**Bana Borçlusun Anne**
Elif, kocasıyla tesadüfen tanışmıştı. Sınav sabahı uyuyakalmış, otobüs durağına koşmuş, ancak tramvay tam burnunun dibinden kaçmıştı.
“İşte bu!” diye öfkeyle ayaklarını yere vurdu. “Şimdi kesin geç kaldım.”
“Kızım, nereye gidiyorsun?” Yanında bisikletiyle duran bir genç gülümsedi. “Seni götürebilirim.”
“Bisikletle mi? Şaka mı yapıyorsun?” diye tersledi Elif.
“Neden olmasın? Yürümekten iyidir. Yoksa bir saat daha tramvay mı bekleyeceksin?” Genç, cevap vermesini bekliyordu.
O zamanlar cep telefonu yoktu, ankesörlü telefonlar nadiren çalışırdı, taksi de bulunmazdı. Ne kaybederdi ki?
“Tramvaydan daha hızlı varırız, arka sokaklardan gideriz,” diye acele ettirdi genç.
Elif dudağını ısırdı, tereddüt ediyordu ama zaman daralıyordu. Bisiklete yan oturdu.
“Sıkı tutun,” dedi genç ve kaldırımdan iterek yola koyuldu. Bisiklet önce sallandı, sonra hızlandı. On dakika sonra tıp fakültesinin önündeydiler. Elif atladı.
“Teşekkürler,” dedi ve gencin şakaklarındaki teri gördü. “Zor oldu mu?”
“Biraz,” diye itiraf etti. “Adın ne?” Bisiklete oturmuş, ayağı merdivene dayalı, yüzleri aynı hizadaydı.
“Elif, senin?”
“Emre. Sınavında başarılar!” dedi ve uzaklaştı.
Elif onu gözleriyle takip etti, sonra sınava koştu.
Sınav salonuna vardığında ilk öğrenciler içeri girmişti.
Koridordakiler duvara yaslanmış, notlarını son bir kez okuyordu. Elif, bisiklet yolculuğunun heyecanını üzerinden atmaya çalışıyordu. Kapı açıldı, içeriden mutlu ve aptal bir gülümsemeyle Cem çıktı.
“Beş mi aldın?” diye sordu Elif.
“Dört,” diye sevinçle cevapladı Cem ve sınav kâğıdını salladı.
“Bir sonraki,” diye seslendi kapıdaki asistan. Elif’e dik dik baktı. “Giren çıkar, hemen biri girer. İkinci kez çağırmam.”
Elif derin bir nefes aldı ve içeri girdi. Masadan bir soru kâğıdı aldı, sorulara göz attı ve cevapları bildiğini anladı.
“Kaç numara?” diye sordu asistan.
“On üç.”
“Kâğıdını al ve hazırlan. Kim cevaplamaya hazır?”
“Ben hazırım,” diye atıldı Elif.
Asistanın kaşları havaya kalktı.
“Emin misin? Belki biraz daha—”
“Eminim,” diye kesip attı Elif.
Asistan profesöre baktı, o da başını sallayınca Elif masaya yöneldi.
“Nasıl geçti?” diye sordu sınıftan bir kız, Elif dışarı çıkınca.
“Mükemmel!” dedi Elif, sevincini zor bastırarak.
“Kime verdin?”
“Profesöre. Bugün keyfi yerindeydi,” diye ekledi ve merdivenlerden aşağı indi. Eski demir merdivenler topuklarının tıkırtısıyla şenlendi.
Elif binadan çıktığında Emre’yi gördü. Onu bekliyordu, bisikleti yanı başındaydı.
“Gitmedin mi?”
“Seni bekledim. Sınav nasıl geçti?”
“Harika!” diye gülümsedi Elif.
“Gidelim mi?”
“Nereye?” diye şaşırdı.
O gün bir daha ders çalışmayacaktı ama yabancı bir adamla bir yere gitmeyi de düşünmemişti.
“Nereye istersen. Sandal gezintisi yapalım, sinemaya gidelim ya da sadece dolaşalım.”
“Çalışmıyor musun?”
“Bir hafta daha iznim var,” dedi Emre.
Önce sandalla gezindiler, sonra bir kafeye oturdular, ardından serin bir sinema salonunda film izlediler. Akşam evin önünde vedalaşırken Elif aşık olduğunu anladı.
“Gittiğin yerden geldin! Endişelendim. Sınav nasıl geçti?” diye çıkıştı annesi, Elif içeri girer girmez. “Vakit kaybetme. Sınavları geçemezsen bursunu kaybedersin.”
“Geçerim,” diye söz verdi Elif.
Bir yıl sonra Emre ile evlendiler. O daha büyüktü, çalışıyordu. Küçük, eski bir daire kiraladılar. Ne kadar mutluydular!
Bir buçuk yıl sonra Emre’nin babası kalp krizinden öldü. Ders sırasında olmuştu, üniversitede hocaElif, bir süre daha o küçük evde yaşadı, sonunda torunlarıyla dolu bir hayatın huzurunu buldu.




