Aylin mutfağın penceresinde soğumuş çayı tutarken bahçedeki çocukları izliyordu. Dün boşanma evraklarını imzalamıştı, bugünse nedense son yılların hiçbirinden daha hafif hissediyordu. Garipti, çünkü tam tersi olmalıydı.
“Anne, babam nerede?” diye sordu on yaşındaki Elif, okul formasıyla mutfağa girerek.
“Baban artık ayrı yaşıyor, hatırlasana, konuşmuştuk,” diye fısıldadı Aylin, kızının saçlarını okşayarak. “Yarın seni hafta sonu için alacak.”
“Neden barışamıyorsunuz? Sema’nın ailesi de kavga ediyormuş, sonra yeni araba alıp barışmışlar.”
Aylin hüzünlü tebessüm etti. Keşke bu kadar basit olsaydı. Kavgalar tek sorun olsaydı.
“Hadi kahvaltı et, okula geç kalacaksın.”
Elif usulca masaya oturdu, yine de kaşığıyla mısır gevreğini karıştırırken düşünceliydi.
“Anne, üzülmüyor musun?”
“Biraz. Ama biliyor musun? Bazen insanlar birbirini sevmedikleri için değil, birlikte mutsuz oldukları için ayrılır. Ayrıysa iyi olabilirler.”
Kızı onayladı, ama Aylin bunun on yaşındaki bir çocuk için tam kavranamayacağını biliyordu. Kendisi de hemen anlamamıştı.
Her şey bir anda başlamamıştı. Başlangıç, Emre’nin eve gitgide geç gelmeye başladığı, Aylin’in cebinden hiç gitmediği kafenin fişlerini bulduğu zamana denk geliyordu. O zamanlar Emre inşaat firmasında müdürdü.
“Yine geç mi geleceksin?” diye sorardı Aylin, telefondan başını kaldırmadan hızlı kahvaltı ederken.
“Evet. Proje yetişecek, yoğunluk var. Bekleme beni.”
“Belki hafta sonu bir yerlere gideriz? Elif babanneye gitmek istiyor.”
“Ben de hafta sonu çalışıyorum. Özür dilerim, kızım, bu aralar böyle. Sonra dinleniriz.”
“Sonrası” asla gelmedi. Aylin tek başına akşam yemeği yediği gibi, tek başına çocuğu yatırdı, televizyon izledi. Bazen kendisini bekâr değil de eşi ölmüş biri gibi hissetti.
Arkadaşları anlayış gösterdi.
“Erkekler artık hep böyle,” dedi Zeynep kafede buluştuklarında. “Hep iş, iş. Ama para kazanıyor en azından.”
“Para kazanıyor,” diye onayladı Aylin, “ama ne faydası var? Aynı evde yabancı gibi yaşıyoruz.”
“Hiç aklına başkası olabileceği gelmedi mi?” diye sordu Ayşe tedirginlikle.
“Düşündüm. Ama nasıl anlarım? Direkt soramam, eşyalarını karıştırmak istemem. Hem de romantik bir ilişkiye yetecek vakti yok ki!”
Ayşe anlamlı sessizliğini korudu.
Evdeyse Aylin beklemeye devam etti. Emre’nin ona geri döneceğini, yeniden konuşacaklarını, onun tekrar işleriyle, Elif’in okuldaki başarısıyla, ortak planlarıyla ilgileneceğini umdu. Ama Emre başka bir gezegende yaşıyor gibiydi.
“İşler nasıl gidiyor?” diye sordu Emre nihayet gelir gelmez.
“Normal,” diye telefonundan kafasını kaldırmadan cevapladı.
“Elif’in bugün okulda şiir gösterisi vardı. Çok güzel okudu.”
“Hı hı.”
“Emre, beni duyuyor musun?”
“Duyuyorum, duyuyorum. Aferin kızımıza.”
Fakat onun donuk ifadesinden, telefondan başka ses duymadığı anlaşılıyordu.
Yavaş yavaş Aylin kendi hayatını anlatmayı bıraktı. Duymayacaksa ne anlamı vardı? Yarı zamanlıyken tam zamanlı işe geçti, İngilizce kursuna yazıldı, arkadaşlarına görünmeye başladı. Hayatı yoluna giriyordu, ama eksik parçalı bir yapboz gibiydi.
“Anne, babam neden benimle patene gelmiyor?” diye sordu Elif bir gün.
“Baban meşgul tatlım.”
“Eskiden gelirdi.”
“Eskiden bu kadar meşgul değildi.”
“Ne zaman meşgul olmayacak?”
Aylin ne cevap vereceğini bilemedi. Ne zaman? Hiç mi?
O akşam konuşmaya karar verdi. Elif uyuyunca yemek hazırladı, sofra kurdu. Emre gece yarısı eve geldi.
“Buyur ye biraz,” dedi. “Konuşmamız lazım.”
“Ne hakkında?” Emre yorgun bir şekilde sandalyeye çöktü, telefonu yerinde duruyordu.
“Telefonu kaldırır mısın? Lütfen.”
İsteksizce telefonu masaya kapattı.
“Emre, bizim neyimiz oluyor? Yaşıyor değil, öylece duruyoruz. Sen geliyorsun, yiyorsun, uyuyorsun, gidiyorsun. Konuşm
Emine mutfağın penceresinde duruyor, soğumuş çay bardağını tutarken, avluda oynayan çocukları izliyordu, dün imzaladığı boşanma belgelerine rağmen kendisini yıllardır olduğundan daha hafif hissetmesinin huzuruyla birden anladı ki, hayatta kimi zaman ardına bile bakmadan kapattığımız kapılar, aslında önümüzde açılan yepyeni güneşli yolların başlangıcı olabilirmiş.




