Bugün yine gözüm seğiriyor… Kaynanamın o tiz sesi kulaklarımda çınlıyor: “Ben sizin için çabalıyorum, ama siz hiç kıymet bilmiyorsunuz!”
Bazen tek bir hayal kuruyorum: Kaçmak. Nereye olursa olsun—İzmir’in bir köyüne, Antalya’nın sakin bir sahiline, hatta Erzurum’un soğuk dağlarına… Yeter ki kocamın annesinden uzaklara gideyim. Yoksa aklımı kaybedeceğim. Her “Size çok güzel bir şey getirdim, bayılacaksınız!” dediğinde yüzümde bir seğirme başlıyor.
Mehmet’le evlendiğimizde herkes kıskanıyordu: “Vay canına, ne şanslısın, kayınvaliden müdahale etmiyor!” dediler. Haklıydılar—ilk zamanlar bizi destekliyor gibiydi. Ama içinde biriken o enerji, bir gün patlamak üzereydi. Ve patladığında, önüne kattığı her şeyi süpürdü.
Başlangıçta bize görkemli bir düğün yapmak istedi—köy düğünü gibi, yüzlerce misafir, davul zurna, “Allah kabul etsin”ler… Kardeşinin üniversite mezuniyeti sayesinde kurtulduk. Ama durmadı.
O zamanlar kiralık bir evde oturuyorduk. Tertemiz, ferah, sade. Kaynanam bir gün “ihtiyacınız olur” diye eski tabaklar, çatallar ve o meşhur perdeleri getirmeye başladı. O kırmızı kadife perdeler hâlâ rüyalarıma giriyor—güvelerin kemirdiği, soluk, ağır…
“Bunlar kadife! Ütüleyip dikersen yeni gibi olur!” diye heyecanla anlatıyordu.
Ben de içimden, “Madem bu kadar güzel, sen neden kendi evine asmıyorsun?” diye geçiriyordum.
Sonunda ailemizin ve Mehmet’in vaftiz ailesinin desteğiyle kendi evimizi aldık. “Artık rahat ederiz,” diye düşündüm. Ama kaynanam, maddi destek vermediği için başka şekillerde “yardımcı” olmaya başladı.
Önce duvar kağıtları… Sanırım 1980’lerden kalma, nem kokan, sararmış… Sonra banyomuza döşemesi için “Dayı Hasan”ı gönderdi—”eli öpülesi usta”. O “usta” o kadar çarpık döşedi ki, bir hafta sonra fayanslar dökülmeye başladı. Sonra tamir için başka ustalara para ödedik.
Derken buzdolabı… Sanki omuzlarında taşıyıp getirdi. Motoru uçak gibi gürültü yapıyordu, gıcırtısı yürek parçalıyordu. Aynı gün çöpe attık. Kaynanam ağlayıp sızladı:
“Temizleseydiniz, on yıl daha dayanırdı! Nankörlük ediyorsunuz!”
Ardından kuzeninin yazlığından gelen kanepe, sonra 70’lerden kalma bir kitaplık, sonra küf kokan eski bir halı… Hiçbirini almadık—her seferinde bir drama, gözyaşları, kırgınlıklar…
Şimdi hamileyim. Sakladık ama artık belli oluyor. Söylediğimiz gün, kaynanam “çeyiz” toplamaya başladı: Emine’den kalan bebek arabası, Selma’nın kullandığı beşiği, dört çocuk giydikten sonra solmuş kıyafetler…
Ben istemiyorum. Çocuğumun kimlerin uyuduğu bilinmeyen bir beşikte yatmasını, freni bozuk bir arabada gezmesini, başkalarının eskittiği giysileri giymesini istemiyorum. İğreniyorum. Ve kimsenin fikrimi önemsememesi canımı acıtıyor.
Şimdi kaynanam hücumuna devam ediyor. Ben susuyorum. Hamilelik kavga zamanı değil. Mehmet direniyor—reddederken yorulduğunu görüyorum. Annesinin enerjisi tükenmiyor.
Bazen evi satıp kimseye haber vermeden gitmek istiyorum. Sadece özgür olmak. Sessizlik. Kendi hayatımız. Kadife perdeler, hayalet buzdolapları, geçmişin kokan eşyaları olmadan… Sadece nefes almak. Yaşamak. Çocuğumu kendi sıcak, temiz, huzurlu yuvamızda büyütmek. “İyi niyetli” ziyaretlerden bunalmadan…




