Tatil İçin Mutluluk Peşinde
Bütün bir yıl bekleriz tatili, hayal kurarız, hazırlanırız, geri döndüğümüzde mutlu olacağımızı umarız. Ama çoğu zaman tam tersi olur…
Mayıs ayından beri Cem ile Elif tatil planları yapıyordu. Nereye gideceklerini, nerede kalacaklarını tartışıyorlardı. Elif, Antalya’nın kum plajlarını istiyordu. Uzun sığ sular, ılık deniz… Küçük Can için ideal bir yerdi.
“Çocukla mı gitmek istiyorsun?” diye soğuk bir tonla sordu Cem.
“Öyle sorma sanki o yalnız benim çocuğummuş gibi. Evet, tabii ki. Ne var bunda? Bebeklerle bile gidiliyor.”
“Bırakacak kimse yoksa tabii. Ama bizim annemiz var. Bir ricada bulun, göreceksin, hayır demez. Bütün uykusuz geceleri, bezleri ve huysuzlukları yanımızda götüreceğiz. Hangimiz tatil yapacağız o zaman?”
Elif, kocasına hak vermişti ama oğlundan tam on gün ayrı kalacağını düşünemiyordu.
Annesi Cem’in yanında durdu.
“İkiniz gidin, dinlenin. O daha çok küçük, yorulursunuz. Zaten anlamaz bile.”
“Bak, hangi oteli seçtim. Pencere manzarası ne güzel. Üst katlardan deniz görünüyor.” Cem, bilgisayarını Elif’e doğru çevirdi.
“Pencereden ne göründüğünün ne önemi var? Denize gitmiyor muyuz? Otelin penceresinden bakmak için değil ki,” dedi Elif. “Taşlık plajlar, uzanıp yatamayız.”
“Şezlonglar ne işe yarıyor o zaman? En azından kuma batmayız.”
Cem her zaman ikna edecek bir cevap bulurdu. Elif ise ona boyun eğerdi, çünkü delicesine seviyordu onu. Nereye gidildiği, plajın nasıl olduğu ne fark ederdi, yeter ki onunla olsun. İki buçuk yıllık evliliklerinde hiçbir şey değişmemişti.
“Bence en iyisi uçakla gitmek. Pahalı belki ama daha hızlı,” dedi Cem.
Elif ise Can’dan ayrılacağını düşünüyordu. Küçüktü belki ama annesinin yokluğunu hemen fark edecek, özleyecek, ağlayacaktı. Annesi başa çıkabilir miydi?
“O zaman otele rezervasyon yaptırayım mı?” diye sözleriyle gerçeklikten koparıverdi onu Cem.
“Evet, tabii.”
Her şey hakkında farklı düşünceleri vardı, aile bile. Cem, küçük yaşta anne-babasını kaybetmişti, onu dede ile ninesi büyütmüştü. Dede, Cem liseyi bitirirken vefat etmiş, nine de ondan iki yıl sonra.
Tanıştıklarında Cem tek başına yaşıyordu. Kısa süre sonra Elif onun evine taşınmış, birlikte evi düzenlemiş, gelecekteki yuvalarını kurmuşlardı. Herkes Elif’i kıskanıyordu.
“Şanslısın Elifçiğim. Yakışıklı koca, üstelik kendi evi var, kaynanasız. Dikkat et, fazla şımarıp da kaçırma,” diye şakalaşıyordu arkadaşı.
“Yoksa sen mi?” diye güldü Elif.
“Ne var? Ben de güzelim.”
İlk hayal kırıklığı, düğünden bir ay sonra, Elif’in doğum gününden önce yaşandı. Cem, eşine açıkça annesini davet etmemesini söylemişti.
“Arkadaşlar gelecek, o bizimle sıkılır.”
“Bu onun da günü. Beni bu günde doğurdu, büyüttü. Nasıl söyleyeyim ona?” diye çıkıştı Elif.
“Ertesi gün çağır. Çay içer, pasta yeriz.”
Elif hoşlanmamıştı bu fikirden ama Cem’i seviyordu, kavga etmek istemiyordu. Annesi, kırılsa bile belli etmedi. Ertesi gün geldi, güzel bir çay takımı hediye etti. Cem iltifatlar yağdırdı, yanağından öptü, kızını yetiştirdiği için teşekkür etti. Kavga çıkmadan atlatılmıştı.
Böylece her kutlamada Cem’in arkadaşları toplanır oldu. Çoğunun kendi evi yoktu, ya kirada ya da aileleriyle yaşıyorlardı. Anneyse davet edilmedi.
“Seviyorsan, insanı olduğu gibi kabul etmelisin. O anne-babasız büyüdü, ailenin değerini bilmiyor,” diyordu annesi. “Üstelik benim yüzümden kavga etmeyin. Doğum günüymüş, ne olacak? Kadın sabırlı ve akıllı olmalı. Kavga etmeye başlarsanız, iyi sonuç bekleme. Senin bir oğlun var, babaya ihtiyacı var. Hem çocuk tek başına yetiştirilmez, inan bana.”
Elif, Can’ı annesine bırakıp alışverişe çıktı. Doğumdan sonra kilo almıştı, elbiseler dar geliyordu, yeni bir mayo da lazımdı. Bir gün, aynanın karşısına geçmiş, yeni beyaz elbisesini deniyordu.
“Beğendin mi? Biraz daha bronzlaşınca tam bomba olacak.” Elif aynadan dönüp Cem’e baktı.
“Fena değil. Ama biraz soluk gösteriyor seni. Üstelik şişmanlatıyor,” dedi kocası, Elif’e şöyle bir bakıp.
Üzerine buz gibi su dökülmüş gibi oldu. Aynaya döndü, kendini eleştirel bir gözle inceledi. Düğünden önce ince, narin, hareketliydi. Emzirirken biraz dolgunlaşmıştı.
“Daha önce göğüslerimin büyümesini sevdiğini söylüyordun,” diye gücenik bir sesle çıkıştı.
Elbise artık hoşuna gitmiyordu. Çıkardı, dolaba kaldırdı.
“Alınma. Ama renk gerçekten sana yakışmıyor,” diye toparlamaya çalıştı Cem.
Yola çıkma zamanı yaklaşıyordu. Elif yavaş yavaş eşyalarını topluyor, oğlunu koklaya koklaya doyamıyor, onu kucağından indirmiyordu. Pişmandı, onsuz gitmeye razı olduğuna. Keşke seyahati bir yıl erteleyebilselerdi, güney olmadan da yaşayElif, oğlunu sıkıca kucaklayarak bir daha asla onu bırakmayacağına söz verdi, çünkü gerçek mutluluğun yalnızca onun yanında olduğunu anlamıştı.




