İki Kardeş, Yaşamın Her Şeyi Yerli Yerine Oturttuğu Hikaye
Küçükken Emre, babasının olmadığını pek düşünmezdi. Annesinin sevgisi ona yetiyordu. Ama ortaokula geçtiğinde erkek arkadaşları arasında “Kimin babasının arabası daha havalı?”, “Kimin telefonu daha pahalı?” yarışı başlayınca sessiz kaldı. Ne diyebilirdi ki? Onun ve annesinin arabası yoktu, telefonu da sıradan bir şeydi. Annesi bir sağlık ocağında doktordu, havalı tanıdıkları da yoktu, sadece yaşlı teyzeler ve amcalar vardı hayatlarında.
Bir gün okuldan sonra Emre, annesine babasını sordu.
“Onu hiç hatırlamıyor musun? Sen üç yaşındayken başka bir kadınla ilişkisi oldu. İhaneti kabullenemedim, affedemedim. Boşandık, o da gitti. İlk zamanlar gelirdi, sana küçük hediyeler getirirdi. Sonra orada bir çocuk sahibi oldu…” Annesi iç geçirdi.
Gözleri hüzünlenmişti. Emre daha fazla sormadı. Ne gerek vardı? Babası onu istemediyse, o da böyle bir babayı istemezdi. Zaten en güzel, en genç ve en sevilen anne onundu. Herkes onu tanır, sokakta selam verirdi. Annesiyle hep gurur duydu.
Sonra bir gün annesinin hayatına bir adam girdi. Akşamları ve hafta sonları sık sık dışarı çıkmaya başladı: “Arkadaşımın doğum günü”, “Misafirliğe gidiyorum” ya da “Zor bir hasta beni bekliyor” diyordu. Ama Emre artık çocuk değildi, anlıyordu tabii. Hastalara şık elbiselerle, parfüm sıkılmış halde gidilmezdi. Annesi eve çiçeklerle dönüyor, gülümsüyor ve gözleri mutlulukla parlıyordu.
Bir gün annesi aynanın karşısında süslenirken yavaşça şarkı mırıldanıyordu.
“Anne, randevuya mı gidiyorsun? Bir adam mı var hayatında?” diye sordu Emre.
Annesi, yakalanmış gibi dondu. Sonra yavaşça döndü. Yanakları kızarmış, gözleri mahcup bakıyordu.
“Nasıl anlatsam bilmiyorum… Sen her zaman benim için en önemli olacaksın. Ama…”
“Açıklama yapma. Büyüdüm, anlıyorum. Ciddi mi bu ilişkin? Onunla evlenecek misin?”
“Bilmiyorum. Henüz karar vermedim. Sen karşı mısın?” diye dürüstçe sordu annesi.
“Hayır, ama… İkimizin baş başa yaşamasına alıştım. Evlenirseniz, ona baba diyemem,” diye net konuştu Emre.
“O iyi biri. Sizi tanıştırmak istiyordum zaten, cesaret edemiyordum.”
“Gelsin o zaman,” diye izin verdi Emre.
“Teşekkür ederim.” Annesi sarıldı ona. “Hakikaten büyümüşsün. Peki bu Pazar?”
Emre annesine sokuldu, bildik, tanıdık kokusunu içine çekti. “Seni kimseyle paylaşmak istemiyorum, bize kimse gerekmiyor” demek istedi ama annesi ona teşekkür ediyor, “Seninle gurur duyuyorum” diye fısıldıyordu. Emre sustu.
Pazar günü annesi saçlarını farklı yapmış, şık bir elbise giymiş, sofrayı hazırlarken yanakları pembe pembe olmuştu. Emre onu bu kadar güzel görmemişti uzun zamandır. Ev yemek ve annesinin parfümünün kokusuyla doluydu. Tek üzücü olan, bunları yabancı bir adam için yapmış olmasıydı, Emre için değil.
Adamı uzun boylu, yakışıklı biri olarak hayal etmişti. Ama gelen, annesinden yaşça büyük, hafif şişman, kel bir adamdı. Topuklu ayakkabılarıyla annesi ondan daha uzundu. Adam erkek erkeğe sıkıca elini sıktı ve “Mehmet Akif” diye tanıttı kendini.
“Hadi bakalım, sofraya geçelim, yoksa yemekler soğuyacak,” dedi annesi gülümseyerek.
Emre, Mehmet Amca’nın okul notlarını sorup “Bizim zamanımızda eğitim çok daha iyiydi” gibi laflar edeceğinden korktu. Ama o, annesinin yemeklerini övdü, ona hayran hayran baktı. Sonra Emre’ye hangi bilgisayar oyunlarını oynadığını, yeni aksiyon filmlerini sordu. Emre heyecanla anlatırken, Mehmet Amca sözünü kesmeden dinledi, sadece ara ara sorular sordu. Dinlemesini biliyordu, fikrini dayatmıyordu.
İki hafta sonra Mehmet Amca onlara taşındı. Annesi, boşandıktan sonra eski eşinden kalanın bir apartman dairesindeki küçük bir oda olduğunu söyledi. Emre böyle evler olduğunu bilmiyordu.
Banyoda yabancı bir tıraş bıçağı ve diş fırçası görünce, bu adamın kalıcı olarak geldiğini, artık annesini onunla paylaşmak zorunda olduğunu anladı. Gündüzleri idare ediyordu ama geceleri annesinin odasından gelen fısıltılar, gülüşler onu rahatsız ediyordu. Yorganı kafasına çekip duymamaya çalışıyordu.
Lise birinci sınıftayken, annesi utana sıkıla bir okul kızı gibi kızararak hamile olduğunu söyledi. Emre sevinmedi. Artık büyük kardeş olacaktı, yani daha az sevilen. “Madem öyle, keşke erkek olsa” dedi sadece. Başka ne diyebilirdi ki? Her şeyin suçlusu Mehmet Amca’ydı. Onun gelişiyle eski huzurlu düzeni yıkılmıştı ve Emre buna engel olamıyordu.
“Kıskanıyor musun? Bana kızma. Ben ısrar etmedim. Annen bir çocuk daha istedi. O hâlâ genç, sen ise büyüdün…” diye açıklamaya çalıştı Mehmet Amca.
Neden Emre anlamak zorundaydı? Onun fikrini kimse sormamıştı. Tamam, evlenmişlerdi, şimdi de kocaman bir karınla gezecekti. Arkadaşları ne der diye düşündü. Ama kimsenin umrunda olmadığını gördü.
Doğum zor oldu. Ertesi gün Mehmet Amca Emre’nin odasına geldi, “Bir erkek kardeşin oldu” dedi ama mutlu görünBir gün, Emre’nin gözleri doldu ve artık anladı ki hayat, ona en çok ihtiyacı olan şeyi zaten vermişti: affetmeyi ve sevilmeyi hak eden bir yürek.




