Kapıdan içeri bavullarla dolu girdiler.
“Delirdin mi sen? Bu bavulları nereye koyayım ben?” diye bağırıyordu Neriman Hanım telefonun diğer ucundaki kızına, elindeki çay bardağını sallayarak. “Bir odalı dairede yaşıyorum, duyuyor musun? Bir odalı! Siz kaç kişisiniz, dört mü?”
“Anne, bağırma öyle!” diye yanıtladı kızının sesi. “Üç kişiyiz, Cemal Rostov’da kaldı, sınavları var. Biz de Mert ve Ayşecik’le, kiralık bir ev bulana kadar bir haftalığına geleceğiz.”
“Bir hafta mı?” Neriman Hanım telefonu neredeyse düşürüyordu. “Gülcan, tatlım, benim eve baktın mı hiç? Kedi Pamuk bile zor sığar buraya! Senin çocuğun nerede uyuyacak? Benim divanımda mı?”
“Anne, yere bir şeyler sereriz, merak etme. Önemli olan başımızın üzerinde çatı olması. Ayşecik küçük, yer kaplamaz.”
Neriman Hanım, daracık dairesine baktı. Eskimiş divan, kaynanasından kalan koltuk, arada çalışan buzdolabıyla küçücük mutfak. Pencere kenarında sardunyalar, bu daracık yerdeki tek neşe kaynağı.
“Gülcan, bir otelde kalamaz mısınız? Ben emekliyim, param kuruşlarla geçiyor…”
“Anne, ne oteli? Biletlere bile zor para yetirdik! Dinle, trendeyiz, yarın sabah oradayız. Sen sadece biraz yer aç, olur mu?”
Kısa bip sesleri. Kızı kapatmıştı telefonu.
Neriman Hanım koltuğa çöktü, telefona bakakaldı. Gülcan ailesiyle Rostov’dan İstanbul’a geliyordu, hayatlarını değiştirmek için. Damadı Mert, şehirde iyi bir iş bulacağına dair söz vermişti, şimdilik onun minicik dairesinde kalacaklardı. Şehrin kenarında, kendisine bile zor yeten bir yerde.
Pamuk, beyaz göğüslü sarı kedi, bacaklarına sürtünürken mırıldanıyordu.
“Hadi bakalım, Pamuk,” diye okşadı onu Neriman Hanım, “misafirlerimiz geliyor. Artık burada balık istiyor gibi sıkışacağız.”
Kalkıp dairesini eleştirel gözlerle süzdü. Dolap odanın yarısını kaplıyordu, raflarda yılların birikimi eşyalar, fotoğraflar, tekrar tekrar okuduğu kitaplar, kızından gelen hediye vazolar…
“Temizlik vakti,” diye iç çekti.
Komşusu Zeynep Hanım tam da o sırada çöpü çıkarmak için kapıdan çıkıyordu.
“Neriman Hanım, bu erken temizlik de ne?” diye sordu, eşyaları taşıdığını görünce.
“Kızım ailesiyle geliyor. Bir süre kalacaklar,” diye kısa keserek cevap verdi Neriman Hanım, fazla konuşmak istemiyordu.
“Ooo, ne güzel! Misafir mi?” Zeynep Hanım konuşmayı çok severdi.
“Misafir değil. Kalıcı. Yani kiralık bulana kadar.”
“Aman, sizin yeriniz… pek geniş değil ki,” diye anlamlı anlamlı başını salladı Zeynep Hanım. “Şimdiki gençler anlamıyor. Sanıyorlar ki ebeveynler her şeyi karşılayacak.”
“Zeynep Hanım, acelem var,” diyerek konuşmayı kesti Neriman Hanım. Komşusu her şeye nasihat karıştırırdı, şimdi sırası değildi.
Akşam mutfakta oturmuş, çayını yudumluyor ve düşünüyordu. Gülcan, kızı, boşanmanın ardından Mert’le evlenmiş, ardından Ayşecik doğmuştu. Torunu dört yaşındaydı, ama onu sadece birkaç kez görmüştü, Rostov’daki ziyaretlerinde. Yol pahalıydı, emekli maaşı kısıtlı, fazla gezemiyordu.
Damat fabrikada çalışıyordu ama işten çıkarmalar başlamıştı. Gülcan evde çocukla kalıyor, ara sıra özel ders veriyordu. Kiralık bir evde yaşıyorlardı, ekonomik sıkıntılar başlayınca İstanbul’da daha iyi fırsatlar olduğuna karar vermişlerdi.
Pamuk kucağına atlayıp top gibi toplandı. Neriman Hanım onu severken yarını düşündü.
“Nasıl sığacağız, Pamuk?” diye mırıldandı. “Üstelik yiyecek masrafı? Ben zar zor iki kişiyi doyuruyorum, şimdi beş olacağız.”
Sabah kapı ziliyle uyandı. Saat henüz altı buçuktu. Neriman Hanım bornozunu giyip koştu kapıyı açmaya.
Kapıda bavuluyla Gülcan, yanında iki çantayla Mert ve aralarında uykulu gözlerini ovuşturan sarı bukleli minik bir kız duruyordu.
“Anne!” Gülcan koşup annesine sarıldı. “Çok özledim seni!”
“Gülcan, kızım,” diye sıkıca sarıldı Neriman Hanım, kızının ne kadar zayıfladığını hissederek. “Girin içeri, ne diye ayakta duruyorsunuz?”
“Merhaba, Neriman Hanım,” diyerek elini uzattı Mert. “Bizi kabul ettiğiniz için teşekkürler.”
“Ne demek Mert, aile değil miyiz?”
Ayşecik babasının arkasına saklanmış, yeni gördüğü büyükannesini merakla süzüyordu.
“Ayşecik, ne çekiniyorsun? Bu büyükanne Neriman,” diye eğildi Gülcan kızının yanına. “Fotoğraflarda göstermiştim hatırladın mı?”
“Merhaba, güzelim,” diye eğildi Neriman Hanım. “Ne kadar da şirinsin! Tıpkı annen küçükken.”
Ayşecik hafifçe gülümsedi, ama hâlâ babasına yapışıyordu.
“Yolculuktan acıkmışsınızdır,” diye atıldı Neriman Hanım. “Girin, hemen bir kahvaltı hazırlayayım.”
Odaya geçtiler ve Neriman Hanım, Gülcan ile Mert’in birbirlerine baktığını gördü. Evet, yer dardı. Çok dardı.
“Anne, eşyaları nereye koyacağız?” diye ihtiyatla sordu Gülcan.
“Yer açtım dün,” diye telaşlandı Neriman Hanım. “Bak, dolap yarı yarıya boş, bavulları yatağın altına sığO gece, Pamuk başının ucuna kıvrılıp uykuya dalarken, Neriman Hanım pencereden dışarı baktı ve hayatın bazen ne kadar tuhaf döngüler çizdiğini düşündü.




