AŞKLA KORUNAN

**KORUNAN AŞK**

Kader, Elif ile Emre’yi gökyüzünde karşılaştırmıştı sanki.

Emre, babasını hiç tanımamıştı. Annesi ve büyükannesi tarafından büyütülmüştü. Küçükken babasını sorduğunda, annesi belirsiz şeyler mırıldanırdı: “Baban jeolog, değerli madenler peşinde.” Bir gün sinirle, “Senin hiç baban olmadı ki!” demişti.

Küçükken bu cevapları kabullenmişti, annesine sonsuz güveniyordu. Ama büyüyünce gerçeği öğrenmek istedi. Sonuçta, hiç kimse gökten zembille inmezdi! Büyükannesi gizlice anlattı: Annesi bir iş seyahatinden dönüşünde hamile kalmıştı. Yani Emre, babasız bir çocuktu.

Bu sır onu rahatlattı. En azından lahananın içinden çıkmamıştı. Babasını bulmaya karar verdi. “Sonuçta ben onun oğluyum, yabancı değilim!” Aynı zamanda, kendine söz verdi: “Benim gerçek bir ailem olacak. Bir eş, çocuklar… Hem de tek eş, bir sürü çocuk!”

Elif de babasının sevgisini hiç tatmamıştı. Annesi, Elif daha iki yaşında bile değilken boşanmıştı. Üvey babası iyi bir insandı ama… Kendi çocuklarını hep örnek gösterirdi. Bu, Elif’i rahatsız ediyordu. Sevgiyi yalnızca annesinden görebiliyordu.

Büyüdüğünde, “Evlenirsem, bir kere ve ömür boyu evlenirim. Öyle birini bulsam…” diye düşündü.

Ve buldu.

O gece, Noel arifesiydi. Ocak ayı, dondurucu bir akşam… Kitapçıda kuyrukta bekliyorlardı. İkisinin de elinde birer Nâzım Hikmet kitabı vardı. Göz göze geldiklerinde, Emre harekete geçti. Elif’e iltifatlar yağdırdı, saygılı sorular sordu. Onu bırakamazdı. Bu kız, onun eşi olmalıydı!

Elif ise hiç naz yapmadı. Bu delikanlıyla yüzyıllardır tanışıyormuş gibi rahat hissetti. Ama ailesi terbiyeliydi, bir kızın rastgele biriyle tanışması yakışık almazdı. Emre, onun bu utangaçlığını takdir etti ve telefonlarını değiştirmeyi önerdi. Elif, Emre’nin numarasını aldı ama kendisininkini vermedi. “Bayramdan sonra ararım,” dedi belirsizce.

Emre, bu ilahi hediyeyi kaçıramazdı. Ayrıldılar ama Emre gizlice onu takip etti ve nerede yaşadığını öğrendi.

Tüm bayram boyunca Emre’nin ayakları yerden kesilmişti. “Leyla’sını” bulmuştu ve sonsuza dek sevecekti.

Ama bayram bitti, Elif aramadı. Emre endişelendi ve harekete geçti. Kitapçıdan aldığı Nâzım kitabını Elif’in posta kutusuna bıraktı. Kimden olduğunu anlamaz mıydı?

Aynı akşam Elif aradı: “Emre, neden aramadın? Ben bekledim!”

“Elif, senin numaran yok ki. Çoktan arardım. Kitapçıda vermeye çekinmiş olabilir misin?” Emre’nin yüzü mutluluktan parlıyordu.

“Peki beni nasıl buldun o zaman?” diye diretmedi değil.

“Tam bir kadın mantığı,” diye geçirdi içinden Emre. Ama çok sevindi çünkü Elif de onu seviyordu!

Beklemeden, hemen evlendiler. Nasıl olmasınlar ki? Birbirlerine çok benziyorlardı: Birinci, saf ve derin bir aşk; ikinci, Allah’ın verdikçe çocuk sahibi olma arzusu; üçüncü, Nâzım Hikmet tutkusu… Bu kadar ortak nokta yeterli değil miydi?

Bu sağlam temel üzerinde ailelerini kurdular. Elif üniversitede Türkçe öğretiyordu, Emre ise başarılı bir yazılımcıydı.

Zamanla, İrem dünyaya geldi. İki yıl sonra da Arda. Her şey yolundaydı.

Emre, babasını bulma fikrinden vazgeçmedi. İnternet yardımıyla, onlarca aynı soyadı arasından babasını buldu. Babası İstanbul’daydı ve onu davet etti.

Buluşma çok duygusaldı. Babasının kendi ailesi vardı ama Emre’yi hiç unutmamıştı.

“Oğlum, beni bulduğuna çok sevindim. Artık görüşelim,” dedi sarılarak.

Emre, gururla ailesinden bahsetti. “Bak baba, sen şimdi iki torun sahibisin. Daha da olacak!”

Babası tıp profesörüydü.

Emre eve döndüğünde çok mutluydu. Babası ona çok samimi gelmişti.

Ama ailesinin yoğunluğu yüzünden babasıyla sık görüşemedi. Zamanla iletişimleri azaldı.

İrem ve Arda büyüdü. Elif, doktorasını tamamlamak istedi. Annesi ve anneannesi de akademisyendi. Geride kalmak istemiyordu.

Konusu Nâzım Hikmet’ti. İki çocuk annesi, titizlikle araştırma yapıyordu. Emre de ona destek oluyordu.

Tam üç yıl hazırlık yaptılar. Bu süreçte İrem ve Arda’nın kardeşi Melis doğdu. Doktorasını ertelemek zorunda kaldı.

Melis anaokuluna başlayınca, Elif çalışmalarına devam etti. Tam doktorasını bitirmek üzereyken…

Emre hastalandı. Teşhis konulamayan bir şeydi ama çok tehlikeliydi. Doktorlar çaresizdi. Emre günden güne eriyordu.

Elif, “Kurtulamayacak” sözlerini duyduğunda yıkıldı. Emre daha 40 yaşındaydı!

Emre, durumunun farkındaydı. “Üzgünüm, seni ve çocukları yalnız bırakıyorum,” dedi hüzünle.

Elif ise sessizce ağlıyordu. Bir de içinde yeni bir hayat olduğunu biliyordu. Emre’ye söylemedi, üzülmesin diye.

“Kalkacaksın Emre! Bizi bırakıp gitmeyeceksin!” diye yalvardı.

Emre’nin babası, ünlü bir doktordu. Elif onu çağırdı.

Baba oğlunu muayene etti. Sonra Elif’i kenara çekti: “Resmi tıp çaresiz. Ama…” diye düşündü.

Elif, “”Ve sonunda, Emre’nin hayata dönüşüyle, aile her şeyin en büyük mucizenin sevgi olduğunu anladı.”

Rate article
Lifequest
AŞKLA KORUNAN