Bugün defterime içimi dökmek istiyorum. Hiç düşünmezdim ki bir gün hayatım, her adımın kontrol edildiği, en küçük bir sapmanın cezasız kalmadığı bir askeri kampa dönüşecek… Hem de ceza aç kalmak. Kendimi şimdi öyle hissediyorum işte—seçme hakkı olmayan, tek kelime etmemeye mahkûm edilmiş gibi. Bunun tek sebebi, eşimle beraber kayınvalidemin evinde geçici bir süre yaşamak zorunda olmamız.
Başta pek önemsemedim. Birçok genç çift gibi biz de biriktirip kendi evimize çıkmak istiyorduk. Eşim Deniz’le beraber çabucak ayaklarımızın üzerinde durup kredi çekmeyi, ödemeleri bitirip sıcacık bir yuvamıza kavuşmayı hayal ediyorduk. Hazırlıklar sürerken kayınvalidem, eşimin kız kardeşinin yanında yaşıyordu, yeni doğan bebeğe yardım ediyordu. Bize de üç odalı evini bıraktı. O zaman, dönüşünde bizi nasıl bir ‘sürpriz’in beklediğinden habersizdim.
O yokken her şey huzurluydu. Ev pırıl pırıldı, her şey yerli yerinde. Tencereler parıldıyor, dolaplar simetrik düzenle doluyordu. Kayınvalidem geri geldiğinde eleştirecek bir şey bulamasın diye uğraşıyordum. Meğer onun umurunda bile değilmiş. Önemli olan tek şey, rejim. Kahvaltı tam 7.30’da. Akşam yemeği en geç sekizde. Kaçırdın mı? Suçlusun. Yemek yok.
Ben bir grafik tasarımcıyım. Bazen gecenin bir yarısına kadar çalışıyorum, yetişmesi gereken projeler, son dakika düzeltmeler… Patronum bazen geç gelmem için izin veriyor ama ne fayda! Sabah 10’dan sonra mutfağa adım atarsam, buzdolabı burnumun dibinde kapanıyor. Kayınvalidem, “Kahvaltının zamanını kaçırdın,” diyor, “artık yiyecek bir şey yok.” Hem de o yemeği ben hazırlamış olsam bile! Kendi aldığım yoğurdumu, ekmeğimi bile yiyemiyorum.
Akşam yemeği daha beter. Eşimle geç geliyoruz, ama onsuz yemek yemem yasak. O da sekizden sonra dönerse, aç bir şekilde uyumak zorunda. Sebep? “Zamanı geçti.” Bir kere, “Yetişkin insanlar ne zaman acıkırsa o zaman yer,” desem de, karşılık hazırdı: sansın. “Benim evimde her şey benim kurallarıma göre olacak.” Ha, unutmadan—faturaları da biz ödüyoruz ama kimin umurunda?
Banyo meselesi apayrı bir dert. Yorucu bir günün ardından sıcak suda dinlenmeye bayılırım. Ama burada bile yasaklar var. Gündüz banyo yapılmaz! “Su pahalı, sayaç hızla dönüyor,” “Gündüz vakti iş güç varken banyoda beklemek olmaz.” Kapıyı kilitleyip içeri girsem, ya kapıyı tıklatıyor ya da zorla açmaya çalışıyor. Evet, abartmıyorum. İşin ucu saçmalığa kadar varıyor.
Hafta sonlarıysa tam bir işkence. Ona kadar uyudun mu? Kahvaltı yok, gün mahvoldu. “Şimdiki gençler tembel, öğlene kadar uyurlar!” diye homurdanıyor mutfakta, çekmeceleri çarparak. Artık dinlenmiyorum, sadece hayatta kalmaya çalışıyorum.
Deniz bu duruma alışık. Çünkü çocukluğundan beri böyle. Bunu tuhaf bile bulmuyor, “Annem böyle işte,” diyor. Ama ben öyle düşünmüyorum. Kendi evimde bir kaşık çorba içemeyecek kadar ezilmeye niyetim yok, üstelik “vakit doldu” diye!
Artık bir asker gibi uyanmak, okul çağındaki bir çocukmuşum gibi “geç kaldın” diye yemekten mahrum bırakılmak istemiyorum. Ilık bir duş almak için izin istemek, sabah 7.30’da kahvaltı etmediğim için hesap vermek zorunda değilim. Ben yetişkin bir kadınım. Kendi masraflarımı karşılıyorum. Çalışıyorum. Sonuçta ben de bir insanım.
Deniz’e bir ültimatom verdim: Ya kendi evimize dönüyoruz, ya da ben gidiyorum. Kayınvalidemle düşman değilim ama onun kurallarının kölesi de olmayacağım. Yaşamak istiyorum, bir saate göre nefes alıp vermek değil.
Bazen özgürlüğe kavuşmak için rahatlıktan vazgeçmek gerek. Ben buna hazırım. Çünkü hayatım bir Excel tablosu ya da askeri talimatname değil. Mutlu olmak istiyorum, “vaktinde yemek yemiş” biri olmak değil.
Bugün şunu anladım: Bazen kaybetmek, aslında kazanmaktır. Ben özgürlüğümü seçtim.




