Gece yarısına doğru telefon çaldı. Derya tam da kocasının derin nefesiyle uykuya dalmak üzereyken, telefonun tiz sesi onu irkiltti. Kalbindeki huzursuzluk arttı; bu saatte iyi bir şey beklenmezdi.
— Oğuz, — diye hafifçe dürttü kocasını. — Oğuz, uyan! Telefon.
Oğuz birden yatakta doğruldu, ahizeyi kavradı. Derya, kocasının yüzündeki değişiklikleri dikkatle izliyordu; saniye geçtikçe gitgide solgunlaşıyordu.
— Nasıl yani… ne zaman? — diye kasvetli bir sesle sordu. — Evet… anladım. Şimdi geliyorum.
Oğuz yavaşça telefonu yerine koydu. Parmakları titriyordu.
— Ne oldu? — diye fısıldadı Derya, ne yazık ki başlarına gelenin geri döndürülemez bir şey olduğunu hissetmişti.
— Cem ve Nazlı… — yutkundu Oğuz. — Kaza. İkisi de. Olay yerinde.
Odadaki sessizliği sadece saatın tıklaması bozuyordu. Derya, kocasına bakıyor ve inanmakta güçlük çekiyordu.
Daha önceki gün, mutfakta hep beraber oturmuş, çay içmişlerdi. Nazlı yeni kek tarifini paylaşırken, Oğuz’un üniversite yıllarından beri en iyi arkadaşı olan Cem, balık avı hikayeleri anlatıyordu.
— Ya Zeynep? — diye aklına geldi Derya’nın birden. — Aman Tanrım, ya Zeynep ne yapacak?
— Evde, — Oğuz aceleyle pantalonunu giyerken yanıtladı. — Gitmem gerekiyor, Derya. Orada… tanıma işlemi falan var.
— Ben de seninle geliyorum.
— Hayır! — Oğuz aniden döndü. — Elif tek başına kalır. Onu gece yarısı korkutmanın anlamı yok.
Derya başını salladı. Kocası haklıydı — on iki yaşındaki kızlarını bu trajediye karıştırmanın bir anlamı yoktu. En azından, şimdilik.
Bütün gece gözüne uyku girmedi. Evde dolandı durdu, sık sık saate baktı. Uyuyan Elif’e göz attı — yanaklarının altında avucunu koymuş, kırmızı saçları yastığa yayılmıştı. Ne kadar masum, ne kadar savunmasız görünüyordu.
Oğuz sabaha karşı döndü — bitkin ve kızarmış gözlerle.
— Her şey doğrulandı, — dedi yorgun bir sesle, bir koltuğa yığılırken. — Kamyonla çarpışmışlar. Şansları yoktu.
— Peki ya Zeynep’e ne olacak? — diye sordu Derya, kocasının önüne bir fincan sert kahve koyarken.
— Bilmiyorum. Sadece köyde yaşlı bir ninesi kalmış. Çok yaşlı, zar zor yürüyor.
Sessizlik çöktü. Derya, gri ve soğuk bir şafakta pencereye baktı. Zeynep, Oğuz’un vaftiz kızıydı ve Elif’e akran bir kızdı. Sarışın, sessiz bir kız çocuğuydu, hep biraz kenarda duruyordu.
— Biliyor musun, — dedi Oğuz yavaşça, — düşünüyorum da… Belki de onu yanımıza alsak?
Derya birden döndü:
— Ciddi misin?
— Neden olmasın? Evde yer var, boş bir oda var. Ben vaftiz babasıyım sonuçta. Çocuğu yurda vermek mi?
— Oğuz, ama bu… çok ciddi bir şey. Her şeyi düşünmeliyiz. Elif’le de konuşmalıyız.
— Ne düşüneceğiz ki? — dedi Oğuz, masaya yumrukla vurarak. — Kız çocuğu annesiz babasız kaldı! Benim vaftiz kızım! Eğer onu yüzüstü bırakırsam gözlerine nasıl bakarım?
Derya dudaklarını ısırdı. Elbette kocası haklıydı. Ama her şey ne kadar da hızlı ve beklenmedik gelişiyordu.
— Anne, baba, ne oldu? — Elif’in uykulu sesi ikisini de irkiltti. — Neden bu kadar erken kalktınız?
Birbirlerine baktılar. Gerçek anına beklediklerinden önce gelmişlerdi.
— Kızım, — diye başladı Derya, — otur. Bizim… çok kötü haberlerimiz var.
Elif sessizce dinledi, sadece gözleri daha da büyüyordu. Babası, Zeynep’in onlarla yaşayacağını söylediğinde, birden ayağa kalktı:
— Hayır! — diye bağırdı. — İstemiyorum! Onu ninesine göndersinler!
