ANNEMDEN UTANMAK
Oğlumu geç yaşta, kırk yaşımda doğurdum. Doğumhanede bana hemen bir etiket verdiler: ileri yaşta gebe. O zaman bu beni incitmişti, ama şimdi anlıyorum ki, bu yaşta anneliğin ne olduğunu gerçekten anlamaya başlıyorsun. Artık bir genç kız değil, hayat tecrübesi, değerleri olan, kim olduğunu ve ne istediğini bilen olgun bir kadınsın. Oğlum Umut, yaşamımın anlamı oldu, tüm kalbimle onun yetişmesine adandım ve dürüst olmak gerekirse, bir an bile pişman olmadım.
Umut sakin, düşünceli bir çocuk olarak büyüdü. Arkadaşlarımın çocuklarının aksine sahne yaratmaz, imkansızı istemezdi. Herkes, “Şanslısın, altın gibi bir çocuğun var” derdi. Ve her şeyin yolunda gideceğini düşünüyordum…
Ama sonra ergenlik çağı geldi. Umut, on dört yaşında ani bir değişim gösterdi. Onu tanıyamaz olmuştum. Sonu gelmeyen ithamlar, protestolar, sebepsiz yere agresif tutumlar… Arkadaşlarım teskin etti: “Geçiş dönemi, her şey yoluna girer.” Katlandım ve bekledim. Ama her şey daha da kötüye gitti.
On altı yaşına geldiğinde bir zamanlar sevecen olan oğlum, tanıyamadığım birine dönüştü. Geceleri kayboluyor, okulu asıyor, notları sıfırlandı. Onu geri kazanmanın, ona ulaşmanın yolunu bilmeden geceleri ağlıyordum. Ve önümüzde mezuniyet töreni vardı — özenle hazırlandığım o özel gün. Kendime sade ama zarif bir elbise almıştım. Aynada kendime bakarak hissettim: Evet, yaşım genç değil ama yine de güzelim. Bu önemli günde oğlumun yanında gururla durmak istiyordum.
Ama Umut, vals provasından döndüğünde beni o elbiseyle gördü, dudaklarını büzdü ve alayla güldü.
— Bu ne hal? İşe mi böyle gideceksin?
Şaşırdım:
— Nasıl yani? Tabii ki senin mezuniyetine.
— Anne, bu kıyafetle yaşlı bir kadın gibi görünüyorsun. Beni rezil etme, kendini de etme. Hiç gelmesen daha iyi.
Önce ne dediğini anlamadım. Sonra sessizce kanepeye oturdum. Dünya sanki soldu. Kafamda bir uğultu, göğsümde acı, kırgınlık ve öfke dolu bir yumru vardı. Zorlukla sordum:
— Benden utanıyor musun?..
— Hayır, sadece… yani, fazla… yetişkin görünüyorsun. Diğer anneler genç görünecek, ama sen…
— Senin için çabaladım! Seni doğurdum, doğurmayabilirdim de, — kelimeler dudaklarımdan döküldü.
O, omuz silkip odasına çekildi. Ben ise oturduğum yerde kaldım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü ve ne yapacağımı bilemedim. Yıllardır onun için yaptığım her şeyin, uykusuz gecelerin, hastalıkların, korkuların, fedakarlıkların hiçbir şey ifade etmediğini hissettim, eğer onun gözünde “utanılacak” biri isem.
Mezuniyet töreni bensiz geçti. Ben, evde kaldım, dışarıda cırcır böceklerinin sesini dinleyerek ve onun “yaşlı işi” dediği o elbiseyi sessizce okşadım. Acıydı. Ama buna rağmen, oğlum bir sıkıntıyla, kırık bir kalple, ruhundaki bir yara ile bana gelirse, onu tekrar kucaklarım. Çünkü ben onun annesiyim. O, şu an bundan utanıyor olsa bile.




