23 yıl boyunca hayatımı felçli oğluma adadım. Derken bir gizli kameranın ortaya çıkardığı gerçek karşısında donakaldım.
Eskiden sevginin fedakârlık demek olduğuna inanırdım. Gerçek aşkın büyük jestlerde değil, her gün sessizce ödenen o iç burkan bedelde gizli olduğunu düşünürdüm.
23 yıl, tüm hayatım bu inancın üzerine kuruldu.
Her sabah şafaktan önce uyanır, romatizmalı ellerim ve tutulmuş dizlerimle oğlumun odasına -çoktan hastane odasına dönüşen salonumuza- sürüklenirdim. Alparslan’ı yıkar, yatak yaraları için dört saatte bir çevirir, tüple ılık yulaf lapası yedirir, saçlarını tarar, her gece alnından öperdim. Fırtınalar kopunca, sessiz dünyasının kuytularında saklı korkuları dindirmek için ona masallar fısıldardım.
Komşularım bana “melek gibi kadın” derdi. Yabancılar hikâyemi duyunca gözleri dolar, “Azize” diye hayıflanırdı. Ben kendimi azize hissetmezdim.
Sadece bir anne. Vazgeçmeyi reddeden bir anne.
Alparslan tek çocuğumdu. Yirmi üç yıl önce, yağmurlu bir otoyu ve devrilen bir araba onu benden almıştı – en azından tanıdığım halini. Doktorlar iyileşme şansı olmadığını söyledi. “Bitkisel hayat” dediler, sanki solmaması için sulanacak bir çiçekmiş gibi.
Ama ben bunu kabul edemezdim.
Onu eve getirdim. Tıbbi malzemeler almak için düğün yüzüğümü ve anneannemin altın kolyesini sattım. Bir daha evlenmedim. Seyahate çıkmadım. Hiçbir zaman kendi ihtiyaçlarımı onunkilerin önüne koymadım. Her göz kırpmasını, her nefes alışını, her seğirmesini izledim. Parmaklarını oynatsa alkış tutar, gözleri hareket etse dualarımı sıklaştırırdım.
Ve bekledim.
Ta ki üç hafta önce her şey değişene kadar.
Küçük ayrıntılarla başladı: yerinden oynadığını hatırlamadığım su bardağı, aralık kalan çekmece, yerinde durmayan terlikler. Yaşa veya unutkanlığa bağladım. Dikkat dağınıklığıydı, yorgunluktu. Derken bir gün odasına girdiğimde dudaklarının… ıslak olduğunu gördüm. Beslenmeden değil, taze silinmiş gibiydi. Sanki az önce konuşmuştu.
Yüreğim ağzıma geldi.
O gece, hemşire gittikten sonra asla yapacağımı düşünmediğim bir şeyi yaptım: içinde kamera olan duman dedektörü aldım.
Kitaplığın üstündeki köşeye, Alparslan’ın yatağına bakacak şekilde yerleştirdim.
Ve bekledim.
Üç gün boyun. Ona baktım, ninniler mırıldandım, hikâyeler anlattım. Ama ellerim tir tir titriyordu. Her gece alnından öpüp, “Eğer beni duyuyorsan sevgilim… hâlâ buradayım,” diye fısıldadım.
Derken Cuma geldi.
Çay demledim, kapıyı kilitleyip dizüstü bilgisayarımın başına geçtim. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki düşünemiyordum bile. Kaydı açtım.
Önce her zamanki görüntüler: ben onun üstüne eğilmişim, yorgun ve özenli. Doktor randevum için evden ayrıldığım iki saatlik bölüme sarıldım.
Alparslan harek öylesiz yatıyordu.
Sonra – hareket.
Bir seğirme değildi.
Kolunu kaldırdı!
Nefesim kesildi, ağzımı kapatarak ekrana yaklaştım.
Gözünü ovuşturdu. Başını çevirdi. Oturdu – yıllarca hareketsiz kalmaktan katılaşmış biri gibi ağır ağır.
Ardından ayağa kalktı.
Ve yürüdü!
Kol
Bankta otururken, simitçinin sesiyle kuşların cıvıltısı, hayatın yeniden kendini duyurduğu naif bir melodiye dönüştü gözünde. Çektiği her derin nefes, artık kendine ait bir özgürlüğün ilk ılık esintileri gibiydi ve o an, uzun zamandır unuttuğu bir duygu -yaşama dair saf bir merak- minik tomurcuklar halinde kalbinde yeşermeye başladı. Rengârenk iplerle süslenmiş sokak kedilerinin koşuşturduğu parkın girişindeki demir kapıyı itti, içeri adımını atar atmaz burnuna dolan taze çörek kokusu ve çınar ağaçlarının altında kahkahalar atan çocukların sesi, sanki kaybettiği yılları değil de bulacağı yarınları anlatıyordu ona; telefonundaki “Yeniden başlıyorum” yazısına bir kez daha baktı, gözlerindeki yaşı silmeden usulca gülümsedi ve bir sonraki adımın nereye olacağını bile bilmeden, sadece ileri doğru yürümenin hafifliğiyle yol aldı parkın ışıltılı patikalarında, yepyeni bir hikâye için ilk cümleyi ararken. *Çaycının sıcak demlikten taze doldurduğu ince belli bardakların şıngırtısı, onun için artık umudun en tatlı notasıydı.*