— Elif! — diye kızdı Oğuz. — Utanmıyor musun? İnsanların böyle bir acısı varken…
— Bana ne bundan? — Kızın gözleri parladı. — Bu benim problemim değil! Evimi onunla paylaşmak istemiyorum! Sizi de paylaşmak istemiyorum!
Mutfağın kapısını çarparak çıktı. Derya çaresizce kocasına baktı:
— Belki gerçekten acele etmemeliyiz?
— Hayır, — kararlı bir sesle yanıtladı Oğuz. — Karar verildi. Zeynep bizimle yaşayacak. Elif alışır.
Bir hafta sonra Zeynep taşındı. Sessiz, solgun ve sönmüş gözlerle. Hemen hemen hiç konuşmuyordu, sadece sorulara başını sallayarak karşılık veriyordu.
Derya, ona olabildiğince şefkat göstermeye çalıştı. En sevdiği yemekleri hazırladı, kelebek desenli yeni nevresimler aldı.
Elif ise Zeynep’i görmezden geliyordu. Kendi odasına kapanıyor, koridorda karşılaştıklarında başını çevirip geçiyordu.
— Bu şekilde davranmayı kes! — diye onu azarlıyordu babası. — Biraz vicdanın olsun!
— Ne yapıyorum ki? — diye çıkıştı Elif. — Sadece onu görmezden geliyorum. Haklıyım! Bu benim evim!
Evdeki gerginlik her geçen gün artıyordu. Derya, iki kız arasında gidip gelerek köşeleri yumuşatmaya çalışıyordu. Ama ne kadar çok çalışsa da durum daha da kötüleşiyordu.
Sonra bir gün küpeler kayboldu. Maksim’den onuncu evlilik yıl dönümünde aldığı, en sevdiği altın, küçük elmaslı küpeleri.
— O aldı! — diye patladı Elif, Derya küpelerin kaybolduğunu fark edince. — Onun sizin yatak odanıza girdiğini gördüm, siz evde yokken!
— Yalan! — ilk kez Zeynep sesini yükseltti. — Ben bir şey almadım! Hırsız değilim!
Gözyaşlarına boğularak odasına kaçtı. Oğuz kızına sertçe baktı:
— Bunu bilerek mi yaptın? Onu uzaklaştırmaya mı çalışıyorsun?
— Ama doğru söylüyorum! — Elif ayağını yere vurdu. — O numara yapıyor! Mutsuzmuş gibi davranıyor, ama aslında…
— Yeter! — diye onu durdurdu Derya. — Kavga etmeyelim. Küpeler bulunur. Belki de kendim bir yerlere koymuşum ve unutmuşumdur.
Ama üç gün sonra, kutudan bir yüzük kayboldu. Derya’nın annesinden kalan tek hatıra.
— Peki bu da mı rastlantı? — diye alayla sordu Elif. — Yoksa hiçbir şey olmamış gibi mi davranacağız?
O, ellerini beline koymuş halde tam da Fırtınalı bir küçük çocuk gibiydi. Kapıda ise, dudaklarını ısıran ve sık sık göz kırpan solgun Zeynep durmuştu; adeta gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu.
Derya, bir kızdan diğerine şaşkınca bakıyordu. Ve günler sonra, ilk kez bir şey anlamaya başladığını hissetti.
Derya banyoda, yeşil bir antiseptik şişesini elinde çeviriyordu. Basit bir çözüm ansızın aklına geldi — Zeynep’in bir kağıt kesiğini tedavi ederken. Yeşil antiseptik. Yalan kadar kalıcı, gerçek kadar belirgin.
Herkes uyuduktan sonra, mücevher kutusunu çıkardı. Her yüzük, her küpeyi küçük bir noktayla işaretledi.
— Ne yapıyorum ben? — Karanlığa fısıldadı. — Tanrım, artık nerelere geldik…
Ertesi sabah bir kolye kayboldu. Kahvaltı masasında sessizlik hakimdi. Zeynep kaşıkla yulaf karıştırıyor, Elif ise pencereye dönmüştü. Oğuz asık suratla kahve içiyordu.
— Kızlar, — Derya sakin kalmaya çalışarak konuştu. — Bana ellerinizi gösterin.
Şaşkınlık içinde ona baktılar.
— Neden ki? — diye sordu Elif.
— Sadece gösterin.
Zeynep önce ellerini açtı — temiz, tek bir leke dahi yoktu. Oysa Elif tereddüt ediyordu.
— Göstermeyeceğim! — diyerek yerinden kalkmaya çalıştı.
— Otur yerine! — diye gürledi babası. — Hemen annenin ellerini göster!
Elif dudaklarını ısırarak ellerini uzattı. Parmak uçlarında küçük yeşil noktalar parlıyordu.
