“Çekil şu başımdan! Sana evlenme sözü mü verdim? Hem bu çocuk da kimin, benim mi bilemem ki!”
Belki de hiç benim değildir. Sen kendi yoluna git, ben de yolumdan gideyim!” diyordu iş seyahatindeki Volkan, şaşkına dönmüş Gülşah’a. Gülşah ise öylece durmuş, kulaklarına inanamıyordu. Bu, ona aşkını haykıran, eller üstünde taşıyan Volkan mıydı? Ona “Gülşah’ım” diyen, gökyüzünden inciler dökeceğine söz veren o Volkan mıydı? Şimdi karşısında sinirli, yabancı biri duruyordu…
Gülşah bir hafta kadar ağladı, sonra Volkan’a el sallayıp vazgeçti. Ama otuz beş yaşında, pek de güzel sayılmayan, dolayısıyla “kısmet” bulma ihtimali düşük bir kadın olarak çocuğunu doğurmaya karar verdi.
Vaktinde, ağlamaklı bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Adını Şebnem koydu. Kız, sessiz, sakin, sorunsuz büyüdü; annesine hiç iş çıkarmadı. Sanki biliyordu ki ağlasa da etmese de, boşunaydı… Gülşah kızına kötü davranmazdı, ama belli ki onda gerçek bir anne sevgisi yoktu. Karnını doyurur, giydirir, oyuncak alırdı. Ama bir kerecik kucağına alıp sevmesi, şefkat göstermesi, onunla yürüyüşe çıkması? Olmazdı. Küçük Şebnem sık sık ellerini annesine uzatır, ama Gülşah onu iterdi. Ya meşguldü, ya işi vardı, ya yorgundu, ya ağrısı…
Şebnem yedi yaşına geldiğinde olmadık bir şey oldu: Gülşah bir adamla tanıştı. Üstelik onu eve de getirdi! Bütün köy bu dedikoduyu yaptı! Gülşah ne kadar hafifmeşrep kadınmış! Adam da kim, ne? Sabit işi yok, nerede yaşıyor belli değil, belki de dolandırıcının teki! Aman Allahım! Gülşah köy bakkalında çalışıyordu, o da oraya mal indiriyordu. İşte orada başladı bu aşk macerası. Kısa sürede Gülşah, bu yeni sevgilisini eve yerleştirdi. Komşular kadını yargılıyordu: “Evine meçhul biri aldı! Küçük kızını düşünseydi…” Üstelik adam konuşmuyordu, ağzını bıçak açmıyordu. Demek, bir şeyler gizliyordu.
Ama zamanla komşuların bu “serseri” hakkındaki fikirleri değişti. Gülşah’ın evi erkek eli değmediği için harap olmuştu. Adı İbrahim olan bu adam önce kapının önünü düzeltti, sonra çatıyı onardı, yıkılan çiti kaldırdı. Ev her gün biraz daha güzelleşiyordu. Ellerinin hamur görmüş olduğunu fark eden köylüler yardım istemeye başladı. İbrahim şöyle derdi:
“Yaşlıysanız, fakirseniz, bedavaya yaparım. Değilseniz, ya para verirsiniz ya da yiyecek.”
Kiminden para, kiminden konserve, et, yumurta, süt alırdı. Gülşah’ın bahçesi vardı ama hayvanı yoktu—erkeksiz olmazdı. Şebnem eskiden pek süt, kaymak yiyemezdi. Şimdi buzdolabında ev yoğurdu, tereyağı, kaymak eksik olmuyordu.
Kısacası, İbrahim usta gibi adamdı. Hem nalbant, hem çiftçi, hem çalgıcı! Gülşah da hiç güzel sayılmazdı ama onunla birlikte değişti—ışıl ışıl parlıyordu, yumuşamıştı. Şebnem’e bile daha şefkatli davranmaya başladı. Gülünce, meğer yanaklarında gamzeler varmış! Şaşılacak şey!
Şebnem büyüyor, okula gidiyordu. Bir gün evin önünde oturmuş, İbrahim Amca’nın çalışmasını seyrediyordu. Adamın elinden her iş çıkardı. Sonra arkadaşının evine gitti. Akşama kadar dönmedi. Eve geldiğinde, bahçe kapısını açınca dondu kaldı… Ortada bir tahterevalli duruyordu! Hafifçe rüzgârla sallanıyor, Şebnem’e bakıyor, çağırıyordu!
“Bu… benim mi? İbrahim Amca, bunu sen mi yaptın? Tahterevalli mi?!” diye bağırdı Şebnem, gözlerine inanamayarak.
“Elbette senin, Şebnem’ciğim! İşte eserim!” diye güldü her zamanki suskun İbrahim Amca.
Şebnem hemen üstüne atladı, ileri geri sallanmaya başladı. Rüzgâr kulaklarında uğulduyordu. Dünyanın en mutlu kızı oydu!
Gülşah işe erken gittiği için yemek işini de İbrahim Amca üstlendi. Kahvaltı, öğle yemeği, hep o hazırlardı. Peynirli börekler, kıymalı pidelere ne demeli! Şebnem’e yemek yapmayı, sofra kurmayı o öğretti. Bu sessiz, içine kapanık adamda ne çok yetenek vardı!
Kış geldiğinde, günler kısalınca, İbrahim Amca onu okula götürüp getirirdi. Çantasını taşır, kendi hayatından hikâyeler anlatırdı. Hastalıklı annesine nasıl baktığını, ona yardım etmek için evini nasıl sattığını, kardeşinin onu nasıl kandırıp evden attığını…
Ona balık tutmayı öğretti. Yaz sabahları, şafak sökerken ikisi sessizce nehir kenarına gider, oltanın kıpırdamasını beklerlerdi. Böylece ona sabrı öğretmişti. Yaz ortasında Şebnem’e ilk bisikletini aldı, ona binmeyi öğretti. Düşüp dizlerini yaraladığında, yeşil boyayla pansuman yapardı.
“İbrahim, öldürürsün şu kızı!” diye söylenirdi Gülşah.
“Ölmez, düşmeyi de kalkmayı da öğrenecek,” diye cevap verirdi kararlılıkla.
Bir de yılbaşında ona Sümeyye marka buz patenleri aldı! Akşam hep birlikte Şebnem’in de yardımıyla İbrahim Amca’nın hazırladığı sofraya oturdular. Saatlerin vuruşunu beklediler, birbirlerini kutladılar, şakalaştılar. Her şey çok lezzetliydi, çok neşeliydVe Şebnem, artık büyümüş bir kadın olarak, çocuklarına hep aynı şeyi söylerdi: “Gerçek baba, seni hayata hazırlayandır.”




