Yeni bir eve taşınmak zahmetli bir iştir, bunu herkes bilir.
İşte Emine ile eşi Mehmet de nihayet daha büyük bir daire alıp yeni yıldan hemen sonra taşınmaya hazırlanıyorlardı.
Büyük kutulara eşyalarını yerleştirmeye başlamış, bir kısmını atacakları, bir kısmını da özenle paketleyecekleri şekilde ayırmışlardı.
Sıra, üstünde antreposu olan büyük dolaba geldiğinde, Mehmet işe gitmeden önce üst raflardan Noel süslerinin olduğu kutuyu indirmiş, yanlışlıkla diğer eşyaları da çıkarıp düzgün bir yığın haline getirmişti. Şimdi Emine’nin hepsini tekrar gözden geçirmesi gerekiyordu.
Antrepolarda genellikle günlük hayatta lazım olmayan, ama tamamen işe yaramadığından emin olana kadar da atılmayan eşyalar birikir.
Emine’nin tam da bu işler için iki haftalık izni vardı: Toplamak, ayıklamak, seçmek… Ve nihayet karar vermek: Hangilerini yeni eve götürecek, hangilerini bırakacaktı? Kolay bir iş değildi. Peki ya okul defterleri, günlükleri, takdirnameleri ne olacaktı? Anne babası hayattayken bunları saklamışlardı, şimdi de ona miras kalmıştı.
Emine bu yığının yanına oturup metodik bir şekilde arşiv değerindeki eşyaları elinden geçiriyor, bir kısmını hemen büyük siyah bir çöp torbasına atıyor, bir kısmını da kenara ayırıyordu. Sonunda eline küçük, deniz kabukları ve renkli taşlarla süslenmiş, bez bir kese içinde duran bir kutu geçti.
Bu, sevdiği dedesinin hediyesiydi. Ona tatilden getirmişti, henüz on yaşındayken. Bu güzel kutu, Emine’nin küçük sırrı olmuştu. İçine anı değeri taşıyan her şeyi koyardı.
“Acaba Elif’in de böyle bir şeyi var mıdır?” diye düşündü Emine, ama sonra pek mümkün görmedi.
Şimdiki çocuklar fazla rasyonel, romantik duygulardan uzak gibiydiler. On yaşında ne olacaklarını, hangi okula gideceklerini biliyorlardı.
Onlar o yaşta böyle şeyler düşünmezlerdi.
O, sıradan bir okula gitmiş, gıda teknolojisi okumuş ve yerel bir tatlı fabrikasında çalışmaya başlamıştı.
Eşi Mehmet daha şanslıydı.
O mimar olmak istemişti ve oldu.
Okulunu bitirip memleketine dönmüş, şimdi önde gelen bir uzmandı. Projeleri oldukça rağbet görüyordu.
Elif de aynı kararlılıkta bir kızdı. Ancak henüz on bir yaşında olduğu için meslek konusunda kesin bir karar vermemişti.
Emine kutuyu elinde tutuyor, bir türlü açmaya cesaret edemiyordu. İçinde neyle karşılaşacaktı? Hangi çocukluk anıları saklıydı orada?
Nihayet kapağı kaldırdı ve içine baktı… Aslında çok değerli ne olabilirdi ki? Kırık bir kilidi olan ucuz bir kolye, annesinin hediyelik eşya dükkânından aldığı…
Bir de büyükannesinin taşlarla süslenmiş kelebek broşu, iki taşı dökülmüş.
Bir de iri sedef bir düğme. Çok güzeldi ama hangi kıyafetten kaldığını hatırlayamadı.
Altın renkli bir ruj, sekizinci sınıfta arkadaşının hediye ettiği, ama annesinin kullanmasına izin vermediği… Bu yüzden hiç açılmamıştı.
Sonra eline kadife bir papyon geçti! Koyu mavi, özenle yapılmış bir aksesuar.
Ve anılar onu yıllar öncesine götürdü… Başka bir okuldan erkeklerin yılbaşı gecesine geldiği o güne.
Neden ve nasıl geldiklerini hatırlamıyordu. Belki onların okulunun salonu tadilattaydı, ya da müdür böyle bir etkinlik düzenlemişti.
Misafirler bir gösteri yaptılar. Sonra dans vardı, hayatındaki ilk dans… Hangi sınıftaydı? Beşinci mi, altıncı mı? İşte o gün ilk kez “âşık oldu”. Tabii bu biraz abartılı bir ifadeydi.
Ama o erkek sahilde şiir okuyunca çok hoşuna gitmişti. O zamanlar şiirler ona çok olgun gelmişti.
Şimdi elinde kareli bir kağıt parçası vardı, üzerinde o şiirler yazılıydı. O çocuk koyu mavi bir takım giymişti ve bu papyon takıyordu. Ne etkileyici anlatıyordu şiirleri!
Emine, onun kendisini dansa davet etmesini ne çok istemişti. Köşede, beyaz elbisesi, arkadan bağlanan kurdeleli ayakkabıları ve her zamanki gibi örgülü değil, dağınık saçlarıyla durmuştu. Kaç yaşındaydı o zaman? On bir, on iki? Artık hatırlamıyordu. Ama o ilk heyecan, o duygu hâlâ hafızasında taptazeydi.
Hayır, onu dansa davet etmemişti. Hatta okuldan erken ayrılmıştı.
O ve arkadaşı da peşinden soyunma odasına gitmişlerdi. O çabucak giyinmiş, papyonu çıkarmış, şapkasını gözlerine kadar çekip gitmişti. Kızlar uzaktan onu izlemişlerdi. Geri dönerken Emine papyonu yerde bulmuştu. Belki cebine koymaya çalışırken düşürmüştü.
Papyonu alıp okulun kapısına koşmuş, geri vermek istemişti. Ama o sırada bir arabaya bindiğini görmüş, kapı kapanmış ve çocuk gözden kaybolmuştu. Muhtemelen ailesi onu almaya gelmişti. Böylece hiç tanışamadılar, bir daha da görüşmediler. Hangi okuldan olduğunu bile tam olarak bilmiyordu.
O günden bu yana kaç yıl geçmişti! Ama onun gizli kutusu bu küçük, önemsiz gibi görünen anıyı saklamıştı. Tüm çocukluk hazinelerini tekrar kutuya yerleştirdi ve artık saklamamaya karar verip pencere kenarına koydu.
Bu, onun çocukluğunun bir parçasıydı. Aile yadigârı olarak kalsın. Belki bir gün Elif’e anlatırdı. AcabaO gün akşam yemeğinde Mehmet’in masadaki papyonu fark etmesiyle, yıllar önceki yılbaşı gecesinin aslında onların ilk buluşması olduğunu anladılar ve bu tesadüf karşısında gözleri doldu.




