Bir Kadın ve Hayatın Ağırlığı
Elif, oğlunu tek başına büyütüyordu. Kocası onu on yılı aşkın bir süre önce terk etmişti. Tüm bu zaman boyunca nafakasını düzenli ödemiş, vicdanı ve kanun önünde tertemiz olduğunu söyleyip durmuştu.
Gitmişti, eşyalarını ve arabasını alıp, Elif’i ödenmemiş konut kredisiyle ve bir çocukla baş başa bırakmıştı. Yıllar boyunca bir kez olsun oğlunu görmeye gelmemiş, doğum günlerinde tebrik bile etmemişti.
“Şimdiye kadar senin gibi bir sürü saf kadını ‘mutlu etmiştir.’ Sorumluluktan kaçmaya devam edecek, ta ki erkekliği tükenene kadar. Keşke çabuk olsa da kurtulsak. ‘Ev kredisi çekme’ demiştim. Dinlemedin. Şimdi ömrün boyunca bu borcu ödemek için çalışacaksın,” diye iç çekiyordu Elif’in annesi. Oysa kredi çekmesi için ısrar eden de kendisi ve babasıydı.
İşte böyle yaşıyordu Elif. Maaşından avansa, iki işte çalışıp oğlunu büyütüyordu. Şükürler olsun ki, Can fazla sıkıntı çıkarmıyordu.
İkinci işinden çıkıp, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde markete uğruyor, ağır poşetlerden kurtulup ayakkabılarını çıkararak oturmak, bacaklarını uzatıp gözlerini kapamak için eve doğru adımlarını sürüklüyordu. Kendini bir at gibi hissediyordu. Parklarda çocukları gezdiren, ekmeğini çıkarmak için dönüp duran atlar gibi…
Yelelerine renkli tokalar takılır, başlarına parlak tüyler yerleştirilir, rengârenk örtüler örtülürdü. Ağır adımlarla, önlerine baka baka, sırtlarında bir başka mutlu çocukla dolaşırlardı. İşte Elif de tıpkı onlar gibi hissediyordu. Hayat hep aynıydı: iş, market, ev.
“Ekon” mağazasından aldığı silik, rahat kıyafetler giyiyordu. Yeni şeyler almak nadiren mümkün oluyor, onları da özel günler için saklıyordu. Özel günler ise hayatında pek yoktu. Zamanla kıyafetleri de eskiyordu.
Elif yürürken akşam ne pişireceğini, Can’ın evde olup olmadığını düşünüyordu… Omzunda büyük bir çanta, bir eliyle onu tutuyor, diğer elinde de market poşetini taşıyordu. Eğer Can evdeyse, beş dakika dinlenip makarna ve sosis pişirmeye gidecekti.
Eskiden nasıldı biliyor musun? Saçları gür, gözleri ışıl ışıldı. Şimdi bile şekli yerindeydi. Tüm genç kızlar gibi o da aşk hayal etmişti. Ve bu hayal, Mehmet’in yüzünde gerçek olmuştu. Yakışıklı bir adamı sevmemek mümkün müydü? Sonsuza kadar seveceğine dair sözler vermişti. Bir araba alacaklardı, mutlaka lüks bir “Infiniti” ya da en kötü ihtimalle bir “Lexus” olacaktı. İki çocukları olacaktı.
Araba almıştı, hem de onunla birlikte “mutlu geleceğe” doğru yola çıkmış, Elif’i kredi borcuyla ve bir çocukla baş başa bırakmıştı.
Elif önündeki yola bakıyordu. Dikkatin dağılsa, bir çukura düşecek ya da ayağını burkacaktı. Yollar pek iyi sayılmazdı. Kaldırım kenarından da uzak durmalıydı, bir delikanlı hızla geçerken su sıçratıp üstünü başını berbat edebilirdi.
“Elif!” diye bir ses duydu. Yolunu şık giyimli genç bir kadın kesti.
Elif, onu zor tanıdı. Liseden arkadaşı Sevim’di bu. Hiçbir zaman güzeller güzeli olmayan Sevim, şimdi bir dergi kapağından fırlamış gibi görünüyordu. Elif, yanında kendi giysilerinin ne kadar sıradan olduğunu hissediyordu.
“Seni gördüğüme ne kadar sevindim! Anneme geldim ama kimseyi bulamadım. Herkes dağılmış. Elifciğim! Nasılsın, neler yapıyorsun?”
“Görüyor işte,” diye geçirdi içinden Elif, ama sesli olarak, “İdare ediyoruz, herkes gibi,” dedi.
“Evli misin?”
“Boşandım. Oğlumla yaşıyorum. Ya sen?”
“Ben…” Sevim gözlerini kapadı, güneşin parlak ışıkları gözünü almış gibi. “Bir İspanyol’la evlendim, Barcelona’da yaşıyorum. Anneme bir haftalığına geldim. Dinle, seni böyle bırakamam. Bir yere oturalım mı? Ya da beni evine davet et. Nerede oturuyorsun?”
“Şey… Buralarda. Gel, ama ev dağınık. Bulaşıkları bile yıkamadım dün geceden.”
“Önemli değil, alışığım. Sonuçta ben de Türküm.”
Elif evinin kapısını açtı ve odalara doğru seslendi:
“Can, evde misin? Misafirimiz var.”
Kapıda yakışıklı bir genç belirdi.
“Vay canına! Bu senin oğlun mu? Çok yakışıklı,” diye heyecanlandı Sevim. “Hangi sınıftasın? Nereye girmeyi düşünüyorsun üniversitede?”
“Henüz karar vermedim. Anne, bulaşıkları ben yıkadım, ders çalışmam lazım,” dedi ve odasına girdi.
“Vay be, ne kadar özgüvenli,” dedi Sevim, sesinde kıskançlık vardı.
“Senin çocukların var mı?” diye sordu Elif. Oğluyla gurur duyuyordu.
“Yok. Kocam benden çok büyük. Onun zaten büyümüş çocukları var, bir daha bezlerle uğraşmak istemiyor.”
Elif aceleyle akşam yemeğini hazırlarken, Sevim İspanya’daki hayatını anlatıyordu.
“Niye boşandınız, kocan içiyor muydu?” diye sordu sonunda Sevim.
“Yok, içmiyordu. Can doğana kadar her şey iyiydi. Sonra… Can uyumuyordu, çok huysuzdu. Ben çalışmıyordum, doğum iznindeydim, bir de ev kredisi, araba kredisi derken… ‘Böyle bir hayata dayanamBir gün parkta yürürken, Elif’in gözleri birden Can’ın gülümseyen yüzüne takıldı, o an anladı ki gerçek mutluluğu zaten yıllardır yanında taşıyormuş.




