Fatma Hanım hayatında iki şeyi sevmişti: kendini – sorgusuz sualsiz, ve oğlu Alper’i – neredeyse dini bir bağlılıkla. Alper sadece bir oğul değildi. Onun küçük, titizlikle düzenlenmiş evreninin güneşiydi. Bezden itibaren en iyisini almıştı: mahalledeki çocukların sadece vitrinde gördüğü oyuncaklar, “prens gibi” giysiler, en lezzetli yiyecekler.
Alper’i her türlü kursa götürdüler: balodan (“Duruşun düzgün olsun, Alperciğim!”) taekwondoya (“Kendini korumayı öğrensin!”). Alper, hakkını yememek gerekirse, istikrarlıydı: hiçbirine bir aydan fazla dayanamadı. Ders çalışmak sıkıcıydı, egzersiz yapmak akıl almaz. Sokakta güvercinleri kovalamak, afişlere bıyık çizmek, Mırmır adlı kediyi ödünü koparacak kadar korkutmak çok daha eğlenceliydi. Bir gün Mırmır, Alper’in yeni kot pantolonuna unutulmaz bir çizik bırakmıştı. Fatma Hanım sadece iç çekti: “Ne yapalım, huy işte!”
Alper büyüdü. Uzun, uykulu gözlü, nasır tutmamış elleriyle ağırkanlı bir adam oldu. Ve Fatma Hanım’ın önünde yeni bir kutsal görev belirdi: Güneşini tehditlerden korumak. Kızlardan. Özellikle “layık olmayanlardan”. Onun kişisel değerlendirme tablosunda “layık olmak” için şunlar gerekiyordu: apartman dairesi (tercihen merkezi, müstakil), araba (yabancı marka, üç yıldan eski olmayan) ve aile (mutlaka varlıklı, itibarlı). Alper, annesinin her şeyi daha iyi bildiğine alışkın olduğundan, birbiri ardına gelen kızları geri çeviriyordu. “Aman Alper, nasıl olur, babası sıradan bir mühendis!” veya “Metroya biniyor, hayal et! Senin seviyene uygun değil!” Kalıcı bir kız arkadaşı yoktu. Hiçbiri “doğru” değildi.
Ta ki bir gün Alper, ücretsiz bir konser ararken (belki ikram ederler?) Kültür Merkezi’nde Elif’le kafa kafaya çarpışana kadar. Elif bir yığın kitap taşıyordu ve hepsi yere saçıldı. Alper, nadir bir içgüdüyle kitapları topladı. Yağmur bulutları gibi büyük, gri gözlerine baktı. Ve bir şey oldu. Elif kütüphanede çalışıyordu. Şehrin kenar mahallesinde, büyükannesinden kalma mütevazı bir dairede yaşıyordu. Arabası yoktu. Ailesi taşradan öğretmenlerdi. Fatma Hanım’ın tüm kriterlerine göre bir felaketti. Ama Elif sessiz, gülümseyen, kitapların ve vanilyanın kokusuna sahip biriydi. Alper, hayatında ilk kez annesini dinlemedi. Elif’i eve götürdü.
Fatma Hanım gelini, bir generalin düşman casusunu karşıladığı gibi karşıladı. Baştan ayağa süzdü. Soğuk çay. Sorguya çeker gibi sorular:
“Evin var mı? Hımm, bir odalı… Kenar mahallede… Ailen? Öğretmen mi? İlginç… Araba kullanmayı biliyor musun? Hayır mı? Yazık.”
Elif kızarıyor, peçeteyi buruşturuyor, sessiz ve dürüstçe cevaplar veriyordu. Alper annesinin kekini yiyor, camdan dışarı bakıyordu. Fatma Hanım’ın içinde öfke fırtınası kopuyordu. “Bu soluk fare mi? Benim prensime layık mı? Asla!”
Ama Alper direndi. İlk kez. Belki de hayatında tek sefer. Fatma Hanım, yüreği burkularak “olur” dedi. Kabullendiği için değil. Örümcek gibi beklemeye başladı.
Düğün sadeydi. Elif, Fatma Hanım’ın evine taşındı (başka nereye?). Ve başladı. Kaynana dilinde “alışma süreci” denen, gerçekte ise planlı bir yok etme operasyonu.
“Elifciğim, çorba bugün… tatsız olmuş. Benim yaptığım gibi değil. Alperim mercimeği kıvamlı sever, bu su gibi.”
“Ay, şu komodinin üzerindeki toz da ne! Alper’in alerjisi var, biliyor musun? Her gün silmek lazım!” (Elif sabah akşam siliyordu.)
“Alper, bak şu gömleği nasıl ütülemiş Elif! Kırışık! Böyle mi işe gideceksin? Çıkar, ben düzelteyim.”
Elif katlandı. Alper’i seviyordu. Onun koruyacağını umuyordu. Ama Alper annesinin her zaman haklı olduğuna alışıktı. Sessiz kaldı. Bazen homurdandı: “Elif, biraz daha dikkat et. Annem iyiliğimiz için söylüyor.”
Fatma Hanım daha da acımasızlaştı:
“Biliyor musun Alper, Elif bugün marketten… Öyle ucuz bir sucuk almış ki! Sana kıyıyor herhalde?”
“Off, Elifciğim, şu hırkayla… çuval gibi olmuşsun. Hiç yakışmamış. Alper, söylesene bir daha giymesin.” (Hırka, Elif’in maaşıyla alınmış yepyeni bir şeydi.)
Elif yastığa gözyaşı döktü. Alper sinirlendi: “Yeter artık ağlaman! Annem iyi niyetle söylüyor! Alış artık!”
Bir gün, akşam kursundan döndüğünde (Elif ek iş olarak ders veriyordu), bir manzarayla karşılaştı: Fatma Hanım, Elif’in yaptığı çorbayı lavaboya döküyordu.
“Ay, Elifciğim! Affet! Farkında olmadan… Ekşimiş gibi geldi. Önemli değil, Alperciğim, sana menemen yaparım! Benim menemenim gibisi var mı!”
Elif Alper’e baktı. Omuz silkti: “Ne yapalım, annem istemeden dökmüş. Ağlama artık.”
Bu son damlaydı. Ağlamak değil, içten bir iniltiydi Elif’in dudaklarından dökülen: “Alper, ben artık dayanamıyorum…”
“Ee, ne olmuş yani?” diye sordu Alper, tırnağına bakarak.
Bir ay sonra boşanma davası açtılar. Elif sessizce gitti, küçük bir valiz ve kırık bir kalple. Fatma Hanım zaferini kutluyordu: “İşteAncak yıllar sonra, Alper ve Asiye’nin boşanma haberi geldiğinde, Fatma Hanım o soğuk huzurevi odasında, Elif’in kaybettiği sessiz sevgisinin değerini anladı.




