuş patates parmaklarının arasından kayıp düştü ve sekerek, neşeyle masanın altına yuvarlandı. Zehra bir süre bu kaçışı izledi, söyleneni anlamlandırmaya çalıştı, sonra aniden döndü, kocasına dik dik baktı. Nihayet sözlerin anlamı ona ulaştı. Dışarıdan bakınca taş gibi dingin, vurdumduymaz görünüyordu; oysa içinde bir duygu çığının felaketi kopmuştu. Hisleri yıkılmış, altında her şeyi – sevgiyi, neşeyi ve gerçekleşmeyen umutlarını – gömmüştü

-Kim peki o kadın? – dedi Zehra, kendini zor tutup bağırmamak, üstüne atlamamak için mücadele ederek.
-Bilmiyorsun Zehra. Ama o O çok farklı Her şeyimiz gerçek, anlıyor musun? Beni yarım kelimeden anlıyor, çok ortak yanımız var. Çok! – diye heyecanla anlatıyordu Halil, Zehra ise zihninde patates soyacağı ile ona dürtükler yapıp, acıdan dans edişini izleyip sinsi bir keyifle gülümsüyordu…
-Ee, demek sonunda kendi mutluluğunu buldun. Tebrikler. – dedi Zehra bunun yerine, ellerini ve soyacağı musluğun altına tutarak – patates işi de bitmişti. – Detayları bilmem şart değil. Serbestsin. Git. Yemek davetim yok, sanırım seni çoktan bekliyorlar zaten

Halil bir iç geçirdi, sevinç mi üzüntüden mi bilinmez ve yatak odasına gidip valiz toplamaya başladı. Zehra ise ayağa tutunarak düşmemeye çalıştı, ellerinin beyazlaşan eklemlerine bakarak. Aklında iki dilek vardı: Ayakta kalmak ve onun bir an önce gitmesi

-Ben şey, gidiyorum o zaman, tamam mı? – diye ürkekçe kapıya çekildi Halil. Zehra döndü, bakışları sakindi hatta huzurluydu. Halil şaşırmıştı, gözyaşları ya da suçlamalar beklerken karşısında anlamsız bir kayıtsızlık görünce. Homurdanarak mutfaktan çıktı.
Zehra kapının kapanışını bekledi ve bitkin bir şekilde yere yığıldı. Elini acıyla ısırdığı için çığlık atmadı ama kederle inledi. Yaralı bir hayvan gibi, hiç şansı kalmamış Yaşamak için umudu kalmamış bir can Ancak saatler sonra, sesi kısılarak ve yüzü şişmiş halde, odasına sürünerek yatmaya gitti. Dünyası karardı

Zehra gece yarısı uyandı; onu derin bir hüzün bastı. Tanıştıkları günü anımsayarak daldı geçmişe. Genç, deneyimsiz bir kızken, tayiniyle İzmirin kenar bir ilçesine varmış, ilk hafta arkadaşlarıyla dansa gitmişti. O gece Halille karşılaştı. Halil, parktaki güvenlikten birkaç gençle oturuyordu.

Uzun boylu, geniş omuzlu, yüzünde devasa bir gülümsemesi vardı Halilin. Zehra ona bir bakış attıktan sonra nutku tutulmuştu. Ve anlamıştı, işte bu, sonsuza dek kaybolmuştu. Halil ise ona biraz alaycı, yukarıdan bakıyormuş gibiydi Ama ince, ışıl ışıl bakışlı kızı o da beğenmişti ve aynı akşam eve kadar eşlik etmeyi teklif etti. Bir daha da ayrılmadılar.

Neredeyse her gün buluştular. Üç ay sonra nikâh için başvurdular. Yazın, gürültülü, gençlere yakışır bir düğün yaptılar. Önce lojmanda yaşadılar. Zehra ilk çocukları doğurduğunda, kendi iki odalı evlerini tuttular. Mutluluklarını anlatmaya kelime yetmezdi. Ve en önemlisi, birbirlerini gerçekten sevmişlerdi. Hani biri diğerini gözünden, dudağından, hatta sırtından bile anlayanlardandı onlar. Hiç kavga etmediler, şaşırtıcı ama gerçekti bu. Öyle insanlar vardır ya, tam denk gelir, bulmacanın parçaları gibi; artı ve eksi, yin ve yang misali.

