Ev, ya da Bir Ailenin Hikayesi
Ece, okuldan yavaş adımlarla eve dönerken, nasıl yapsa da annesine ikiyi göstermeyeceğini düşünüyordu. Keşke annesi evde olmasaydı. O zaman çantasına saklar, “Defterimi okulda unuttum,” diyebilirdi. Ama yarın ne yapacaktı? Her gün defter unutulmazdı ki! Annesi er ya da geç öğrenirdi.
“Bugün saklarım, yarın ikiyi düzeltmeye çalışırım. Böylece annem çok kızmaz,” diye geçirdi içinden Ece ve adımlarını hızlandırdı.
Annesi her gün ona iyi çalışması gerektiğini hatırlatırdı. Birincisi, babasının adını lekelememek için. Babası bir profesördü. İkincisi, beynini geliştirmek için. Bazı hastalıkların genetik yatkınlığı vardı. Ninesi de Alzheimer’dan ölmüştü. Ece iki yaşındayken kaybetmişlerdi onu.
Eve sessizce girdi, kapıyı çarpmamaya özen gösterdi. Askıda annesinin paltosu vardı, demek ki evdeydi. Ece, ayakkabılarını çıkarıp usulca odasına geçti. Defterini yatağının yastığının altına sakladı ve ancak o zaman rahat bir nefes aldı. Üstünü değiştirdi, hemen dersine oturdu. Tarih paragrafını iki kere okudu, ama annesi hâlâ odasına gelmemişti. Bu hiç annelik yapmıyordu.
Kapıyı aralayıp kulak kabarttı. Evde derin bir sessizlik vardı. Belki annesi hastaydı ve uyuyordu? Evleri büyüktü, yüksek tavanlı, geniş pencereli, şehrin tam göbeğindeydi. Mobilyalar da iri, eski ve koyu renkliydi. Koridor, giysi dolaplarıyla uzun ve ürkütücü bir hal almıştı.
Tam o sırada, salondan bir saat sesi yükseldi. Ece, yerinden zıplayacak gibi oldu. Sonra dedesinden kalma o eski saati hatırladı ve sakinleşti. Koridordan geçip mutfağa baktı. Annesi masada, başı ellerinin üzerine düşmüş, öylece oturuyordu.
“Anne,” diye seslendi Ece, omzuna dokunarak.
Annesi başını kaldırdı, gözleri yaş içinde kızına baktı.
“Baban vefat etti. Ders anlatırken…” dedi annesi, boğuk bir sesle.
Ece’yi kucakladı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ece bir süre direndiyse de sonra o da ağlamaya başladı.
Ertesi gün okula gitmedi, ikisini düzeltmedi. Zamanı değildi. Hastaneye, morga gittiler. Annesi babasının en iyi takım elbisesini ve neredeyse yeni ayakkabılarını götürdü.
Cenazede çok kalabalık vardı, çoğu babasının çalıştığı üniversitedendi. Ece onu tanıyamadı. Tabutta yatan yabancı bir ihtiyardı. Ama annesi ağlıyor, “Bensiz ne yaparız? Niye bizi bıraktın?” diyordu.
Cenazeden sonra annesi günlerce yataktan çıkmadı, ağladı, yemek yemedi. Ece kendine makarna ya da mantı pişiriyordu. Bitince annesinden para istedi.
“Al,” dedi annesi, sebebini sormadan.
Ece sosis, ekmek ve iki paket makarna aldı.
Bir gün okuldan döndüğünde annesini ocak başında çorba pişirirken buldu. İçi sevinçle doldu.
“Okul nasıl? Bu sürede ne yedin?” diye sordu annesi. Ece anlattı. “Affet beni. Seni unuttum. Yarın babanın bölümüne gidip iş isteyeceğim. Bana hayır demezler, değil mi? Hayat devam ediyor.”
Annesi zayıflamış, solgun görünüyordu. Ama en azından ağlamıyordu.
Bölümün yeni başkanı, babasının öğrencisi, annesini laborant olarak işe aldı. Annesinin yarım kalan yüksek eğitimi vardı, ders veremezdi. Laborant maaşı azdı, temizlik işi de teklif ettiler. Annesi kabul etti ama akşamları, herkes gittikten sonra temizlik yapıyordu.
“Utandırıcı. Bir profesörün eşi yerleri siliyor,” diye iç geçirirdi.
Ece sık sık gelip ona yardım ediyordu.
Ama para yetmiyordu. Annesi altınlarını bölümdeki hocalara sattı. Ne verirlerse o fiyata. Ama onlar da bitti.
Bir komşu geldi, mobilyalardan bazılarını satın almak istediğini söyledi. Annesi reddetti.
“Eşyasız ev, ev olmaz,” dedi.
“Sonra satmaya karar verirsen, alırım ama bu fiyata değil,” diye kırılarak gitti komşu.
Ece, neden altınları sattığını ama mobilyalara bu kadar değer verdiğini sordu.
“Sen daha çocuksun. Bu mobilyalar antika. Müzelerde bile yok. Savaşta bile satmadılar.”
Ve annesi, Ece’ye bu eve nasıl geldiğini anlattı.
Küçük bir kasabadan üniversite okumaya gelmiş, yurtta kalıyordu. Babası doçentti. Yaşça büyük olmasına rağmen ona âşık olmuştu. İlişkilerini uzun süre gizlediler. Annesi hamile kalınca, babası onu bu eve getirdi.
Evlendiler, ama babasının annesi bu evliliği onaylamamıştı. Sürekli annesini küçümser, ailelerine layık görmezdi.
“Kaçmak istedim ama baban beni savundu. Gitmeme izin vermedi, annesiyle tartıştı. Sonra sen doğdun. Kaynana biraz sakinleşti. Bir gün markete gitti, geri dönmedi. Baban onu aramıştı. Bir komşu getirdi. Tren istasyonunda görmüş. Yazlığa gidecekti ama nereye gideceğini unutmuştu. Kocası öldükten sonra yazlığı sattığını hatırlamıyordu.”
“Ocağı, suyu açık unutuyordu. Sürekli peşinden koşuyordum, bir de sen küçüktün. Çok yoruluyordum. İki yıl ona baktım. Son zamanlarda kimseyi tanımıyordu…”
Ölünce odasını babasına çalışma yaptılar. Babası çok çalışırdı, makaleler yazardı. Bilimsel dergilerde yayınlanırdı. “Onun ne kadar iyi biri oldEce ve Nihat, eski mobilyaların yerine koydukları yeni sandalyelerde oturup çaylarını yudumlarken, artık geçmişin ağır gölgesinden kurtulduklarını ve hayatın yeni bir sayfasını birlikte açtıklarını hissettiler.