Mutfağı sessizlik kapladı. Duvar saatinin tıklaması, borulardaki suyun sesi ve Oğuz’un ağır nefes alışverişi duyulabiliyordu.
— Sen… — diye Öfkesinden nefesi kesildi. — Zeynep’i suçladın, ama kendin…
Elif sandalyesini devirecek şekilde ayağa fırladı. Gözlerinde dehşet ve belki de az bir utanç vardı.
— Sizden nefret ediyorum! — diye bağırdı. — Hepinizden nefret ediyorum!
Kimse onu durduramadan antreye koştu, kapının sesi yankılandı.
— Elif! — diye Derya peşinden koştu, ama Oğuz omuzlarından tutarak onu durdurdu.
— Biraz kafası dağılır, — dedi sertçe. — Davranışlarını düşünmesine izin ver.
Ama saatler geçti, Elif dönüş yapmadı. Telefonu cevap vermiyordu. Akşam olunca Derya kendini kaybetmeye başladı.
— Polise haber vermeliyiz, — titrek bir sesle dedi. — Hava kararıyor…
Ve o anda, bütün gün sessiz kalan Zeynep aniden kıpırdandı:
— Bence onun nerede olabileceğini biliyorum.
— Nereden biliyorsun? — diye şaşırdı Derya.
— Ben… bazen gördüm. Parktaki eski kamelyada oturmayı seviyor. Göletin olduğu yerde.
— Daha önce neden söylemedin? — diye çıkıştı Oğuz.
— Sormadınız, — Omuz silkerek yanıtladı Zeynep. — Onu almaya gidebilirim. Yalnız. Lütfen.
Derya kocasıyla göz göze geldi. Zeynep’in sesinde bir şey vardı — yeni, tanıdık olmayan bir ton. Güven? Kararlılık?
— Git, — diye başını salladı.
Bir saat geçti. Sonra bir saat daha. Dışarıda hava kararmıştı, kapı çaldı.
Kapının önünde iki kız çocuğu, saçları dağılmış, yüzleri kızarmış halde duruyorlardı. Elif’in gözleri ağlamaktan şişmişti ama artık içinde öfke kalmamıştı. Ve Zeynep… Zeynep, tüm bu zaman içinde ilk kez gülümsüyordu.
— Anne, — dedi Elif yavaşça. — Beni affet. Her şeyi geri vereceğim.
— Biliyorum, canım, — Derya kızını yanına çekti. — Biliyorum.
— Sadece, — dedi Elif, hıçkırarak. — Düşündüm ki… artık onu daha çok seveceksiniz. O böyle mutsuz işte. Ben de…
— Aptalsın, — dedi aniden Zeynep. — Elif, aptalsın. Sevgi çalınabilir mi hiç? Ya vardır ya da yoktur.
Derya şaşkınca üvey kızına baktı. On iki yaşında bir kızda bu kadar bilgelik nereden geliyordu?
— Onunla konuştuk, — açıkladı Zeynep, onun bakışını fark ederek. — Uzun uzun konuştuk. Her şey hakkında.
— Ve biliyor musunuz? — Elif gözyaşları arasında gülümsedi. — O harika biri. Bizim Zeynep. Hayal edebilir misiniz, o da “Harry Potter”ı çok seviyor! Ve satranç oynuyor! Anne, o odamda kalabilir mi? Lütfen!
Derya boğazında bir düğüm hissetti. İki kızı da kucakladı, kendine çekti. Evde, Maxim’in burnunu çekiş sesleri yankılanıyordu.
Daha sonra, kızları uyumaya gönderirken, onların fısıldaşmalarını duydu:
— Dinle, sana ablacığım diyebilir miyim? — diye sordu Elif.
— Olabilir, — Zeynep’in sesinde bir gülümseme vardı. — Ama bir şartla.
— Ne şartla?
— Bana bileklik yapmayı öğretir misin? Seninkiler çok güzel oluyor…
Derya usulca kapıyı kapattı. Mutfağa döndüğünde Oğuz onu iki kadehle karşıladı.
— Biliyor musun, — düşünceli bir şekilde konuştu, üzerlerinde kırmızımsı içeceği dökerken, — Cem ve Nazlı muhtemelen şu an mutludur. Orada, yukarıda.
— Gerçekten mi? — diye onun uzattığı kadehi aldı.
— Eminim. Kızları evde. Aile içinde. Ve şimdi bir kız kardeşi var.
Dışarıda yıldızlar parıldıyordu. Uzaklardan köpeklerin havlaması duyuluyordu. Ve çocuk odasında, daha önce yabancı olan iki kız, kendi sırlarını paylaşarak, yavaşça gerçek kardeş oluyorlardı.