Geçen hafta evliliklerinin otuz altıncı yılı dolmuştu. Ve şimdi en korkuncu, otuz yedincinin olmayacak olması Bunu düşününce Zehra yine ağladı. Artık sessizce, acı bir ağız tadıyla, sanki mutluluklarının ve aşklarının sonuna ağıt yakar gibi

Sabah, Zehranın ruhu gibi, bulutlu ve kasvetli doğdu. Kalkmak lazımdı ama; kocaman ev, upuzun işler. Her şey bakım istiyordu. Bir parça şekerle çay içti, başka da bir şey geçiremedi boğazından. Temizlik yaptı, tavuklara yem verdi, keçiyi bahçeye çıkardı, yerleri sildi, dün biriken bulaşıkları yıkadı. Tüm işleri deli gibi, kendine düşünme fırsatı bırakmazcasına bitirdi. En büyük mesele ise, çocuklara olanları nasıl anlatacağını bilmemekti. Oğlu Buraka ve kızı Deryaya… Ancak öğlen vakti cesaretini topladı.

-Anne, yok artık; ciddi olamaz! Ne demek başkasını bulmuş? Hangi kadın? Anne, bu bir şaka mı Hemen gelelim mi, bak hiç düşünmem, hemen çıkar geliriz… – diye telaşla konuştu Derya.
-Hayır, hayır Deryam, gelmeyin! Ne yapıyorsunuz, siz deli misiniz? Senin dokuzuncu ayın, bu stres sana yaramaz. Ben hallederim. Sonuçta kimse ölmedi.
Oğlu ise öfkeliydi. Telefonda küfürler savurdu, neredeyse tükürecekti. Zehra onu bile mahcup etti, Yavrum, babanı aşağılayıp durma, bak olur böyle şeyler, hayat bu, dedi. Anlaştılar, Burak hafta sonu ziyarete gelecekti…

Çocuklara haber verince Zehra biraz rahatladı. Antreden geçerken aynada kendine bakarken yakaladı gözlerini. Karşısında ev sabahlığında, makyajsız, şişmiş gözlü, çatlamış dudaklı, tombul bir kadın vardı.

-Eeh Elbette genç bir kadın bulmasına şaşırmamak lazım. Bak ne hale gelmişim. Şişmanlamışım, saç baş darmadağın, manikür yok, makyaj desen yok. O kadın da kesin güzeldir, ben ise kendimi çoktan unuttum. Önce çocuklar, eş, torunlar Sonra tavuklar, bahçe… Ehh… – diye yüzünü avuçladı, mahzun bir iç çekişle, kocasını ve yeni kadını gözünde canlandırarak.
Son yılı düşündü ve birden her şey netleşti. Zorlu bir yıl geçirmişlerdi. Kızının sıkıntılı hamileliği, oğlun torununun doğumu, sürekli koşturmaca, ev işleri Tüm vakti buna gidiyordu ve Halil, çoğu akşam yemeklerini yalnız yemeye başlamıştı. Zehra torunlarla haşır neşirken Halil de haftasonlarını yalnız geçiriyordu. Demek ki o zaman doğdu yeni heyecanı. Halilin uzaklaştığını, büsbütün yabancılaştığını sonradan fark etti. Ama ya işin içinde değildi ya da görmek istememişti…

Zehranın günleri Halilsiz geçti. Önce zordu. Sonra biraz kolaylaştı. Çocuklara, babalarını suçlamayın diyordu. Onları bırakmadı ki; iyi bir baba, torunlarını da sever. O yüzden meselenin onlara bulaşmasını istemiyordu. Çocuklar biraz homurdanıp söz verdiler. Neyse, Zehra için bu da yeterliydi. Zamanla biraz rahatladı. Üstelik üzülmeye de vakti olmuyordu. Tümüyle işlerle meşguldü, torunlara da bakıyordu. Emekliydi ama yine iş buldu. Kilo verdi, saç modelini değiştirdi, daha iyi görünmeye başladı. Gün geldi, eskiden uğramayan bir gülümseme yine yüzünü süsledi. Ne yapsın? Hayat devam ediyordu.

Altı ay sonra, bilinmeyen bir numaradan bir telefon. O sese, biraz unutulmuş olmasına rağmen, o kadar yabancı gelmedi.

-Zehracığım Sevgilim Affet beni, geri al. Sensiz yapamıyorum. İlk iki ay kendimde değildim ama sonra dayanamadım. Gözümü her kapadığımda sen çıkıyor karşıma Beni geri almaz mısın? – diye ağlayarak yalvardı Halil.
-Hayır. Almam seni. Git genç sevgiline dön. Çok ortak yanınız var ya hani. Ben de sensiz hiç fena değilim. – dedi Zehra, kısa keserek telefonu kapadı.
O günden sonra başladı Halilin akşam telefonları, uslandırmak için tatlı diller dökmeleri.

