Deniz Yolculuğu
Murat Osmanoğlu, elli dokuz yaşında dul kaldı. Kızı Elif, annesinin cenazesinden hemen sonra babasına yanına taşınmayı teklif etti.
“Baba, bizimle gel. Tek başına nasıl kalacaksın burada? Çok zor olur. Hiç değilse bir süreliğine gel.”
“Teşekkür ederim kızım, ama gelmeyeceğim. Benim için endişelenme. Kendime bakabilirim. Sizin yanınızda ne yapacağım? Sen biraz daha uzun kalsana bende,” diye baktı Elif’e umutla.
“Baba, İlker ve Cem tek başına kalacak. İlker’in ergenlik sorunları var, Cem’in işi yoğun… Gitmem lazım,” diye sarıldı babasına mahcup bir sesle.
“Anlıyorum. Peki,” dedi Murat, kızının eline hafifçe vurarak.
“Baba, bir şeye ihtiyacın olursa hemen ara, tamam mı?”
“Tek başıma neye ihtiyacım olacak ki? Yemeğimi yaparım, çamaşır makinesi var, yerleri de silerim. Ayşe hastayken her şeyi öğrendim. O sadece söylerdi. Yoksa evim pis mi?” Sesi alınmış gibiydi.
“Yok baba, tertemiz evin. Kızma, sadece seni düşünüyorum.” Elif, babasının omzuna yaslandı.
“Sakın içkiye sarılmam. Gençken bile rakıya düşkün değildim, şimdi başlamanın sırası mı? Merak etme, git hadi.”
Böylece karar verildi. Murat, Elif’e yol için yiyecekler hazırladı. Kızı ağır çantayı kaldırdı.
“Baba, bu kadar şey neden? Bizde her şey var.”
“Annen duysa kızardı. Al, fazla olmaz. Trende taşırsın, Cem karşılar seni,” diye mırıldandı kısık bir sesle.
İstasyona vardıklarında trene binmek üzereydiler. Kondüktör bileti kontrol edip vagona geçmelerini söyledi.
Elif, son kez babasına sarıldı, tıraşlı yanağına bir öpücük kondurdu. Gözlerindeki yaşları saklamaya çalışarak çantayı elinden aldı ve trene bindi. Kondüktör kapıyı kapatırken, Murat’a el sallıyordu, gözyaşlarına rağmen gülümsüyordu.
Murat, trenin uzaklaşarak bir noktaya dönüşüp gözden kayboluşunu izledi. Kalbi hüzünle sıkıştı. İşte yapayalnız kalmıştı. Kızı yanındayken güçlü durmuştu, şimdi gözyaşlarına engel olamadı. Etrafında insanlar gülüşüyor, konuşuyordu, ama o, otobüs durağına doğru yürürken etrafını görmüyordu. Sanki çölde yürüyordu.
“Ah Ayşe, şimdi sensiz nasıl yaşayacağım? Belki de Elif’le gitmeliydim?” Durağa varınca, boş eve dönmeyi geciktirmek için yürümeye karar verdi.
Tozlu sokaklarda ağır adımlarla ilerlerken, Ayşe ile tanıştığı günleri hatırladı…
***
Okul yıllarından beri Ece’ye âşıktı. Nar çiçeği saçlı, yüzünde altın benekler olan narin bir kızdı. Kışın bile solmayan bu benekler için ona “Güneşim” derdi.
Mezun olacakları yıl, Ece’nin babasına verem teşhisi kondu. Doktorlar, nemli bölgeden sıcak bir iklime taşınmalarını önerdi. Ailesi hemen evlerini sattı ve Ege’ye, deniz kenarına yerleşti.
Başta sık sık mektuplaştılar. Annesi ne zaman odasına girse, Murat ya camdan dışarı bakıyor ya da Ece’ye mektup yazıyordu. Her mektubunda ona ertesi yaz mutlaka geleceğine söz veriyordu. Annesi, üniversite sınavlarına hazırlanmak yerine böyle şeylerle uğraştığı için kızıyordu ama Murat’ın kulağına girmiyordu. O zaten Ece’nin yanındaydı.
Birinci sınıftan sonra yazın inşaat işçisi olarak çalışıp para biriktirdi, ailesinden istememek için. Ağustos ortasında zayıflamış ve yanmış bir şekilde döndü ve ailesine Ege’ye, Ece’ye gideceğini söyledi.
Annesi sertçe karşı çıktı.
“Tek başına gitmeni istemem. Önce yaz, ailesinden izin iste. Damdan düşer gibi gitme, her şey değişmiş olabilir.”
O zamanlar cep telefonu yoktu, sabit hat bile herkeste değildi. Murat yeniden mektup yazmak zorunda kaldı, cevabı beklerken zaman kaybettiğine üzülüyordu.
Mektup gelince, bilet bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu anladı. Herkes yaz tatilini denizde geçirmeye karar vermişti. O yaz Ece’yi göremedi.
Ailesine ve bütün dünyaya kızgın, ona ertesi yaz biletleri erkenden alacağına ve mutlaka geleceğine dair söz verdi…
Ece cevap vermedi. Murat acı çekti, ailesine terslendi, mektup üstüne mektup yazdı ama karşılık alamadı.
Yağmurlu bir sonbahar sabahı, otobüs durağına koşarken bir kıza çarptı. Şaşkınlıkla çantasını su birikintisine düşürdü. O gün derse gidemedi.
Leyla ile kafede sohbet ettiler. Sanki bin yıldır tanıyordu onu. O da okuyordu, hemşirelik okulundaydı. Çantası ve kitapları pencerenin yanındaki radyatörde kuruyordu.
“Ben yüzünden önemli bir şey kaçırdın mı?” diye sordu Murat.
“Anatomi sınavı. Hoca çok sertti, yine de geçemezdim,” diye rahatça cevapladı Leyla.
Murat’ı onun kara gözleri büyülemişti. İçine bakıyorsun, dipsiz bir kuyu gibi. İlk zamanlar Ece’yi düşünüyordu ama o çok uzaktaydı, yeni aşkı ise tam yanı başındaydı.
Leyla, annesini de hemen kendine bağlamıştı. Nazik, ağırbaşlı, mesleği de uygundu. Tek oğlunu onun şefkatli ellerine teslim etmekten korkmuyordu. Aşkları da Leyla gibi sakin ve derindi. Aynı yıl mezun olup hemen evlendiler. Bir yıl sonMurat, son nefesini verirken gülümsedi, çünkü hem Leyla’nın hem de Ece’nin onu beklediğini biliyordu.




