Sen, hayatımın özüsün

Barış ve Eylül aynı apartmanda, aynı katta, karşılıklı dairelerde yaşıyorlardı. Barış dördüncü sınıfa geçmişti ve artık yeterince büyümüştü, bu yüzden karşıdaki dairede yaşayan beş yaşındaki küçük Eylül’e bakma görevi ona verilmişti. Eylül’ün annesi cerrahtı ve hafta sonları bile zorlu ameliyatlar için çağrılıyordu.

Barış, Eylül’e tam bir abi gibi davranıyordu; yemeğini yediriyor, koruyor, hatalarını görünce azarlıyordu. Eylül ise ona körü körüne itaat ediyor, adeta gölgesi gibi peşinden ayrılmıyor, iri kara gözlerini ona dikip hayranlıkla bakıyordu.

Bir gün Eylül boğaz enfeksiyonuna yakalandı. Haziran ayında nasıl üşütmüş olabilirdi ki? Barış günlerce onunla ilgilendi. Arkadaşları nerede olabileceğini biliyorlardı. Eve telefon açıp onu futbol oynamaya çağırdılar.

“Gelemem, Eylül’le ilgileniyorum,” dedi Barış ciddi bir tonla.

“Getir onu da gelsin, bize destek olsun,” diye önerdi Can.

“Ateşi var, boğazı şiş. Dışarı çıkamaz. Siz bensiz oynayın bugün.”

“Sen olmadan nasıl oynayalım? Kaleye kim geçecek?” diye sızlandı Murat.

“Sırayla kaleci olursunuz,” diye çözüm sundu Barış, arkadaşlarının suratlarındaki hayal kırıklığını görerek.

“Olmaz öyle, sıkıcı olur. Biz de gelmiyoruz o zaman.”

“O halde buyurun,” diye iç çekti Barış ve arkadaşlarını içeri davet etti.

Eylül, boynuna sardığı atkıyla koltuğa oturmuş, resimli kitabını inceliyordu. Çocukları görünce yüzü güldü.

“Bunlar arkadaşlarım, Murat ve Can,” dedi Barış. “Bizimle oturacaklar, sakıncası var mı?”

“Bana kitap okuyun,” diye çocuksu bir samimiyetle uzattı kitabı.

“Bence şimdi çadır kursak daha güzel olur,” dedi Murat, salonun ortasındaki yuvarlak masaya bakarak.

“Ama nasıl? Çadır için dallar ve saman gerekir, bizde yok ki,” dedi Eylül, gözleri ateşten mi yoksa heyecandan mı parlıyordu bilemedin.

“Saman gerekmez. Koltuk örtüsünü çıkarabilir miyiz?” diye sordu Murat. “Masayı örteriz, altında çadırımız olur.”

Fakat tek örtü yetmedi. Eylül, Barış’a dolapta nerede battaniye olduğunu söyledi. Kısa süre sonra dördü birden masanın altına girmişlerdi. Kendi yaptıkları çadırda dar, havasız ve karanlıktı ama bir o kadar da heyecan vericiydi.

“Korku hikâyeleri anlatalım,” dedi Can. “Dedem savaş kahramanıydı.”

“Eh, ne olmuş? Savaş hikâyeleri sıkıcı,” dedi Murat.

“Kişi bilmediğini düşman sanır. Dedem anlatırdı, kıtlık zamanlarında insanlar kedileri, köpekleri yemiş, hatta birbirlerini bile…”

“İğrenç! İnsan yenmez ki,” dedi Eylül ürpererek, Barış’a daha da sokuldu.

“Benim bildiğim bir kara adam hikâyesi var,” diye atıldı Murat. “Geçen yaz kampta hep onu anlatırdık. Tüyler ürperticiydi.”

Eylül donakaldı. “Kara” kelimesinin kendisi bile korkunç gelmişti, hele ki çadırın karanlığında. “Ürpertici” kelimesini duyunca titremeye başladı.

“O, tamamen siyahlar içinde gezer. Eğer biri dalgınsa, onu hemen yakalar ve götürür. Bir daha kimse onu göremez. Kara adam bir gölge gibi belirir ve kaybolur. Özellikle küçük çocukları sever. Eğer bir çocuk ailesinden kaçarsa—”

“Yeter! Eylül’ü iyice korkuttun,” diye bağırdı Barış, kızın titrediğini ve kendisine daha da yaklaştığını hissederek. “Akşam uyuyamayacak şimdi. O daha küçük.”

“Ben küçük değilim,” diye gücendi Eylül. “Ama kara adamı duymak istemiyorum. Korktum,” dedi sesi titreyerek.

Tam o sırada kapı çarptı. Çocuklar sustu. Dışarıdan ağır, tedbirli ayak sesleri duyuldu. Sonra durdular. Murat kıpırdandı, Can’ın nefesi sıklaştı. Eylül, Barış’ın göğsüne yapıştı. Kulağında onun kalbinin güçlü atışlarını duyuyordu.

Bir anda örtünün kenarı kalkmaya başladı. Eylül gözlerini kapadı ve çığlık attı.

“İşte buradasınız!” diyen annesinin sesiydi.

“Anne!” Gözlerini açtı, çadırdan çıktı ve koşarak annesine sarıldı.

“Neden masayı örtmüşsünüz? Ne yapıyordunuz orada?” diye sordu anne, masanın altından çıkan dağınık saçlı çocuklara bakarak.

“Çadırdı. İçinde oturup korku hikâyeleri anlatıyorduk,” diye hızlı hızlı anlattı Eylül.

“KorkmadınYıllar sonra, Eylül’ün çocukluğundan beri sakladığı o masanın altındaki anılar, şimdi kendi çocuklarına anlattığı en güzel hikâyelerden biri olmuştu.

Rate article
Lifequest
Sen, hayatımın özüsün