Hayatımın En Büyük Hatalarından Biri Olduğunu Asla Tahmin Etmezdim

Yanılmışım onda. Ve hiç düşünmezdim ki hayatımdaki en büyük hatalardan biri…

Bazen kader en zayıf noktandan vurur, insanı kırmak için değil, gözlerini açmak için. İşte bana da öyle oldu. Hiç aklıma gelmezdi ki hayatımdaki en büyük yanılgı, oğlumun hayatına aldığı kadına karşı tutumum olacak.

O günü net hatırlıyorum. Tek oğlum Ömer, otuz iki yaşında, artık aile kurma vakti gelmiş bir adam, dedi ki:
“Anne, bugün sana sevdiğim kızı getireceğim. Tanışırsınız.”

Altmış bir yaşındaydım. Sonunda dedim, evlilik vakti geldi. Sevindim bile. Ama kapıdan içeri adımını atar atmaz, içim sıkıldı. Eskiden sözümü sakınmazdım, ama kendimi tutmasını bilirdim.

Onu hemen tanıdım: Sibel. Rize’de, rahmetli annemin evinin yakınında otururdu. Ailesinin kim olduğunu da iyi biliyordum. Babası gençliğinden beri ayyaş, annesi sabah akşam içki içerdi. O çirkinliği, bağırışları, dağınık hallerini görmüştüm. Tertemiz, bembeyaz perdeli evime adımını bastığında, içim burkuldu. Böyle bir aileden gelen biri, nasıl oğluma layık bir eş olabilirdi? İnanamadım.

Ömer, bakışımdan her şeyi anladı. Mutfağa çekti beni:
“Anne, eğer ona tek bir kötü söz edersen, seninle konuşmam. Bu benim seçimim ve buna saygı duymalısın.”

Sustum. Çünkü laf olsun diye konuşan biri değildi. Tıpkı babası gibi inatçıydı. Kayınbiraderim, yirmi yıldır kız kardeşiyle bir kavgadan sonra konuşmuyordu. Dilimi ısırdım ve oyunun kurallarına uydum.

Sibel, iki ay boyunca bizimle kaldı. Yüzüne bir şey demedim ama davranışlarımla “burada istenmiyorsun” mesajını verdim. Her şeyi yanlış yapıyordu: Yemekleri berbat, temizlik anlayışı yok, hatta çay döküşü bile sinir bozucuydu. Oğlumun ona yapıştığını düşündüm. İki üniversite bitirmiş, iyi bir işi olan biri, onunsa hiçbir şeyi yoktu.

Sonra Ömer, krediyle ev aldı ve taşındılar. Rahat bir nefes aldım. Artık kendi evinde istediği gibi yaşardı. Beni çağırmadılar, ben de gitmek istemedim. Bayramlarda, genelde bir kafede görüşürdük. Evde ağırlayamadığını söylerdi. Tabii, tost bile yapamazken, nasıl sofrasını kursun?

Üç yıl geçti. Evlendiler, işe girdiler, hayatlarını kurdular. Karışmadım. Ömer sık sık iş seyahatine çıkıyor, Sibel’le de pek konuşmuyordum. Mesafeli bir ilişkimiz vardı.

Sonra belim tutuldu. Öyle ki ne oturabiliyor ne de kalkabiliyordum. Doktor geldi, iğne yaptı, yataktan çıkmamamı söyledi. Oğlum da İstanbul’a iş için gitmişti. Acıyla tek başıma baş etmeye hazırdım.

Ama ertesi gün telefon çaldı:
“Tülay Hanım, merhaba. Ben Sibel. Bugün size uğrayabilir miyim? Anahtarı Ömer bıraktı. Bir şey alayım mı? Yolda markete uğrarım.”

Şaşkına döndüm. Geldi, çorba getirdi, kalkmama yardım etti, evi temizledi, çarşafları değiştirdi, yerleri sildi. Ertesi gün yine geldi. Sonra her gün… Sanki ben yıllarca ona küçümseyerek bakan kayınvalide değil, öz annesiydim.

Bir an geldi, dayanamadım. Ağladım. O, lavaboda bulaşıkları yıkıyordu, ben ise hıçkırıklara boğulmuştum.
“Affet beni Sibel,” diyebildim ancak.
Döndü, ellerini kuruladı, sarıldı bana.
“Önemli olan siz iyileşiyorsunuz.”

İşte o an anladım: Yanılmıştım. Korkunç bir yanılgı. Ailesine, geçmişine, önyargılarıma göre yargılamıştım onu. Oysa karşımda gerçek bir kadın duruyordu. Nazik, sadık, sabırlı… İlk kez torunlarımın geleceğinden korkmadım. Çünkü onlara gerçek bir anne olacaktı.

Belki de belimin tutulması gerekiyordu ki ruhum doğrulabilsin. Sibel’i bir insan olarak görebileyim. “Ayyaşın kızı” diye değil, istemediğim halde bana evlat olmuş biri olarak… Şimdi ona minnettarım. Hayata da… Bu şansı verdiği için. Önyargılarımdan arınıp, gerçeği görmemi sağladığı için.

Bazen en derin yaralar, en güzel iyileşmelerin kapısını açar.

Rate article
Lifequest
Hayatımın En Büyük Hatalarından Biri Olduğunu Asla Tahmin Etmezdim