Yıllar önce, şirin ve sakin Kütahya’mıza uzak diyarlardan, Riga’dan zarif ve güzeller güzeli bir kadın geldiğinde, bütün mahalle donup kalmıştı. Adı Sibel Rüştü idi ve sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiydi — vakur duruşu, mahcup gülümsemesi ve o bakışlarıyla erkekleri büyüler, kadınları ise kimi kıskandırır, kimi hayran bırakırdı. Üniversiteden sonra tayinle gelmişti ve bizlere, yerli halka göre, sokağımıza ayak basan tam bir yabancıydı.
Sibel Hanım hiçbir zaman lüks mağazalara ihtiyaç duymazdı. Bir parça kumaş, bir makara iplik ve bir iğne yeterdi ona — iki gün sonra sokağa, dergi kapaklarını süsleyecek kadar şık bir palto ile çıkardı. Kendi diker, nakış işler, örer, elbiselerindeki zarif süslemeler ise fısıltılara ve kıskanç bakışlara sebep olurdu. Biz çocuklar onun evine koşar, renkli şemsiyeleriyle oynardık — öyle çok şemsiyesi vardı ki! O da gülerek bize mankenlik dersleri verir, kendimizi moda şovundaymış gibi hayal etmemize izin verirdi.
Erkeklerin ilgisine rağmen Sibel Hanım uzun süre evlenmedi. Belki de onları bağımsızlığı, güzelliği ve en önemlisi — vakur duruşu korkutuyordu. Ama kırklarına yaklaşırken her şey değişti. O sırada bir mobilya fabrikasında muhasebeci olarak çalışıyordu ve fabrikanın müdürüyle fırtınalı bir aşk yaşadı. Adam evliydi ve dedikodular eksik olmadı. Hele ki oğlu Deniz doğup da babasının tıpatıp aynısı olduğu ortaya çıkınca… Mahallede fısıltılar, yargılamalar, arkasından konuşmalar hiç bitmedi. Ama Sibel Hanım dik durdu. İşinden ayrıldı, ama yoksul kalmadı. Sevgilisi namuslu davrandı: ona destek oldu, bir daire aldı ve tahmin edebileceğiniz gibi, o evin mobilyaları hep o fabrikanın ürünleriydi.
Ben Deniz’le büyüdüm — o küçük çocukla. Kumda oynadığımız, bayramları birlikte kutladığımız günler… Sibel Hanım mahalledeki tüm kadınlarla iyi geçinir, onlara yardım eder, diker, herkese sıcak bir gülümsemeyle karşılık verirdi. Onun evi bir vaha gibiydi — kapısı hep açık, odalara kek kokusu yayılır, gözleri hep ışıl ışıl. Ama okul zamanı ailem başka bir semte taşınınca, onlarla bağım yavaş yavaş koptu.
Yıllar sonra, üniversiteden mezun olup Bursa’ya bir iş gezisine gittiğimde, tanıdık bir yürüyüş gördüm. Bir kadın arabaya biniyordu ve ona yardım eden adamın yüzündYanına koşup kapıyı açtığımda, o tatlı sesiyle “Ayşecim, tanıdın mı beni?” diyen Sibel Hanım’ın gözlerinde hâlâ o eski ışıltıyı gördüm.




