**İsmail ve Murat – Sonsuz Dostlar**
Bugün ofiste iş toplantısı yaparken telefonum çaldı. Görüşmeyi reddedecek gibi oldum, ama ekranında eski lise arkadaşımın adını görünce durdum. “Affedersiniz,” diyerek odadan çıktım.
“Alo?” diye cevapladım, tedirgin bir sesle.
Yıllar önce İsmail denen bir dostum vardı, ama o kadar zaman geçmişti ki… Ben bile onun numaramı tuttuğuna şaşırmıştım.
“Murat? Sen misin? Benim, İsmail! Numaranı değiştirmişsindir diye düşünmüştüm, ulaşabileceğimi hiç ummuyordum,” dedi sevinçle.
“Merhaba İsmail. Nasılsın?” diye sordum mekanik bir şekilde, hâlâ şaşkınlıktan kurtulamamıştım. Ama o fark etmedi bile, coşkuyla devam etti:
“Harikayım! İstanbul’dayım. Bak, iş saatidir biliyorum, belki de kötü bir zamandır… Ama buluşabilir miyiz? Yıllar oldu görüşmeyeli. Bir daha ne zaman fırsat çıkar?”
“Şu an toplantıdayım. Bir saat sonra ser bestim. Nerede buluşalım? Seni duymak güzel, gerçekten,” dedim, sesim ısınmıştı.
“Haydarpaşa Garı’ndayım. Bina önünde bekliyorum.”
“Bulurum seni. Sakın oradan gider falan olmayasın ha!” diyerek toplantı odasına döndüm.
Bir şeyler konuşuyor, tartışmalara katılıyordum ama aklım İsmail’deydi. On beş yıldır görüşmemiştik, memleketten üniversite için ayrıldığım günden beri.
Arabayı park ettim, garın önüne doğru yürüdüm. Her zamanki gibi kalabalıktı. Etrafa bakınıyordum, yüzleri tarayarak onu arıyordum.
“Murat!” diye bir ses duydum. Karşımda gülümüyen bir adam duruyordu, ilk bakışta tanıyamadım. Durduk, bir an birbirimizi süzdük, sonra tokalaştık, derken hiç konuşmadan sarıldık.
“Murat…”
“İsmail…”
“Gözlerime inanamıyorum,” dedi İsmail, tekrar sarıldı. “Harika gözüküyorsun. Belli ki başarılı olmuşsun. Hep biliyordum üstüne yoktur. Burada gürültü çok. Bir kafeye gidelim mi?”
“Olur,” dedim. “Arabam burada. Yakınlarda güzel bir yer var. İstanbul’a iş için mi geldin?”
“Kayınvalidemi ameliyata getirdim. Dizleri çökmüş, yürüyemiyor. Sıra bekledik. Vay, bu senin arabanın mı?” Şaşkınlıkla baktı.
“Evet, bin hadi,” dedim, hafifçe gülümseyerek.
İsmail’in şaşkınlık dolu sesleri eşliğişte trafiğe karıştık, dar bir sokağa sapıp beş dakika sonra durduk. Kafe loştu, gün ortası olmasına rağmen. Garın karmaşasından sonra burası sakin gelmişti.
“İşte, burada rahat konuşuruz. Otur da anlat bakalım,” dedim. Ama henüz oturmamıştık ki garson geldi.
“Bana şekersiz kahve, arkadaşıma da—” durdum, İsmail’e baktım.
“Bana da kahve,” diye atıldı o.
“Arkadaşıma dana pirzola, patatesle, kahve ve bir değ tatlı getir.”
Garson gidince İsmail şaşkınlıkla baktı.
“Böyle bakma. Akşama kadar trendİİBİ vardır, bakıyorum sabah bir şey yememişsin.”
“Doğru. Kayınvalidemle üç saat süründük hastaneye. Zor yürüyor… Ama ben kendim öderim yapİBİ.”
Cevap vermedim.
“Yok, yardım falan istemiyorum. Devlet karşılıyor ameliyatı. Sadece… seni görmek istedim. Numarayı çevirdim, belki değiştirmişsindir diye düşündüm ama cevap verdin,” dedi tekrarlarcasına.
“Anladım. Anlat bakalım, hayat nasıl gidiyor? Evlendin mi?”
“Evliyim. İki çocuğum var. Oğlan on bir, kız yedi, birinci sınıfı bitirdi. Kayınpeder ölünce bana bir tamirhane bıraktı, şimdi orayı işletiyorum. Emine’ye seni gördüğümü söylesem inanmaz.”
“Hangi Emine?” diye şaşırdım. “Dur, sen Emine’yle mi evlendin?”
“Onu hatırlıyor musun? Evet, onunla,” dedi İsmail gülümseyerek. “Okulda senin peşinden koşardı. Rahat bırakmazdı. Hatırlıyor musun, nasıl kaçardık ondan? O zamanlar bana da hoş gelirdi aslında. Bilmiyor muydun? Sen gittikten sonra çok üzüldü. İnan, peşinden İstanbul’a gelmek istemişti. Annesi izin vermedi. Sonra biz bir şekilde görüşmeye başladık. Böyle oldu işte. En azından bir konuda seni geçtim,” diyerek gülümsedi. “Peki ya sen? Görüyorum ki evlisin.” Yüzük parmağıma işaret etti.
“Evet,” dedim. “Ama henüz çocuk yok.”
“Anladım. Peki neden çalışıyorsun?”
“Bir şirketteyiz. Satış müüdürüyüm.”
“Vaya be! İstanbul’da yaşıyorsun, araba fiyatlı… Hepimizden daha iyi durumdasın,” dedi içtenlikle.
Hafifçe gülümsedim.
“Balığa gittiğimiz günleri hatırlıyor musun? Veya Kuzey Kutbu’na kaçmayı planladığımızı? Ailemizden nasıl dayak yediğimizi… Ben birkaç gün oturamamıştım.”
“Ya da yazlıkta kulübeyi nasıl yaktığımızı?” diye sözünü kestim.
“Evet, ne günlerdi,” dedi gözleri dalarak. “Hep biliyordum, sen ileri gideceksin.”
“Kıskanma,” dedim.
“Yok, kıskanmıyorum. Belki birazcık. Hayıı, şikâyetim yok. Kayınpederden kalan eski bir Anadol var, onu tamir ettim, motorunu değiştirdim, şimdi aslan gibi. Emine iyi bir eş, çocuklar… Onlar için canımı veririm. Biliyor musun, düşününce şükretmeliyim. Peki ya sen?”
“Ben mi?” Anlamamıştım.
“İstanbul’da yaşıyorsun, işin, paran var. Mutlu musun?” GözYıllar sonra o kahvede anladım ki gerçek zenginlik, unuttuğumuz o çocukluk günlerindeki saf mutlulukta saklıymış.




