Kapımıza Adım Attığı An Nefretle Karşılandık!

O gün, kapıdan içeri adımını attığı anda ondan nefret etmiştik.
Kıvırcık saçlı, uzun boylu, zayıf bir kadındı.

Kazağı fena değildi, ama eller annemin ellerine benzemiyordu. Parmakları daha kısa ve kalındı. Ellerini kavuşturmuştu. Bacakları anneminkinden daha ince, ayakları ise daha uzundu.
Kardeşim Emre’yle (o yedi, ben dokuz yaşındaydım) oturmuş, ona öfkle bakıyorduk.
Bir metre değil, kilometre uzunluğunda bir Merve’ydi o!

Babamız, davranışımızı fark edip bize çıkıştı: “Terbiyenizi takının! Ne biçim konuşuyorsunuz?”
“O bizimle uzun süre mi kalacak?” diye mızmızlandı Emre. Ona böyle şeyler söylemek serbestti. Hem küçüktü hem de erkek çocuğuydu.
“Artık o da ailemizin bir parçası,” dedi babam.
Sinirlenmeye başladığı belli oluyordu. Kızgınlığı iyice tırmanırsa işimiz zordu. En iyisi daha fazla üzerine gitmemekti.

Bir saat sonra Merve eve gitmek üzere hazırlandı. Ayakkabılarını giydi ve tam çıkarken Emre fırsatını bulup ayağını uzattı.
Merve neredeyse merdiven boşluğuna yuvarlanacaktı.

Babam telaşlandı: “Ne oldu, ne oldu?”
“Yerdeki ayakkabılara takıldım,” dedi Merve, Emre’ye bakmadan.
“Her şey dağınık duruyor. Toplarım!” diye hemen söz verdi babam.
O an anladık. Onu seviyordu.

Onu hayatımızdan çıkarmayı ne kadar denesek de başaramadık.
Bir gün, babamız evde yokken, yine çirkin davranışlarımıza karşılık Merve sakin bir sesle bize şunları söyledi:
“Anneniz vefat etti. Maalesef böyle şeyler olur. Şimdi gökyüzünden sizi izliyor. Sanırım bu davranışlarınızdan hoşlanmıyor. Bunları bilerek yaptığınızı görebiliyor. Onun anısını böyle mi koruyacaksınız?”

Dikkat kesilmiştik.
“Emre, Elif, siz iyi çocuklarsınız! Bir annenin anısı böyle mi korunur? İnsan, iyi davranışlarıyla anılır. Sürekli böyle dikenli bir kirpi gibi olmanıza inanamıyorum!”
Zamanla bu konuşmalarıyla bizdeki kötü huyları törpüledi.

Bir gün, market alışverişini yerleştirmesine yardım ettim. Merve beni öyle güzel övdü ki! Sırtımı okşadı.
Evet, elleri annemin elleri değildi, ama yine de içimi ısıtmıştı…
Emre kıskandı.
Bardağı yıkayıp yerine koydu. Merve onu da övdü.
Sonra akşam babama coşkuyla anlattı ne kadar yardımsever olduğumuzu. Babamız mutlu oldu.

Onun farklılığı uzun süre içimizi rahat bırakmadı. Kalbimizi açmak istiyorduk, ama bir türlü beceremiyorduk.
O bizim annemiz değildi, sonuçta!

Bir yıl sonra onsuz nasıl yaşadığımızı unutmuştuk. Sonra bir olay oldu ve babamız gibi biz de Merve’ye delice âşık olduk.

…Emre, ortaokul yedinci sınıftayken zor günler geçiriyordu. Sessiz ve içine kapanık bir çocuk olarak, sürekli bir çocuk tarafından hırpalanıyordu: Barış Çelik. Boyu Emre’yle aynıydı, ama daha arsızın tekiydi.

Barış, sırf Emre’yi hedef seçtiği için ona sataşıyordu. Barış’ın ailesi tamdı, babasının koruması altındaydı. Babası ona açık açık, “Erkek adam vurur, vurulmayı beklemez” diyordu. Barış da Emre’yi kolay hedef olarak görmüştü.

Emre eve gelir, bana, öz kardeşine bile bir şey anlatmazdı. Her şeyin kendi kendine düzeleceğini umuyordu. Ama böyle şeyler kendiliğinden düzelmez. Zorbalar, kurbanları cezasız kalınca daha da azıtır.

Barış artık açık açık Emre’ye vuruyordu. Ne zaman yanından geçse omzuna bir yumruk atıyordu.
Omuzlarındaki morlukları görünce, güçlükle ağzından laf alabildim. Erkeklerin sorunlarını ablalarına yıkmaması gerektiğini düşünüyordu.

Kapının arkasında Merve’nin bizi dinlediğini ve her şeyi duyduğunu bilmiyorduk.

Emre, babama bir şey söylememiş için yalvardı, yoksa durum daha da kötüleşecekti.
Ayrıca, gidip Barış’ın yüzünü tırmalamamı da istedi! İçimden geliyordu bunu yapmak! Kardeşim için öldürebilirdim o anda!
Babamı işin içine sokmak da iyi olmazdı. Barış’ın babasıyla kavga eder, sonra hapse bile girebilirdi…

Ertesi gün Cuma’ydı.
Merve, markete gidiyormuş gibi yapıp bizi okula kadar götürdü ve gizlice Barış’ı göstermemi istedi.

Gösterdim. Bilsin miydi, şerefsiz!
Sonrası muhteşemdi.

Emre’nin Türkçe dersi başlamıştı.
Merve gülümseyerek sınıfa girdi, şık saçları ve bakımlı elleriyle, tatlı bir sesle Barış Çelik’i dışarı çağırdı. Öğretmen şüphelenmeden izin verdi. Barış da onu yeni bir organizatör sanıp çıktı. Merve, ona kahraman şehitler için sınıfa karanfil dağıtma görevi verecekmiş gibi davrandı.

Sonra aniden Barış’ın yakasına yapışıp yerden kaldırdı ve:
“Benim oğlumdan ne istiyorsun sen?” diye hışırdadı.
“Ha- ha- hangi oğul?” diye kekeledi Barış.
“Emre Aktaş’tan!”
“Hi- hiçbir şey…”
“Öyleyse hiçbir şey istemeyeceksin! Çünkü eğer bir daha ona dokunursan, yanına yaklaşırsan veya yanlış bakışla bakarsan, seni yerle bir ederim, it oğlu it!”
“Teyzeciğim, bırakın,” diye ciyakladı Barış. “Bir daha yapmayacağım!”
“Defol buradan!” diyerek onu yere bıraktı MerveO günden sonra Barış bir daha Emre’ye dokunmadı, hatta ondan mümkün olduğunca uzak durdu, çünkü Merve’nin dediklerini harfiyen yerine getirmişti.

Rate article
Lifequest
Kapımıza Adım Attığı An Nefretle Karşılandık!