Gelinimiz pembe gülüşlü bir avcı. Bizim ölümümüzü bekliyor, evi kapmak için.
İnanın, bu satırları yazmak bana acı veriyor. Aileden birini kötülemek istemediğimden değil, nasıl böyle bir duruma düştüğümü anlayamadığımdan. Mutfakta oturmuş, eski işlemeli yastığımı göğsüme bastırmış, kocama büyük ihtimalle evi… camiye bırakacağımızı fısıldıyorum. Evet, yanlış duymadınız — ne oğlumuza, ne de torunlara, camiye. Çünkü aksi halde bu ev, hayatımızı adadığımız, bizim elimizden alınacak ve planı baştan belli olan bu kadın evimizin hanesine girecek.
Benim adım Gönül Aksoy, 67 yaşındayım, eşimle birlikte Ankara’nın merkezinde 22 yıl önce aldığımız geniş bir dairede yaşıyoruz. O zaman yazlığımızı satmış, birikimlerimizi harcamış ve kredi çekmiştik — bu evin her bir metrekaresi terimiz, korkularımız, umutlarımızla dolup taştı. Tek bir oğlumuzu yetiştirdik, gün gelip eve iyi, akıllı, güvenilir bir gelin getireceği hayalini kurduk. Ancak her şey farklı oldu.
Beş yıl önce Oğuz — tek oğlumuz — ilk kez Derya’yı getirdi. O anda hissettim: bu kız bize yabancı. Ne huy olarak, ne zevk, ne de bakış olarak. Aslında daha da derinde. Uyumsuz, yüksek sesli ve kibirli bir gülüşü vardı. Ama en önemlisi — gözler. Saygı ve samimiyet yerine hesapçılık ve sahte nezaket doluydu.
Oğuz, hipnotize olmuş gibi, onun her kelimesini dinliyordu. Konuştu — ve Oğuz mest oldu. Evlenmeyi teklif etti — hemen nikah için koştu. Erken olduğunu, birbirlerini tanımalarını gerektiğini söylediğimde ise alındı. Aşık olduğunu söyledi. Ben ise… sustum. Oğlumu kaybetmek istemiyordum.
Evlendikten sonra bir daire kiraladılar. Biz karışmadık, destek olabildiğimiz kadar olduk — hem para hem erzak, hediyeler. Ama her ziyaretle birlikte Derya, daha fazlasını kendine hak görüyordu. İmalı sözler, alaylar. Oğuz ise gülümsüyordu. Gerçekten inanıyor gibiydi ki karısı mükemmeldi.
Geçen yılki Kurban Bayramında boğazımda düğüm kalmasına neden olan bir olay yaşandı. Onları yemeğe davet ettik. Oğlumun sevdiği yemekleri hazırladım — elmalı ördek, rus salatası, ev poğaçası. Evde rahat hissetsinler istedim. Yemek sırasında, laf arasında, şöyle dedim:
— Kendi eviniz hakkında düşünmez misiniz? Gençken kredi alabilirsiniz. Biz de yardımcı oluruz.
Derya ise utanmadan, şöyle cevap verdi:
— Niye ki? Zaten sizde ev var. Nasıl olsa bize kalacak.
İçim ezildi. Sanki kalbime soğuk bir bıçak saplandı. Ona bakıyorum, ama karşımda gelin değil de, rujlu bir avcı görüyorum. Ve en kötüsü — Oğuz tek kelime etmedi. Sadece gülüp geçti.
Onlar gittikten sonra, eşim Kemal ile mutfakta uzun süre oturdum. Genelde sakin ve ölçülü olan Kemal, hayatında ilk defa:
— Böyle olmaz, biz onlara borçlu değiliz, dedi.
İlk kez vasiyetten bahsettik. Eğer böyle devam ederse, evimiz camiye gidecekti. Çünkü biz o eve ruhumuzu koyarken, hesap makinesi olan bir kadına kalmasını istemiyoruz.
Ömrümüz boyunca çocuklarımıza içinde geleneklerimizin, torunlarımızın sesinin yankılanacağı bir ev bırakmak istedik. Ama bu bedelle değil.
Düşünüyorum: Oğuz’a her şeyi açıkça söylemeli miyim? Ama söylersem, ilişkiler bozulur. Söylemezsem, her gün Derya’nın ellerini ovuşturup, bizim ölümümüzü beklediğini göreceğim. Bana ağır geliyor, üzülüyorum.
Sadece bir mucizeye umut ediyorum — o anlasın diye. Uyanıp, onunla oyun oynandığını fark etsin. Ama her geçen gün bu umut soluyor. Oğuz, yetişkin bir kadının büyüsüne kapılmış bir çocuk gibi. Ve Derya… Oğuz’u istediği gibi yönlendiriyor.
Belki sizden biri benzer bir durum yaşamıştır? Belki ne yapmam gerektiğini bana söylersiniz? Çünkü kendi evladınızın, onun hatırı için kendi gölgesine dönüşmesine dayanmak zor. O, gözlerini kapatmanı bekleyen birinin himayesinde yaşamaktan başka bir şey beklemiyor — onu, ‘mirasa’ giden yolu temizlemek için.
Lütfen, bana yol gösterin. Henüz vakit varken. Hala hayattayken.