-Zehra, biz artık yaşlandık. Şu saatten sonra neyi paylaşamıyoruz ki? Şeytana uydum, olur böyle şeyler. Sizi seviyorum, ailemi seviyorum; Burakı, Deryayı, torunları Sizinle olmak istiyorum.
-Seni tutan mı var Halil? Çocuklarını torunlarını sev. Onlar senden kopmuyor. Ama benden vazgeçersin. O iş bitti. Kırık bardak yapışmaz, uğraşma. – diye kesin konuştu Zehra.
Çocuklar, ilk başta babalarına kızgınken, sonradan Halilin safını tutmaya başladılar.

-Anne, babam perişan oldu. O çok pişman, herkesin başına gelir. Belki affedersin diye… – diye çokça rica etti kızı Derya.
-Aynen anne, affet işte. Ne takıldın, boş ver; seviyorsun onu zaten. – diye kardeşini destekledi Burak.
-Yok, yok, olmaz. Bitti o iş. Benden bu kadar. Anlamıyorsunuz; ondan sonra birlikte yaşayamam. Hep ihaneti hatırlarım.
Zehra böyle yaşadı. Çalıştı, evini çekip çevirdi, çocuklarla görüştü. Torunlarını baktı. Ve hepsi Halilsiz geçti.

Halil ise o genç sevdiğiyle ayrıldı. Kendi yaşlı annesinin yanına taşındı. Zehraya karşı özlemi, pişmanlığı büyüdü. Eski günleri rahmetle yad etti. Yaptığına yüzlerce kere lanet etti. Ama iş işten geçmişti, artık düzeltemeyeceğini biliyordu. Böyle yaşamak zorundaydı

Bir gün Halil kararını verdi. Zehranın evine gidip, ayaklarına kapanacak, af dileyecek. Belki acır, affeder, geri alır. Olmazsa da en azından ona, canından çok sevdiğine bir bakardı

Üstünü başını düzgünce giydi, yola çıktı. Vardı. Kapısına vurdu, kimse açmadı. Meğer Zehra gece vardiyasına kalmış, evde değildi. Halil yine de biraz bekleyip, verandadaki bankta uzandı. Uyku öyle bir basmıştı ki, uzun zamandır ilk defa bu kadar gevşek uyudu. Belki de eski evinin duvarları ve yorgunluk etkilemişti.

Zehra sabaha karşı eve döndü. Manzara karşısında şaşkındı. Halilin nefes alıp almadığı belli değildi, yüzü ay ışığında bembeyaz görünüyordu. Elini itti, tepki yok. Omzuna vurdu, yine cevapsız. Tuttu, silkeledi, Halilden çıt yok.

-Aman Allahım Eyvah bana, eyvah! Halilim, sevgilim, kime bıraktın beni, kimin için gidiyorsun Ben şimdi sensiz nasıl yaşayacağım, sevgilim – diyerek kocasının göğsüne kapanıp ağlamaya başladı
Ama birden Halil onu omuzlarından kavrayıp öpmeye başladı!

-A demek aşkın, madem sevgilim dedin! Ben de seni seviyorum Zehram. Ne olur affet, sensiz yaşayamam. Vallahi – dizlerinin üstüne çöküp elleriyle yüzünü kapattı.
-Allahın cezasi! Kurnaz seni! – diye Halilin sırtına vuruyordu Zehra. – Vallahi ölmüş zannettim. Sanırım bir şey yaptı kendine, ölmeye geri geldi sandım. Gezdin mi bolca? Al bakalım!
O günden sonra Zehrayla Halil barıştı. Hayatları eskisinden güzel oldu. Sevgileri katlanarak arttı. Çünkü anladılar ki, insanı kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu yaşayınca, affetmek gerektiğini de biliyorsun. Gurur her zaman iyi değildir. Kişi kötü bir şey yapsa bile, yüreğinde küçücük bir köşe ayırmak mümkündür. En önemlisi, şu an sahip olduklarımızı kıymetini bilmek gerek; kaybedilen mutluluğun yasını tutmak değil. İşte böyle bir hikaye Mutlu sonlu!

Rate article
Lifequest
Bir İnsanı Kaybetmek