Bugün elli yaşıma girdim ve aniden acı bir gerçeğin farkına vardım.
Bugün elli yaşının kapısından geçtim ve sanki bu gün bir yıldırım gibi çarptı beni, kalbimi daraltan acımasız bir gerçek. Kızım Zeynep, küçük bir kasabada, Ankara yakınlarında yaşıyor ve kocaman bir aile kurdu: birbirini takip eden aralıklarla doğan altı çocuk. Eğitimini bitirirken bile gencecik yaşta evlendi, elinde bebekle sınavlar verdi, ben de babası olarak yardıma koştum, bebekleriyle ilgilendim. Hastalandıklarında yanlarındaydım, bakım yaptım, teselli ettim, gözümü kırpmadım. Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki bütün yük benim omuzlarıma yıkıldı, Zeynep durmaksızın doğum yaparken. Ne var ki, eskiden bu beni mutlu ediyordu! Dede rolüne kapılmıştım, torunlarımın büyümesini izliyor, her adımlarıyla gurur duyuyordum.
Hayat öyle bir şekil aldı ki, Zeynep’in düğününden kısa bir süre sonra eşim beni terk etti. Bu, azımsanamayacak bir darbeydi ama ilk torunumun doğumu beni kurtaran şey oldu, yalnızlık karanlığından çekip çıkardı beni. Ardından ikinci, üçüncü, dördüncü torunum geldi… Bu arada, sakatlık maaşı ile emekli oldum – bir bacağım doğuştan kısa ve sağlığım bozulmaya başladı. Torunların dertleri içinde kayboldum, kendi hayatımın ve hayallerimin olduğunu unuttum.
Birkaç gün önce, uzun süre ertelediğim kendi işlerim birikmiş halde üzerime çöktü, çünkü torunlara dalmıştım. Yorgun ama kararlı bir şekilde Zeynep’e yaklaştım ve kendi evime, kenar mahalledeki küçük daireme dönmek istediğimi, artık çocuklarla kendi başına ilgilenme zamanının geldiğini söyledim. Ancak, onun yanıtı yüzüme bir kamçı gibi vurdu:
— Nereye gitmek, eve mi? Arkadaşlarımla buluşmam var ve çocukları bırakacak kimsem yok! Hiçbir yere gitmiyorsun! Otur burada ve çocuklarla ilgilen, nasıl olsa başka işin yok ki. Ne önemli ‘sorunların’ varmış, bir bakalım!
Donakaldım. Sözleri kafamda yankılanıyordu ve içimde bir öfke kaynıyordu. Tek kelime etmeden arkamı döndüm ve çıktım. Bırakalım da bir kereliğine kendi kavalyesiyle ilgilensin! Onları o doğurdu, ben değil – bunu anlamasının zamanı geldi!
Bu sahne içime işledi, bir kor gibi. Bir bakıma Zeynep haklı: hayatım sanki onun çocuklarında eridi. Evde yalnızca temizlik yapıyor, çamaşır yıkıyorum – bitmek bilmez bir başkasının dertleri döngüsü. Bir zamanlar okuduğum kitapları terk ettim, arkadaşlarımla görüşmeyi kestim. Kaç kere davetlerden, torunları gerekçe göstererek çekildim, öyle ki arkadaşlarım sonunda benden vazgeçti ve artık davet etmiyorlar. Oysa ayda bir gün, sadece bir gün ayırabilirdim kendime, var olduğumu hissetmek için!
Farkına varmadan yaşamımın yarım yüzyılı geçti. Elli yıl — geriye ne kaldı? Başkaları için yaşayan, onların ihtiyaçlarında eriyen bir gölge gibiyim. Ama kararımı verdim: yeter artık. Kimse benim hayatımı benim için yaşamayacak. Evet, torunlarımı çok seviyorum ve gerçekten yardıma ihtiyaçları olursa yanlarında olacağım. Ama şimdi kendi zamanım gelmiştir — derin bir nefes almak, başkalarının gölgelerinde boğulmamak için.
Her şeyi düşündüm: bir zamanlar Sakarya Nehri’nde balık tuttuğum eski dostlarımı arayacağım, nehir boyunca uzun bir yürüyüşe çıkacağım, belki de ahşap oymacılığına olan tutkumla tekrar buluşacağım. Görevlerin altında sakladığım küçük ve büyük tutkularım ve sevinçlerim var. Bu çocukları tüm kalbimle seviyorum ama kendime de bakmalıyım. Bundan sonra hiçbir gün boşa geçmeyecek, tünelin sonundaki bu ışığı en sonunda görmeliyim. Elli yaş — son değil, başlangıç, ve bunu ispatlamak niyetindeyim.




