Mehmet, eski eşini görünce kıskançlıktan yanakları adeta yeşerecek gibi oldu. Tüm gücüyle buzdolabının kapağını kapattı, öyle ki içindeki her şey sarsıldı. Kapıya tutturulmuş magnetlerden biri sesle kopup yere düştü.
Aylin karşısında, solgun bir hale bürünmüş, elleri yumruk hâlinde duruyordu.
— Rahatladın mı artık? — diye derin bir nefes aldı ve çenesini kaldırarak sordu.
— Beni iyice bunalttın, — dedi Mehmet patlamaya hazır bir tonda, sakin kalmaya çalışsa da. — Böyle bir hayat neye yarar ki? Ne sevinç var, ne de gelecek.
— Yani yine benim suçum öyle mi? — acı bir şekilde gülümsedi Aylin. — Tabii, her şey senin hayallerindeki gibi değil.
Mehmet bir şey söylemek istedi ama sadece elini salladı. Bir şişe maden suyu açtı, doğrudan birkaç yudum aldı ve masaya bıraktı.
— Mehmet, lütfen susma, — dedi Aylin titreyen bir sesle. — Bir kez olsun açıkla, seni rahatsız eden ne?
— Ne söyleyeyim ki? — diye çıkıştı. — Her şeyden usandım. Bu iş böyle gitmez!
Birkaç saniye sessizce bakıştılar. Sonunda Aylin derin bir nefes alıp banyoya yöneldi. Mehmet ağır adımlarla kanepeye oturdu. Kapının ardından musluğun açılma sesi duyuldu, Aylin muhtemelen kendi gözyaşlarını bastırmak için suyu açmıştı. Ama onun umurunda bile değildi.
Rutine dönen hayat
Üç yıl önce evlenmişlerdi. Başta Aylin’in ailesinden kalan dairede yaşadılar, sonra da şehrin dışında bir eve taşındılar, daireyi kızlarına devrettiler. Geniş fakat tadilatsız bir evde yaşıyorlardı, mobilyalar eski zamanlardan kalmış gibiydi.
Mehmet başlangıçta memnundu: şehir merkezi, iş yerine yakın bir konum. Ama zamanla her şey canını sıkmaya başladı. Aylin, kahverengi duvar kağıtları ve miras kalan eski büfesiyle “aile kalesini” seviyordu. Mehmet ise bunu bir durgunluk olarak görüyordu.
— Aylin, açık söylesene, — tekrar tekrar sorardı. — Bu berbat sarı linolyumu değiştirmeyi istemiyor musun? Dekorasyonu yenileyip modern hale getirmeye?
— Mehmet, şu an tadilat için fazladan paramız yok, — derdi sakin bir şekilde. — Ben de değişiklikleri hayal ediyorum ama primleri bekleyelim.
— Beklemek mi?! İşte bütün felsefen bu — katlanmak ve beklemek!
Mehmet, Aylin’e aşık olduğu günleri sıkça anımsardı. O, mütevazı bir öğrenciydi, içten mavi gözleri ve nazik gülümsemesi onu büyülemişti. Arkadaşlarına, “Bu bir tomurcuk, henüz açacak” derdi. Ama şimdi çiçek asla açılmamış gibi, solmuş gibiydi.
Aylin kendini belirsiz görmüyordu. Sadece gerektiği gibi yaşıyor, küçük şeylerden mutlu oluyordu — naneli bir fincan çay, yeni bir peçete, kitapla geçen huzurlu bir akşam. Ama Mehmet bunları durağanlık ve rutin olarak görüyordu.
Boşanmayı acele etmiyorlardı — Mehmet ailesinin yanına dönmek istemiyordu, ayrı yaşamaları ise o anda mümkün görünmüyordu. Leyla Hanım, Aylin’in annesi, her zaman gelininin yanında dururdu:
— Oğlum, Aylin iyi bir kız. Evine sahip olduğuna sevin.
— Anne, anlamıyorsun! — derdi Mehmet sinirle.
Babası ise sadece elini sallardı:
— Kendi başına halletsin.
Evdeyse, Mehmet daha da soğumuştu: “O bir gölge gibi, gri bir hayalet gibi…” diye düşündü. Bir kavgada, “Sende muhteşem bir çiçek gördüm! Şimdiyse donmuş bir tomurcukla yaşıyorum…” diye bağırdı.
Aylin o zaman, uzun bir süre sonra ilk kez ağlamıştı.
Ve o gün her şeyin koptuğu gün, Mehmet sessizce söyledi:
— Aylin, yoruldum.
— Neyden? — diye sordu.
— Bu hayattan, bitmeyen rutinden.
Aylin çantasını aldı ve gitti. Mehmet, onun dönüp kalmasını isteyeceğini umdu, ancak Aylin sakin bir şekilde dışarı çıktı:
— Sanırım, ayrı yaşamamız senin için daha iyi olur. Taşın.
Mehmet patladı:
— Ben gitmem!
— Bu, ailemin dairesi, — dedi Aylin soğukkanlılıkla. — Artık bana yük olan biriyle yaşamak istemiyorum.
Mehmet’in başka seçeneği kalmamıştı — ayrıldı. Birkaç hafta sonra, boşanmaları resmileşti.
Her şeyi değiştiren karşılaşma
Üç yıl geçti. Mehmet hâlâ ailesiyle yaşıyordu, yeni bir hayata başlamak istiyordu, ama şans ona gülmüyordu. İş, az para getiriyordu ve sadece küçük mutluluklar artıyordu.
Bir bahar akşamı, sokakta yürürken bir kafenin önünden geçti ve camdan baktığında ansızın donakaldı. Kapının önünde Aylin duruyordu.
Ama bu hatırladığı Aylin değildi. Karşısında kendinden emin, zarif paltosuyla ve elinde araba anahtarlarıyla duran bir kadın vardı.
— Aylin? — dedi Mehmet şaşkınlıkla.
O da döndü, onu tanıdı ve gülümsedi.
— Mehmet? Merhaba! Nasılsın?
— İyiyim… — diye mırıldandı, gözlerini ondan alamıyordu.
— Senin işlerin nasıl? — diye sakince sordu.
— Sen daha iyi görünüyorsun… İş nasıl?
— Hayır, kendi çiçek stüdyomu açtım. Başta korkutucuydu ama… Beni destekleyen biri çıktı.
— Kim bu?
Kafedeki masadan pahalı bir palto giymiş uzun bir adam çıkıp Aylin’in omzuna nazikçe sarıldı:
— Sevgilim, işte masa boşaldı, gidelim mi?
— Mehmet, tanış bakalım, bu Vedat, — dedi Aylin ona dönerek. — Sizi görmekten memnun olduk.
— Senin adına sevindim, — derken sessizce, içinde kıskançlığın sertçe kıvrıldığını hissetti Mehmet.
— Teşekkürler, — dedi Aylin sakince.
Vedat başını salladı ve birlikte kafeye girip Mehmet’i soğuk kaldırımda bıraktılar.
Bir zamanlar, “Donmuş bir tomurcukla yaşıyorum” demişti. Ama tomurcuk açmıştı. Sadece onun yanında değil…




