Kocam Alper’in geniş ve gürültülü bir ailesi var. Üç erkek kardeş, iki kız kardeş. Hepsi uzun zaman önce ayrı evlere taşınmış, aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş. Ama bizim eve gelmeye devam ediyorlar—düzenli olarak. Üstelik sadece bir çay içmek için değil, tam anlamıyla ziyafetler için. Sebep her zaman bulunur: doğum günü, yıldönümü, bayram. Ve her seferinde bu kutlamalar bizim evde olur. Çünkü aile diyor ki, “Sizin ev çok uygun, bahçe var, geniş yer var.” Gerçekten de uzun süre çalışıp biriktirerek şehir dışında geniş bir ev aldık. Ve bir kez bir bahçe, mangal alanı, oturma yeri ve otoparkımız olduğunda, tüm aile burayı kendi “yazlık evleri” olarak benimsedi.
Başlarda bu durum bana hoş geliyordu. Ben tek çocuk olarak büyümüştüm. Büyük bir ailenin parçasıymışım gibi hissetmek güzeldi. Masaları kurar, mangal yapar, kahkahalar atardık. Ama sonra… sonra bu bir angaryaya dönüştü. On beş kişiden fazla misafir geldiğinde ne kadar yemek hazırlanması gerektiğini biliyor musunuz? Üstelik kimse yardım teklif etmezdi. Kadınlar kapıdan girer girmez gölgede şaraplarını yudumlarken, erkekler mangalı yakmaya giderdi. Ben ise sabahın erken saatlerinden mutfakta olurdum. Doğrar, kızartır, temizler, servis yapardım. Tabakları taşır, kirli olanları toplardım. Sadece Alper ara sıra içeri uğrar, mahcup bir gülümsemeyle, “Yardım edeyim mi?” diye sorardı. Öfkeyi içime atarak başımı sallar, “Hallederim…” derdim.
Ama en acı olanı bu değildi. En acı olan, misafirlerin karşısına dağınık, önlüklü, makyajsız çıkarken onların şık kıyafetlerle gelmeleriydi. Sanki bir baloya değil de, bir köy evine geliyorlarmış gibi. Oysa ben de güzel bir elbise giyip saçlarımı yapmak, şarabımı yudumlarken sohbete katılmak istiyordum. Ama vakit bulamazdım. Ben bir hizmetliydim.
Böyle gecelerin ardından Alper bulaşık dağlarını yıkar, beni uyumaya gönderirdi. Onun yorgun olduğunu görürdüm. Haftada bir gün izin, o da çocukların çığlıkları ve sohbet gürültüsüyle geçiyordu. Oysa o sadece uzanıp pizza söylemek, film izlemek istiyordu. Ama ailesiyle tartışmak istemiyordu. Ben de susuyordum. Ta ki bir gün kardeşi arayana kadar.
“Doğum günümü her zamanki gibi sizin evde kutlayacağız.”
Alper telefonu kapattı, bana döndü ve dedi ki:
“Yarın kalkacaksın, en güzel elbiselerini giyeceksin, istersen saçını yapacaksın, makyajını. Hatta yeni bir şeyler bile alabiliriz. Ama çok net—mutfağa girmeyeceksin. Tek adım bile atmayacaksın. Bu kadar.”
“Ama nasıl—” diye başladım.
“Bu kadar. Kendileri getirsinler. Sen aşçı değilsin, hizmetçi hiç değilsin. Bizim de dinlenmeye hakkımız var.”
Sessizce başımı salladım. Garip ama bir o kadar da iyi hissettiriyordu.
Ertesi gün bahçe insan kaynıyordu. Gülücükler, pasta kutuları, poşetlerde etler. Ama masada bomboştu. Aile birbirine baktı: “Mezeler nerede, salatalar, ev sahibesi nerede?” diye. Alper sakince ilerledi ve dedi ki:
“Artık böyle olacak. Eğlence istiyorsanız, siz de katılacaksınız. Biz, eşim ve ben, yorulduk. O size hizmet etmek zorunda değil. Ya herkes kendi yiyeceğini getirecek, ya da başka bir yer bulacaksınız.”
Bir sessizlik oldu. Yediler ama eskisi gibi neşe yoktu. Sohbetler akmadı. Ama bir sonraki kutlamada, yıllar sonra ilk kez, kız kardeşlerden biri herkesi kendi evine davet etti.
Demek ki yapabiliyorlarmış. İsteseler…




