İstanbul’da mayıs ayının sonlarıydı, ama hava iki haftadır yaz sıcaklarına teslim olmuştu. Defne otobüse bindiğine pişman oldu. İş çıkış saatinde otobüs tıklım tıklımdı, her yer dertop olmuştu. Sıkıştığı yerde nefes almak bile zordu. Terden sırılsıklam olmuştu, elbisesi vücuduna yapışmıştı. Birisi omzuna sertçe çarptı.
“İlerlesene, her işi gücü olan insan var. Senin gibi şişkolar yürüse daha iyi, yer işgal etmeyin!” diye homurdandı yaşlı bir kadın arkasında.
“Kendine baksana süt gibi değilsin. Çekil şuradan!” diye bağırdı boğuk bir erkek sesi. Defne’nin üzerine öyle bir yüklendi ki nefesi kesildi.
“Vah vah, ezdi beni bu adam!” diye inledi arkasındaki kadın.
Kapılar gürültüyle kapandı, otobüs hareket etti. Defne’nin arkasındaki kadınla erkek birbirlerini itip duruyordu.
“Neden bu kadar sinirlisin anneciğim?”
“Sen sus! Zaten nefes alamıyoruz, bir de senin ağzından rakı kokusu geliyor!” diye karşılık verdi kadın.
Defne ne önünü görebiliyordu ne de başını çevirebiliyordu. Birinin omzuna çarpmamak için diken üstündeydi. Tutacak bir yer bile bulamıyordu, her yandan sıkışmıştı. Otobüs ani frenler yapıyor, sonra hızla kalkıyordu. İnsanlar bir o yana bir bu yana savruluyor, adeta turşu gibi istifleniyordu. Pencerelerden giren rüzgâr bir nebze serinletiyordu ama trafik ışıklarında durunca yine kavga başlıyordu.
Defne ses çıkarmadı, sadece bir an önce inip temiz havaya kavuşmayı hayal etti. Eve gidip terden sırılsıklam olmuş kıyafetlerini çıkaracak, serin bir duş alacaktı. Otobüs yeniden hareket etti, herkes bir tarafa savruldu.
“Hey şoför bey, dikkat etsene! Kütük taşımıyoruz burda!” diye bağırdı boğuk sesli adam. “Sen klimalı kabinde keyif yapıyorsun, biz fırının içindeyiz…”
Otobüs bir kez daha sarsılarak durdu.
“Boş ver geçsin, kimse binemez zaten! Birbirimizi ezeceğiz!” diye bağırdı boğuk sesli. “İnen var mı?” diye sordu.
“Ben ineceğim! Kapıyı açın!” diye haykırdı Defne, artık bu sıcak ve kalabalığa dayanamıyordu. Kapı zorlukla açıldı, önce kadın, sonra erkek, en son Defne dışarı çıktı. Kadın son bir kez yumruğunu Defne’nin omzuna geçirdi.
“İneceğin yere kadar yürüseydin şişko! Bir durak için milleti rahatsız ediyor.”
Defne cevap veremedi. Kadın kalabalığa karıştı, kapılar kapandı, otobüs uzaklaştı. Defne bir sonraki otobüsü beklemedi, eve yürüyerek gitti, gözyaşlarını tutamıyordu. Kulaklarında o iğrenç ses çınlıyordu: *Şişko!*
Okulda da ona şişko, hipopotam, mamut derlerdi. Alışması gerekirdi belki, ama alışamamıştı. Şişman olması onun suçu muydu? Doktorlar hiçbir şey bulamamıştı.
“Anne, niye beni doğurdun? Kim ister benim gibi bir kızı?” diye ağlardı okuldan dönünce. “Keşke babam zayıf biri olsaydı, ben de senin gibi ince olurdum. Şimdi ömür boyu çekeceksin.”
“Sen şişman değilsin, iri yapılısın. Kalbe söz geçmez. Ben de babanı sevdim, o da iri yapılıydı. Kadınlar ona bakardı. Sen ona çekmişsin. Bakalım sen kiminle evleneceksin?” diye söylenirdi annesi.
“Hiç evlenmeyeceğim. Kim beni sever ki?” diye hıçkırırdı Defne.
“Sevilirsin, merak etme. Erkeklerin hepsi zayıf kızları sevmez. Doğumdan sonra birçok ince kadın kilo alır zaten,” diye avutmaya çalışırdı annesi.
Defne defalarca diyet yapmış, kendini açlığa mahkûm etmişti ama dayanamamıştı. Vücudu yemek istiyordu. Bir ara koşmaya bile başlamıştı. Zarif, ceylan gibi kızlar onu görünce kıkırdar, birbirlerine bakarlardı.
“Yolda kayganlık var, yağ mı dökülmüş acaba?” diye dalga geçti bir genç, yanından hızla geçerken.
Defne koşmayı bıraktı, diyetleri tamamen unuttu, aynalara bakmamaya başladı. Sonra annesi çok hastalandı. O günlerde bile kilo veremedi. Annesinin ölümünden sonra da veremedi, o günlerde hiçbir şey yiyememişti zaten.
Şimdi otuz üç yaşındaydı ve hayatında ne aşk ne de aile vardı. *Bir daha asla otobüse binmeyeceğim,* diye düşündü, *yürüyeceğim.*
Ama ertesi gün durağa neredeyse bomboş bir otobüs geldi. Defne içeri bindi, kartını çıkardı ama otobüs aniden hareket etti. Tutunacak bir yer bulamadan geriye savruldu. *Düşüp kafamı kıracağım…*
***
Sabah Emre her zamanki gibi arabasına bindi, kontağı çevirdi ama motor çalışmadı. Beş dakika uğraştı, nafile. Sonunda çekici çağırmak zorunda kaldı, arabayı tanıdık bir ustaya götürdü.
İşe geç kalmıştı. Eve gidecek değildi, kimse beklemiyordu. Durağa yürürken yarı dolu bir otobüs geldi. Ne zamandır toplu taşıma kullanmamıştı. Biniverdi. *24 numaralı otobüs tam da tamirciye gidiyor, arabayı sormuş olurum.*
O günü hep hatırladı. Hiçbir şey tesadüf değildi. Kaderin bir oyunuydu belki de: arabanın bozulması, otobüse binmesi, eve değil de tamirciye gitmesi… Telefonla da sorabilirdi ama işte böyle oldu. Ve hayatı tamamen değişti.
Model gibi bir kızla delicesine aşık olup evlenmişti. Erkeklerin ona baktığında duyduğu gururla kabarıyordu. ElOnlar mutlu bir yuva kurdular, Defne artık kendini bir “koca” değil, bir “kraliçe” gibi hissetti ve Emre’nin gözlerindeki sevgiyi her sabah uyandığında görmek, ona hayatın en güzel hediyesi gibi geldi.




