Dört Çocuk Annesi Yaşlılığında Yalnız Kaldı

Annelik, en büyük mucize ama aynı zamanda en büyük imtihandır. Çocuklarımız olduğunda, onlara her şeyimizi veririz: sağlığımızı, zamanımızı, gençliğimizi, hayallerimizi… Ama hiçbirimiz bilmeyiz, acaba bir gün çocuklarımız bize karşılık verecek mi? Yaşlandığımızda yanımızda olacaklar mı? Güçsüz düştüğümüzde bizi sıcak bir sevgiyle saracaklar mı? Yoksa bizi sadece hatıralar, eski fotoğraflar ve hiçbir ilacın dindiremeyeceği bir acıyla mı bırakacaklar?

Emine Hanım, tüm ömrünü sanki bir koşuşturma içinde geçirdi. Çalışkan ve sessiz bir kadındı. Kocası bir trafik kazasında hayatını kaybettiğinde, dört çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kalmıştı. En küçük çocuğu henüz bir yaşına bile basmamıştı o zaman. O günden sonra hayatına hiç erkek girmedi. İsteyen olmadığından değil, sadece kalbi tamamen çocuklarına ait olduğundan. Onlar, onun hayatının anlamıydı.

Emine Hanım, hiç durmadan çalıştı. Her işi yaptı: anaokulunda yerleri sildi, pazarda tezgâh açtı, örgü ördüğü işler aldı. Hepsi çocukları için. Kendisine hiçbir şey almazdı. Aynı botları kışlar boyu giydi, manikürü, tiyatroyu unutmuştu. Bütün hayatı, çocuklarının karnının doyması, giyinmesi ve iyi bir eğitim alması içindi.

Büyük kızı Aylin, tıp fakültesini bitirdikten sonra Amerika’dan gelen bir davetle oraya yerleşti. Önce staj, sonra kalıcı bir iş buldu. Orada evlendi, iki çocuğu oldu. Şimdi kendi evi, kendi ailesi, kendi hayatı var. Emine Hanım’a bayramlarda kart atar, bazen mesajla fotoğraf gönderir. Ama nadiren arar. Hep meşguldür. Emine Hanım anlayışlıdır. Kendi içinde gurur duyar.

İki oğlu – Mehmet ve Tarık – İstanbul’da yaşıyor. Şehir yakındır ama mesafe mazeret değil. Ayda bir kez ararlar, ziyarete gelmezler. Hep bir koşuşturma, hep bir telaş vardır. Emine Hanım, onların halini komşularından ya da sosyal medyadan öğrenir. Şikâyet etmez. Onların iyi olduğuna sevinir.

En küçük kızı Selma, uzun süre annesiyle yaşadı. Okul, üniversite derken evlenip başka bir şehre taşındı – kocasının babaannesi ona bir ev bırakmıştı. Emine Hanım ayrılığa çok üzüldü, çünkü en çok Selma yanındaydı. Şimdi diğerlerinden daha sık arıyor ama… konuşmalarının arasında hemen bir telaş, bir acele hissediliyor. Sanki hemen kendi hayatına dönmek istiyor.

Emine Hanım, uzun zamandır evden çıkmıyor. Kalbi aksaklık yapıyor, bacakları şişiyor, tansiyonu bir inip bir çıkıyor. Marketin yolunu bile zorla yürüyor, en basit yemekleri yapıyor. Bazen komşuları alışverişini getiriyor. En çok da Gülsüm Hanım yardım ediyor – eski bir dostu. Doktorlara götüren, ilaçlarını tedarik eden, kötüleştiğinde ambulans çağıran hep o oldu.

Çocuklar… Var gibi görünüyorlar ama yok gibiler. Emine Hanım onları suçlamıyor. Belki de onları böyle yapan kendisidir – bağımsız, mesafeli. Yardım istemeye alıştıramadı, çünkü kendisi hep tek başına mücadele etti.

Geçenlerde Selma, annesini yanına almayı teklif etti ama kocası kesin bir dille karşı çıktı: “Ev dar, rahatsız olur, yaşlılar için huzurevleri var.” Laf lafı açtı, konu kapandı. Emine Hanım ısrar etmedi. Kimseye yük olmak istemiyordu.

Artık günleri hep aynı. Sabah namazı, ilaç, bir fincan çay. Sonra kısık sesle televizyon, örgü, çiçekleri sulamak. Ve yeniden sessizlik. Arada bir Gülsüm Hanım’ın telefonu, sağlık görevlisinin uğraması. Her akşam bir umut. Acaba yarın bir çocuğu gelir mi? Kapıyı çalar, bir tepsi börek getirir, yanına oturur, elini tutar mı?

Bazen eski fotoğraf albümünü eline alıyor. Orada çocukları var. Küçük, sevimli, sevgili yavruları. Orada genç, güzel, gözleri ışıl ışıl bir Emine var. Orada, tamamen feda ettiği bir hayat duruyor.

Emine Hanım kızmıyor. Şikâyet etmiyor. Sadece şunu söylüyor:

“Onları seviyorum. Hep bekleyeceğim. Kalbim attığı sürece umut edeceğim.”

Kim bilir, daha kaç gün bekleyecek ve bütün çocuklarını bir sofrada görebilecek mi? Hayatın en büyük dersi belki de şudur: Sevgi vermek kadar, sevgiyi beklemek de büyük bir sabır ister. Ve bazen, en çok sevdiklerimiz, bizden en uzakta olanlardır.

Rate article
Lifequest
Dört Çocuk Annesi Yaşlılığında Yalnız Kaldı