Hiçbir Şey Bana Olmaz, Suçlu Ben Değilim!

“Bana hiçbir şey yapamazsın. Ben suçlu değilim,” diye mırıldandı Nihat, geri geri adım atarken. Korkudan tir tir titriyordu.

Haziran başında sıcak yaz havası kendini göstermişti. Doğa ve tatil özlemiyle yanıp tutuşan insanlar, tozlu ve bunaltıcı şehirlerden yazlıklara, köylere, deniz kenarına kaçıyordu. Serhat da eşi ve kızıyla erkenden, büyüdüğü küçük bir kasabaya, annesinin yaşadığı yere hafta sonu kaçamağı yapmak üzere yola çıktı.

“Haydi, hazır mısınız? Bir şey unutmadınız mı? O zaman gidelim, güneş kavurmadan,” diye emir verdi Serhat, arabaya yerleşirken.
Elif babasının yanına oturdu, Ece ise arka koltukta, klimadan uzakta bir yer buldu kendine.

Aile meclisinde son karar, Elif’in tatilin kalanını büyükannesiyle geçireceği yönündeydi. Şehirden ayrılmak istemiyordu ama arkadaşları birer ikişer dağılmıştı; şehirde kalmak da sıkıcı geliyordu.

“Ne bu surat? Göreceksin, çok seveceksin. Hem orada da arkadaşların var. Bekle, sonra dönmek bile istemeyeceksin,” diye moral verdi Serhat kızına.

“Tamam baba, her şey yolunda,” diye mırıldandı Elif, emniyet kemerini takarken.

“İşte bu başka!” diye neşelendi Serhat. “Son uzun tatilin. Seneye mezuniyet: sınavlar, üniversite, sonra tamamen yetişkin hayatı.”

Şehir uyanıyor, üzerindeki uykulu rehaveti silkeliyordu. Yollar henüz kalabalıklaşmamıştı, bu yüzden araba hızla şehir sınırlarını geride bıraktı.

Güneş yeni yükselmeye başlıyordu. Işınları, yol kenarındaki ağaçların yaprakları arasından süzülüp gözlerine hançer gibi saplanıyordu. “Her şey yolunda ama içimi bu huzursuzluk neden kapladı?” diye geçirdi içinden Serhat, tekerleklerin altında akan gri yolun sonsuzluğuna dalıp giderken.

Dört saat sonra, yeşillikler ve çiçekler içinde kaybolmuş kasabaya vardılar. Büyükanne kapıyı açtı, ellerini çırptı – sonunda gelmişlerdi – ve herkesi sırayla öptü.

“Elif ne kadar da büyümüş. Tam bir gelinlik kız oldu. Serhat, senin sevdiğin börekleri yaptım. Hadi içeri geçin, niye burada sıkışıyorsunuz?” diye heyecanla koşturdu büyükanne.

“Her şey aynı,” diye iç çekti Serhat, odayı gözden geçirip çocukluğundan kalma tanıdık kokuyu içine çekerken. “Hiçbir şey değişmemiş. Eşyaların bile aynı yerde duruyor. Anne, sen de hiç değişmemişsin.” Serhat annesine sarıldı.

“Ah, bırak şimdi,” diye elinin tersiyle itti oğlunun sözlerini. “Yol açmıştır aç karnınıza. Elleri yıkayın, kahvaltı edelim.”

“Anne, bu kızın üzerine düş. Fazla serbest bırakma. Geceleri dolaşmasına izin verme,” dedi Serhat, böreğin yarısını bir ısırıkta koparırken.

“Kendini unuttun mu? Sen de onun yaşındayken aynıydın,” diye güldü büyükanne, oğluna ev yapımı soğuk şerbet dolu bir bardak uzatırken.

“İşte bu! Hadi büyükanne, anlat babam nasıl biriymiş. Yoksa sanki aziz doğmuş gibi bir izlenim bırakıyor,” diye karşılık verdi Elif.

Büyükanne telaşla masaya lezzetli şeyler yerleştirirken, gözü pencereye takıldı.

“İçinizden sıcak çay isteyen var mı?” Beklenen misafirlere şöyle bir baktı. “Avluda arkadaşların bekliyor. Arabayı gördüler,” diyerek Elif’e anlamlı bir bakış attı.

“Kim?” diye sordu Elif ve pencereye koştu.

“Önce ye,” diye sertçe söylendi Serhat. “Bekleyebilirler.”

“Ben doydum. Teşekkürler büyükanne, börekler çok lezzetli.” Elif sabırsızlıkla ayaklarını yere vuruyordu.

“Git hadi, yerinde duramaz,” dedi büyükanne. “Akşam yemeğine geç kalma sakın.”
Elif hemen mutfaktan çıktı.

“Anne, üstüne düş. Dışarıdan büyük görünüyor ama kafası hâlâ havada,” dedi Serhat, kapı Elif’in arkasından çarpılırken.

“Burası sakin, merak etme.”

Ertesi akşam Serhat ve Ece şehre dönmek üzere hazırlandı. Arabadayken, son tavsiyelerini verdi kızına.

“Büyükannene yardım et. Telefonunu da kapatma, tamam mı?”

“Baba, yeter, anladım,” diye gözlerini devirdi Elif. “Bu kadar endişeleniyorsan, belki de sizinle geleyim?”

“Doğru söylüyor, Serhat. Biraz fazla kontrolcü oluyorsun,” diye araya girdi Ece kızı için. “Hadi gidelim, yoksa gece olacak.”

Avludan çıkarken Serhat, dikiz aynasından anneannesine ve kızına baktı. Ece’ye yan gözle baktı. “Sakin. Ben niye bu kadar geriyorum kendimi? Elif akıllıdır, başına bir şey gelmez. Bırakmayı öğrenmem lazım…” diye düşündü içinde anlamsız bir endişeyle boğuşurken.

Üç hafta geçti. Elif her gün arıyor, büyükannesinin yanındaki hayatından haber veriyordu. Serhat de yavaş yavaş rahatlamaya başladı. Ama bir Cumartesi sabahı telefonun sesiyle uyandı.

“İşten mi arıyorlar?” diye uykulu uykulu sordu Ece, gözlerini açmadan.

Serhat gece lambasının yanındaki telefonu aldı. Görünce annesinin aradığını gördü ve hemen açtı.

“Evet, anne. Niye bu saatte arıyorsun?” Ama kalbi zaten hızla çarpıyordu, kötü bir şeyler olacağını seziyordu.

“Serhat, affet beni… Elif’e sahip çıkamadım,” diye ağlayarak konuSerhat hastaneye girdiğinde kızının gözlerini açık gördü ve içindeki karanlık bulutlar aniden dağıldı, artık umut vardı.

Rate article
Lifequest
Hiçbir Şey Bana Olmaz, Suçlu Ben Değilim!