“Böyle kızı istemem!” diye haykırdı Sevim Hanım, buruşmuş kağıdı sallayarak. “Aileye kara leke sürdün! İnsanların yüzüne nasıl bakacağım?”
“Anne, sakin ol lütfen,” diye yalvardı Handan, mutfak kapısında gözleri ağlamaktan kıpkırmızı. “Sakin konuşalım.”
“Konuşacak ne var?” annesinin sesi giderek tizleşiyordu. “Üniversiteyi bıraktın, düzgün bir iş bulamıyorsun, şimdi bir de bu mu çıktı! Kimlerle ilişkiler kurdun, mahalleye rezil ettin!”
Yandaki komşu Hale Teyzi, çığlıkları duyunca koridora merakla baktı. Sevim Hanım onun bakışını fark edip iyice öfkelendi.
“Görüyor musun? Bütün mahalle duymuş!” Kağıdı masaya fırlattı. “Yirmi beş yıl büyüttüm, hep en iyisini verdim, sen bana böyle mi karşılık veriyorsun!”
Handan yere düşen kağıdı titreyen elleriyle alıp düzeltti. Evlilik bildirimiydi. Onun bildirimi.
“Anne, ama ben mutluyum,” açıklamaya çalıştı. “Serdar iyi bir insan, beni seviyor…”
“İyi mi?” Sevim Hanım acı ve öfkeli bir kahkaha attı. “Boşanmış, bir çocuğu var, düzgün işi yok, senden on yaş büyük! Üstelik çapkının teki!”
“Gerçek değil! Serdar çalışıyor, kendine ait araba tamir atölyesi var…”
“Atölye mi!” diye burun kıvırdı annesi. “Garaj demek istiyorsun! Hayat boyu benzin ve motor yağı mı koklayacaksın?”
Handan, ayaklarının titrediğini hissederek sandalyeye çöktü. Bu konuşmaya günlerdir hazırlanmış, sözlerini ezberlemiş, anlayış bekliyordu. Ama hiçbir şey planladığı gibi gitmiyordu.
“Anne, ben çocuk değilim artık. Yirmi beş yaşındayım.”
“Aynen!” diye haykırdı Sevim Hanım. “Senin yaşında ben babanla evliydim, fabrikada çalışıyordum, ev alıyorduk. Sen ne yapıyorsun? Kiminle nerede takıldığın belli değil!”
“Babam da seni bıraktı,” diye mırıldandı Handan, söyler söylemez pişman oldu.
Annesinin yüzü öfkeden bembeyaz kesildi.
“Neye cüret edersin! Baban kazada öldü! Bizi bırakmadı!”
“Özür dilerim anne, demek istemedim…”
“Aynen öyle demek istedin!” Sevim Hanım mutfakta kafese kapatılmış kaplan gibi volta atmaya başladı. “Benim kaderimi mi yaşamak istiyorsun? Tek başına çocukla mı kalacaksın? Bu senin Serdar, bir aileyi zaten dağıtmış!”
“Karşılıklı anlaşarak ayrıldılar. Yürümedi işte.”
“Tabii, yürümedi!” Anne, kızının karşısına oturup ona öfkeli bakışlarla dikildi. “Peki seninle yürüyeceğini mi sanıyorsun? Ne işe kalkıştığının farkında mısın? İlk evliliğinden bir çocuğu var! Nafaka ödemesi gerek! Sana ne kalacak peki?”
Handan, şakaklarını ovuşturarak sustu. Başı çığlıklardan zonkluyor, göğsünde ağır bir acı vardı. Annesine mutluluğunu anlatacağı, birlikte elbise seçecekleri anı öyle çok hayal etmişti…
“Bir de,” diye sürdürdü Sevim Hanım, “nerede tanıştın bununla? Hangi bodrum katında?”
“Leyla Taşkın’ın doğum gününde. Hatırlıyor musun?”
“Leyla Taşkın mı!” Anne ellerini çırptı. “O üç kez evlenmeye kalkışan mı? Ne güzel çevren varmış!”
“Anne, Leyla’nın ne alakası var? Serdar orada tesadüfen bulunuyormuş, arkadaşı davet etmiş…”
“Tesadüfen! Böyle adamlar hiçbir yerde tesadüfen bulunmaz. Senin gibi saf kızları kollarlar.”
Handan sandalyeden fırladı.
“Yeter! Sen onu hiç tanımıyorsun bile, yargılıyorsun!”
“Tanımama ne gerek var?” Sevim Hanım da ayağa kalktı. “Hâlinden anlıyorum. Dalgın dalgın dolaşıyorsun, zayıfladın, gözlerinin altı mor. Mutluluğun bu mu senin?”
“Endişelendiğim için zayıfladım. Karşı çıkacağını biliyordum.”
“Elbette karşı çıkarım! Kolay mı yetiştirdim seni, ömrünü ilk rastgele adama mı vereceksin!”
Girişte kapı çaldı. Handan ve annesi, tetikte kesiliverdiler.
“O mu?” diye tısladı Sevim Hanım.
“Evet, buluşmayı
Valentina Hanım yatağında sessizce dönüyordu, içindeki kor ateş gibi yanan şüphelerle pençeleşirken, kızının geleceği konusunda kalbinin derinliklerinde büyüyen o küçük, narin umut tomurcuğunu da fark etmeden edemiyordu.




