**Lütfen Leyla’yı çağırır mısınız…**
O sabah Selma’nın içine bir his doğmuştu, bugün bir şey olacak diye. Aslında olması gereken her şey çoktan olup bitmişti. Aşk da, aile de… Şimdi yalnızdı. Otuz altı yıl birlikte yaşadığı kocası iki yıl önce vefat etmişti. Oğlunun kendi ailesi vardı, iki çocuklu, hepsi sağlıklıydı. Sonra anladı, bu bir bayram heyecanıydı. Yarın 8 Mart’tı.
Birden kocası geldi aklına. Kimse ona mimoza ya da lale getirmeyecekti. Yok, dur! Ya oğlu Murat? Mutlaka uğrar, tebrik ederdi onu.
Eskiden bir yazlıkları vardı. Krizlerden sonra anne babasının aldığı, küçücük bir evdi. Çalışırken tatillerde ve hafta sonlarında giderdi. Emekli olunca neredeyse tüm yazı orada geçirir, şehre sadece alışveriş ve banyo için uğrardı.
O yaz kurak ve sıcak geçmişti. Her gün bahçeyi sulamak gerekiyordu. Kocası her zamanki gibi cuma akşamı geldi. Selma onun solgunluğunu hemen fark etti.
“Bir şeyim yok, havasızlıktan,” diye savuşturdu onun endişesini.
“Sen biraz dinlen, ben hallederim. Gölgede otur, dinlen,” dedi Selma.
Kocası oturdu, güneşle ısınmış duvara yaslandı, onun hortumla sebzeleri sulamasını izledi. Selma işini bitirip yanına geldiğinde, bir şeylerin ters gittiğini anladı. Uyukluyor gibiydi. Ama omzuna dokunduğunda yana yığıldı. Bankta uyurken vefat etmişti.
Yazlığı o sonbahar sattı. Bir daha oraya gidemedi. Her seferinde onu bankta otururken görüyormuş gibi oluyordu. Oğlu da destekledi onu.
“Zaten çoktan satmalıydın. Niye üzülüyorsun ki, her şey markette var artık.”
Kendisi eşi ve çocuklarıyla tatile denize gidiyordu. Yazlığın parasını oğluna verdi. Onun iki çocuğu vardı, daha çok ihtiyacı olurdu. Kendisine ise emekli maaşı yeterdi. Tekrar çalışmayı düşündü, ama oğlu vazgeçirdi.
“Senin alacağın üç kuruş için kendini yorma. Okulda öğretmenlik yapmak artık çelik sinir ister. Ders özlemi çekiyorsan torunlarla ilgilen. Ben varım ya, bir şey olursa yardım ederim.”
Böylece tek başına yaşamaya başladı. Tabii, erkek eli lazım oluyordu. Ama ne zaman bir şey bozulsa, oğlu ustaları çağırıyordu.
Son yıllarda kocasıyla çok iyi geçinmişlerdi. Gençken neler yaşamadılar ki! Öyle kavga ederlerdi ki neredeyse boşanacaklardı. Kocası belli ki dışarıda işler çeviriyordu. Kadınlar bunu hisseder. Bir gün dayanamadı, her şeyi yüzüne vurdu ve kapıyı gösterdi. Hem de hastalık mı getirecek eve?
Kocası bavulunu topladı, kanepenin kenarına ilişti. Tam o sırada Murat okuldan geldi. On üç yaşındaydı. Babasını bavulla görünce anladı. Büyümüştü, her şeyi duyuyordu. Kavgalardan da bıkmıştı.
“Benden nefret edecek misin?” diye sordu babası.
“Edeceğim,” dedi oğlu ve kapıyı çarparak odasına gitti.
“Yapamam bunu! Yapamam!” dedi kocası, dizlerine vurarak. Kalktı, bavulu kanepenin arkasına itti. “Akşam yemeği var mı?” diye sormadan önce Selma’ya bile bakmadı.
O da kavgalardan yorulmuştu. Ne fark ederdi ki, bugün gitse yarın gitse? Belki de daha iyi olurdu. Okuldayken giderdi. Sofrayı kurdu, Murat’ı çağırdı. Sessizce yediler, tek kelime etmeden.
Ertesi gün Selma işten erken dönmedi. Eve gelir gelmez odaya koştu, kanepenin arkasına baktı. Bavul yoktu. İçi burkuldu. Yavaşça üstünü değiştirirken gözü tavandaki raftaki bavula takıldı. Koşarak dolaba baktı, kocasının gömlekleri ve pantolonları yerindeydi. Yüreğine su serpildi.
Ama akşam işten dönünce alaycı bir şekilde, “Bavulu boşuna açmışsın, yeniden toplamak zorunda kalmasan iyi olur,” dedi.
Kocası cevap vermedi, ama bir daha işte oyalanmadı. Son yıllarında ise tam bir aşk yaşadılar. Keşke gençken de böyle olsalardı…
Selma sadece iyi şeyleri hatırlamaya çalışıyordu. Kötüyü hatırlamanın ne faydası vardı? Bütün kırgınlıklar kocasıyla birlikte gitmişti. Tabii ara sıra hüzün bastırıyordu, ama geçiyordu.
Yalnızlığın iyi yanları da vardı. Ev temizliğini daha seyrek yapıyordu. Kim kirletecekti ki? Kendine basit yemekler yapıyordu. Kitaplar okuyor, diziler izliyordu. Kocası dizilerden nefret ederdi. Koltukta futbol ya da haber açardı. O ise mutfakta buzdolabının üstündeki küçük televizyona bakarken boynu tutulana kadar otururdu. Mutfak küçüktü, televizyonu koyacak yer yoktu.
Şimdi kraliçe gibi kanepede istediğini izliyordu. Bir kedi alsa mı diye düşündü. Ama tüy dökerdi. Hem de çok hayvan sever değildi.
Yarın 8 Mart’tı. Belki pasta alırdı? Ama kim yiyecekti? Mutlaka oğlu gelirdi. Kendi bir şeyler pişirse daha iyi olurdu. Selma defterindeki tarifleri karıştırmaya başladı.
Çiçek mi alsa? Odaya şöyle bir baktı. Hayır, onlar hüznü artırırdı. Çiçekleri erkek vermeliydi. Hem ne gerek vardı? İki gün sonra çöpe atacaktı.
Selma çikolatalı ve mandalinalı muffinler yaptı. Torunları bayılırdı. Oğlu götürürdü onlara. Yorgun düşmüştü, televizyonun karşısına oturdu.Kapı çaldığında, bu sefer Leyla’nın kendisini aradığını düşünmeden edemedi, içinde umutla karışık bir sıcaklık hissetti.




