Cuma günü baş muhasebeci işe şık bir kıyafetle, pahalı bir şarapla, bir pasta ve et tabağıyla geldi.
“Kızlar, işten sonra dağılmayın, biraz oturup doğum günümü kutlayalım,” dedi.
Herkes hemen ona sarılıp tebrik etmeye başladı. Ayşegül de tebrik etti. Şirkete hiç tecrübesiz gelmişti, hataları yüzünden bolca eleştirilmişti ama Filiz Hanım’ı gerçekten hocası olarak görüyordu. Filiz Hanım onu kucakladı ve kulağına fısıldadı:
“Biraz daha çalışıp emekli olacağım. Seni, Ayşeciğim, benim yerime düşünüyorum. Eminim ki başarırsın. Disiplinlisin, ciddi bir çalışansın…”
Ayşegül teşekkür edemeden bir diğer mesai arkadaşı kutlamak için yanına geldi.
İşi erken bitirdiler, büyük muhasebe masasını boşalttılar, üzerine kağıt örtü serdiler ve buzdolabında ne varsa masaya koydular. Kutlamaya şirketin müdürüyle diğer bölüm şefleri de geldi. Büyük bir gül demeti ve hediye verdi. Ortam yine neşelendi. Ayşegül bu gürültüden sıyrılıp ofisten çıktı.
“Nereye gidiyorsun? Daha yeni oturduk,” dedi koridorda yakalayan arkadaşı ve dostu Sevgi.
“Gitmem lazım, babam evde yalnız.”
“Biraz otursaydın, yarım saat bile olsa, bu kadar kısa sürede babana bir şey olmaz,” dedi Sevgi.
“İkna etmeye çalışma. Gecikmemden hoşlanmıyor, telaşlanır, tansiyonu çıkar. Yaşında bu tehlikeli.”
“Ne yaşındaymış? Kaç yaşında o?”
“Yetmiş bir,” diye iç çekti Ayşegül.
“Bu yaş mı? Bu yaşta bazı erkekler daha aşık olup evleniyor…”
“Gerçekten gitmeliyim, Sevgi. Benim için özür diler misin?” dedi ve dönüp gitmeye hazırlandı, ama Sevgi elini tuttu.
“Kendini bir köşeye sıkıştırdın. Gençsin, hiç özel hayatın yok. Bu normal mi? Baban senin bir ailen olmasını, torunlarını istemiyor mu?”
“Hangi torundan bahsediyorsun? Kırk iki yaşındayım ben…”
“Ee? Kendine erken veda etmişsin. Bu tempoda babandan önce… Ay, bağışla,” dedi Sevgi, Ayşegül’ün sert bakışını görünce. “Ama bu gerçeği sana kim söyleyecek? Hastalığı mı var?”
“Yok, sadece yaşlanıyor, yalnız ölmekten korkuyor.”
“Anlamıyorum seni, Ayşe. Annen hep onun etrafında döndü durdu. Ve nerede şimdi o? Şimdi de sen…”
“Yeter. Bu benim hayatım,” dedi Ayşegül ve elini çekip hızlı adımlarla giysilerini almak için ofisine gitti.
Sevgi arkasından üzüntü ve acıma dolu bir bakışla baktı.
Dışarıda bahar kokuyordu, neredeyse bütün kar erimişti, biraz daha ve ağaçlar çiçek açacaktı… Eve giderken Ayşegül bir markete uğradı. Kasa sırası uzundu. Saatine baktı. Zamanı vardı, işten erken çıkmıştı, eve yürüyüş on dakikaydı, yetişirdi. İçini bir rahatlık kapladı.
Evde bilerek gürültülü bir şekilde soyundu ki babası duysun. Aldıklarını mutfağa bıraktıktan sonra babasının yanına gitti. Baba koltukta uzanmış televizyon izliyordu.
“Baba, geldim. Ne izliyorsun?”
Babasının ekrana nasıl gergin gözlerle baktığını görünce mutsuz olduğunu anladı. Zaten ne zaman memnundu ki?
“Baba, nasılsın?” diye sabırla sordu Ayşegül.
“Eve acele etmeye gerek yoktur herhalde. Hep eğlence peşindesin. Benim tansiyonum var. Burada yalnız ölürüm, haberin bile olmaz,” diye homurdandı ve kızına sitem dolu bir bakış attı.
“Ne eğlencesi? Dakika falan geciktim sadece, markete uğradım.”
Yataktan kalkıp dolaptan tansiyon aletini aldı ve babasına götürdü.
“Ver elini, tansiyonunu ölçeyim.”
Baba kıpırdamadı bile.
“Baba, ne çocuk gibi davranıyorsun? İnat etme.”
İsteksizce elini uzattı. Ayşegül manşonu taktı, pompayla şişirdi.
“Ne uyduruyorsun? Tansiyonun mükemmel.”
“Sen ölçmeyi bilmiyorsun. Ben hissediyorum, tansiyonum var,” diye mırıldandı.
Ayşegül biliyordu ki yaşlıydı, ilgiye ihtiyacı vardı, hayatı boyunca inşaatlarda çalışmıştı. Ama bu demek değildi ki bütün gün koltukta uzanabilsin.
“Yarın doktor çağırayım mı?” diye teklif etti.
“Senin doktorların ne anlar? Hap yazarlar, o kadar. Bir faydası yok.”
Ayşegül tansiyon aletini kaldırıp üstünü değiştirmek için odasına gitti. Sonra akşam yemeğini hazırlarken içinden babasıyla bitmeyen bir diyalog kurdu:
“Benim de dinlenmeye hakkım var. Bütün gün bilgisayar başındayım, gözlerim ağrıyor. Şimdi mesai arkadaşlarımla pasta yiyip şarap içiyor olabilirdim. Bana terfi sözü verdiler, ben kaçtım. Ya Filiz Hanım alınırsa?”
“Ben yetişkin bir insanım, beni kontrol etmenden, her şeye laf etmenden bıktım. En azından yandaki markete gidebilirdin. Sevgi haklı, böyle gidersem ben de hastalanacağım. Gücüm kalmadı…”
Kendini durdurdu. Babasıyla böyle konuşmak doğru değildi, duymasa bile. Kendisi de onun yaşına gelince nasıl olacaktı, belki daha huysuzlanacaktı. Ama kime karşı?
Küçüklüğünden beri annesi her şeyi kendisi yapardı: evi temizler, yemek yapar, ağır poşetleri taşırdı. Babası ev işlerinin erkek işi olmadığını düşünürdü, hele evde iki kadın varken. İkinci kadının henüz küçük bir kız olduğunu umursamadan.
Annesinin boş boş kO gün, Ayşegül’ün hayatındaki bütün ağırlıklar hafiflemiş gibiydi, çünkü sonunda hem babasının hem de kendisinin mutlu olabileceğini anlamıştı.




