«Annesine Bakamıyor, Ama Benimle Uğraşacak Gücü Var!»

Küçük bir kızken dünyam dedemdi. Beni o büyüttü, hayatı o öğretti. Düştüğümde dizlerimi okşayan, annem yine “kendi mutluluğunu” ararken ortadan kaybolduğunda beni kucaklayan hep oydu. Annem hep yollardaydı – biriyle çıkıyor, diğeriyle kaçıyordu. Bana ayıracak ne zamanı ne de isteği vardı. Misafir gibi gelir, bir iki gün kalır, birkaç boş laf eder, gözlerinde yabancı bir kayıtsızlıkla tekrar kaybolurdu.

Dedemse… Dedem her şeyimdi. Bana hem anne hem arkadaş hem de dayanak oldu. Bütün vaktini, ruhunu, son kuruşunu bana verdi. Büyüdüğümde ve okumak için İstanbul’a taşındığımda bile, o benim en yakınım, en değerlimdi. Ama ne yazık ki kader bize acımadı – bir süre sonra ciddi şekilde hastalandı ve sürekli bakıma ihtiyaç duydu. Okulu bırakıp eve döndüm. Maddi durumumuz kötüydü, annemden yardım istedim. Ama her seferinde aynı şikâyetler:

“Benim ayakta duracak halim yok… Tansiyonum, kalbim, eklemlerim… Ne kadar zor durumda olduğumu anlamıyorsun. Belki de sakat kalacağım!”

Bunu her gün duydukça şaşırıyordum: Yardım etmeyeceği halde neden bunları söylüyordu? Dedem bir gün gözlerimdeki şaşkınlığı görünce sessizce fısıldadı:

“Bu, gelecekte kendisine kılıf hazırlıyor. Kimse ona ‘annenin bakımını yapmadın’ diyemesin diye. Görüyorsun ya, kendisi de ‘hasta’ymış, yapamamış.”

Gerçekten de annem her fırsatta “güçsüzlüğünü” vurguluyordu. Ama dedem bana evi tapuya geçirdikten ve birkaç yıl sonra vefat ettikten sonra mucizevi bir şekilde iyileşiverdi! Tüm hastalıklarını unutup mahkemeye koştu. Kızının dedemi kandırdığını, onun “akli dengesinin yerinde olmadığını”, bu yüzden vasiyetin ve tapunun iptal edilmesi gerektiğini iddia ediyordu. Sonra ne davalar, ne belgeler, ne duruşmalar… Nasıl bu kadar enerjisi vardı, anlamıyordum. Daha dün “zar zor yürüyorum” diyordu, şimdi saatlerce resmi dairelerde koşturuyordu.

Her gün biraz daha şaşırıyordum: Ne kadar kin ve açgözlülük varmış onda. Bu güç neredeydi, dedem yardıma muhtaçken? Bu enerji neredeydi, ben 20 yaşında bir kız çocuğu olarak parasız, desteksiz yatalak birinin bakımını tek başıma çekmeye çalışırken? O zamanlar telefonda sadece ağlıyor, “of, vah, çok kötüyüm” diye inliyordu. Şimdiyse dinç, hareketli, çevik. Herkese kulağına balık kaçırmış gibi, zavallı annesini nasıl mirastan ettiğimizi, nasıl kandırıldığını, nasıl haksızlığa uğradığını anlatıyordu.

Ama o “zavallı anne”nin başında tek bir gün bile oturmadı. Tek bir gece yatağının başında nöbet tutmadı. Tek bir ilacını almadı. Her şey bana kalmıştı. Sadece ben biliyordum dedemin nasıl acı çektiğini, dişlerini sıktığını, bayıldığını, gece yarısı su istediğini… Sadece ben duydum son nefesini, tuttum soğuyan ellerini, ağladım başucunda…

Dedem tapuyu bana verirken gözlerimin içine bakmış ve şöyle demişti:

“Annenin bir kuruş bile almasını istemiyorum. Sen yanındaydın, sadece sen. Bu senin. Bunu hak ettin.”

İntikam peşinde değilim. Kavga istemiyorum. Ama bana her şeyini veren bir insanın vasiyetine saygısızlık edilmesine izin vermeyeceğim – annem olsa bile. Bunu savunacağım – ev için değil, hatırası için. Sevdiği için. RaHayat bana şunu öğretti: Gerçek sevgi, fedakarlıkla ölçülür, sözlerle değil.

Rate article
Lifequest
«Annesine Bakamıyor, Ama Benimle Uğraşacak Gücü Var!»